Okulda meydana gelen şiddet olaylarını yalnızca bireysel sapmalar ya da “münferit vakalar” olarak ele almak, gerçeği perdeleyen en büyük yanılsamalardan biridir. Şiddet, kendiliğinden ortaya çıkan bir davranış değil; belirli tarihsel, siyasal ve toplumsal koşullar altında üretilen, yeniden üretilen ve meşrulaştırılan bir olgudur. Bu nedenle mesele yalnızca fail değil, faili mümkün kılan ve sürekli yeniden üreten düzendir.
Demokrasi kültürünün kök salmadığı, çoğulculuğun tehdit olarak algılandığı ve farklı kimliklerin bastırıldığı toplumlarda şiddet, bir istisna değil; bir yönetim biçimi haline gelir. Eğitim alanı ise bu yönetim biçiminin en görünür sahalarından biridir. Öğrencilerin güvende olmadığı, öğretmenlerin hedef haline getirildiği, bilimsel düşüncenin sistematik biçimde geriletildiği bir eğitim atmosferinde şiddetin sıradanlaşması kaçınılmazdır.
Eğitim, yalnızca bilgi aktarımı değil, aynı zamanda bir toplumsal bilinç inşası sürecidir. Ancak bu süreç, demokratik değerlerden arındırıldığında; yerini itaat, korku ve tek tipleştirme üzerine kurulu bir yapıya bırakır. Ana dilinde eğitimin engellendiği, eleştirel düşüncenin bastırıldığı, eğitim emekçilerinin sürgünler ve ihraçlarla susturulduğu bir sistemde, şiddet hem bir sonuç hem de bir araç olarak karşımıza çıkar.
Bu noktada şiddetin sosyolojik karakterine bakmak gerekir. Şiddet, yalnızca fiziksel bir eylem değil; aynı zamanda sembolik ve yapısal boyutları olan bir iktidar pratiğidir. Pierre Bourdieu’nun kavramsallaştırdığı “sembolik şiddet”, bireylerin farkında olmadan içselleştirdiği baskı mekanizmalarını ifade eder. Eğitim sistemi, bu anlamda, egemen ideolojinin yeniden üretildiği bir alan olarak işlev görür. Cinsiyetçi, milliyetçi ve dinci söylemlerle örülü bir pedagojik yapı, şiddeti doğallaştırır ve meşrulaştırır.
Eril zihniyetin iktidar kurma biçimi olarak şiddet, yalnızca bireysel davranışlarda değil; kurumsal yapılarda da kendini gösterir. Erkek egemen sistem, kendi krizlerini yönetmek ve varlığını sürdürmek için şiddeti stratejik bir araç olarak kullanır. Kadına yönelik şiddet, bu bağlamda, yalnızca bireysel bir suç değil; kadın özgürlük iradesine yönelik sistematik bir saldırıdır. Kadının özneleşmesi engellendiğinde, erkek egemen yapı kendisine yeniden alan açar.
Toplumsal yaşamın her alanında – evde, sokakta, okulda – yaygınlaşan şiddet, birbirinden bağımsız değil; aynı zihniyetin farklı tezahürleridir. Kürde, Alevi’ye, sosyaliste, çevreciye, gazeteciye yönelen şiddet; farklı olana tahammülsüzlüğün ve tekçi anlayışın ürünüdür. Bu durum, yalnızca bireylerin değil; devlet aygıtının ve bürokratik mekanizmaların da bu şiddet sarmalına dahil olduğunu gösterir.
Ceza sisteminin işleyişi de bu tabloyu pekiştirir niteliktedir. Şiddet uygulayanların “iyi hal” indirimleriyle serbest bırakılması, cezasızlık kültürünü besler. Bu durum, şiddetin önlenmesi bir yana, teşvik edilmesine zemin hazırlar. Hukukun eşit uygulanmadığı bir düzende, adalet duygusu zedelenir ve toplumsal güven tamamen ortadan kalkar.
Son yıllarda yaşanan kadın cinayetleri ve faili meçhul bırakılan vakalar, bu sistematik yapının en çarpıcı örneklerindendir. Olayların intihar süsü verilerek kapatılmaya çalışılması, delillerin karartılması ve kamuoyunun manipüle edilmesi; yalnızca bireysel ihmaller değil, kurumsal bir aklın ürünüdür. Erkek dayanışması olarak tezahür eden bu yapı, failleri korurken mağdurları görünmez kılar.
Oysa çocuk, doğası gereği şiddete yatkın değildir. Şiddet, öğrenilen ve öğretilen bir davranıştır. Eğitim sisteminin içeriği, dili ve yöntemi; çocukların dünyayı nasıl algılayacağını belirler. Eğer bu sistem korku, baskı ve ayrımcılık üzerine kurulmuşsa, şiddet de bu yapının doğal bir çıktısı haline gelir.
Bu nedenle çözüm, yalnızca güvenlik önlemlerini artırmakta değil; eğitim sistemini ve toplumsal yapıyı köklü biçimde dönüştürmektedir. Demokratik, eşitlikçi ve özgürlükçü bir eğitim anlayışı; şiddetin değil, yaşamın yeniden üretildiği bir alan yaratabilir. Ana dilinde eğitim hakkının tanındığı, bilimsel düşüncenin teşvik edildiği ve farklılıkların zenginlik olarak kabul edildiği bir sistem, şiddetin panzehiridir.
Sonuç olarak, okulda yaşanan şiddet olayları, toplumun genel yapısından bağımsız değildir. Bu olaylar, daha derin bir krizin – demokrasi eksikliğinin, eşitsizliğin ve otoriter zihniyetin – yansımalarıdır. Şiddeti gerçekten ortadan kaldırmak istiyorsak, onu üreten koşulları değiştirmek zorundayız. Aksi halde, her yeni olay yalnızca aynı döngünün bir parçası olmaya devam edecektir.









