Yasal statünün tanınması demokratik entegrasyona kapı aralayarak demokratik hukukun temelini oluşturan yol temizliğine işaret edebilir. Demokratik, eşit, adil ve özgürlükçü bir hukuk paradigmasına giden yolun taşlarını döşeyebilir
Av. Şüheda Ronahi ÇİFTÇİ
Entegrasyon, farklı toplumsal, ekonomik ve kültürel bileşenlerin bir arada uyumlu bir şekilde işleyebilmesi için temel bir süreçtir. Ancak bu kavramın küresel düzeydeki anlamı, farklı bağlamlar ve teorik yaklaşımlara göre değişkenlik gösterebilir. Dünya ölçeğinde entegrasyon daha çok ekonomik ve siyasi alanlarda, örneğin AB gibi yapılanmalarla, uluslararası iş birliği ve ticaretin serbestleşmesi açısından ele alınır.
Sayın Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda dile getirdiği entegrasyon ise tek yönlü değil, karşılıklı bir ilişkidir. Kapitalist modernitenin ve onun ulus-devletçi paradigmasının sınırlarını aşar. Sayın Öcalan’ın demokratik entegrasyon anlayışında toplumsal yok oluş düşüncesi yoktur. Süreç, bir tarafın diğerini silmesi veya yok etmesi yerine, herkesin kendi kimliğini koruyarak bir arada var olmasını hedefler. Bu anlayış, asimilasyon süreçlerinden tamamen farklıdır. Her topluluk kendi özgün kimliğini korurken, diğer topluluklarla karşılıklı, demokratik, eşitlikçi, özgürlükçü bir etkileşim kurar. Bireyler ve topluluklar, kendi değerlerini ve kültürlerini koruyarak toplumsal etkileşimle karşılıklı güçlenmeyi sağlarlar. Demokratik entegrasyonun kurumsal derinliği, yalnızca topluluklar arası ilişkilerle sınırlı değildir. Toplumsal düzeyde her birey, kendini ifade etme, katılım sağlama ve karar süreçlerinde söz sahibi olma hakkına sahiptir. Yani politik özneleşmelerin zemini üretilerek demokratik entegrasyon sağlanır. Dolayısıyla toplumların ve politik öznelerin kendilerini tanımlama, yönetim biçimlerini belirleme ve kimliklerini özgürce ifade etme hakları, demokratik entegrasyon sürecinin temel taşlarındandır.
Demokratik entegrasyon anlayışının merkezinde “demokratik ulus” kavramı bulunur. Demokratik Ulus, homojen ulus-devlet anlayışına karşı çıkar ve farklı kimliklerin, kültürlerin ve etnik grupların özgürce bir arada var olacağı toplumsal düzeni savunur. Böylece bir paradigma ortaya çıkarır. Bu paradigmanın pratik politikası demokratik entegrasyon, yaşam bulması da demokratik toplumdur. Antonio Gramsci’nin ifadesiyle “Eski dünya ölüyor, yenisi doğmak için mücadele ediyor.” Demokratik ulus paradigması da tam olarak bu tarihsel eşikte, eski tekçi paradigmanın yerine çoğulcu ve demokratik bir yaşamı koyma iddiasını taşımaktadır.
Anlayışımızda entegrasyon üç temel ilkeye dayanır: aktörler, yöntem ve hedef. Aktörler demokratik toplum ve ulus devlettir. Amaç, bir tarafın diğerini yok etmesi değil; her iki tarafın eşit haklara sahip olarak demokratik bir cumhuriyet çatısı altında bir araya gelmesidir. Yöntem, baskı ve zorlamaya dayanmaz; taraflar eşit koşullarda oturup fikirlerini paylaşır ve sorunları birlikte çözmeye çalışır. Hedef ise demokratik entegrasyon, yani eşit zemin üzerinde birlik ve bütünleşmedir. Bu noktadan çıkan önemli sonuçlardan biri, muhatabın hükümet değil devlet olduğudur. Demokratik entegrasyon süreci, kısa vadeli politik çıkarlar üzerinden değil; devletin sürekliliği, tarihsel varlığı ve toplumsal geleceği üzerinden yürütülür. Bu yaklaşım, toplumsal ve siyasal farklılıkların çatışma yerine uzlaşı ve eşitlik temelinde çözülmesini hedefler. Zira dönemsel veya taktiksel değil, paradigmal ve stratejiktir. Asimilasyoncu değil, aksine asimilasyon karşıtı ve karşılıklı bütünleşmecidir. Güçlü olanın içinde erimeyi değil, tarihsel olarak bütünleşmiş ortak kültürün yeniden demokratik temelde inşasını ifade eder. Sadece bugünü anlatmakla kalmaz; tarihsel-toplumsal bir perspektifle yeni bir dünya hayalinin dinamizmini taşır.
Demokratik entegrasyonun kurumsal ve toplumsal düzeyde sağlanabilmesi, barış ve demokratik toplumun inşasının temelidir. Bu da siyasal çözüm iradesinin açık, meşru ve kurumsal bir zemine kavuşturulmasını, yani demokratik hukuk ilkelerini gerekli kılar.
Ulus-devletçi paradigma içinden türeyen pozitivist hukuk artık ne gerçeği ne de yargılama yetisini karşılamaktadır. Pozitivist hukuk, tarihsel olarak egemenin iradesi ve yazılı normlar üzerine inşa edilmiştir; ancak demokratik entegrasyon bağlamında bu yaklaşım toplumsal barışa zemin sunmamaktadır. Michel Foucault’nun belirttiği gibi “Hukuk, çoğu zaman iktidarın devamlılığını sağlayan bir mekanizma olarak işler.” Pozitivist hukuk, doğası ve ereği kapsamında hiyerarşiyi, anti-siyaseti ve anti-özgürlük hallerini üretmektedir. Bu nedenle mevcut hukuk anlayışının demokratik toplum ihtiyacını karşılayamadığı açıktır.
Demokratik ulus paradigmasını esas alan ve demokratik toplumun inşasını gerçekleştirecek olan demokratik entegrasyonun hukuku, egemenlerin normlar bütünü olmaktan çıkarılarak; toplumun ortak vicdanını, yani demokratik bir ahlaki zemini yansıtan bir yapıya kavuşturulması gereklidir. Çünkü toplumsal bütünleşme yalnızca resmî kurallarla, soğuk yasalarla, adaleti aramayan içtihatla sağlanamaz; bireylerin ve toplulukların kimlikleri, değerleri ve kültürel haklarıyla güvence altına alınması gerekir. Bu noktada demokratik hukuk ilkeleri, hukuku salt egemenin emri olmaktan çıkaran ve toplumsal vicdanı, eşitlikçi değerlerin ve çoğulcu normların somut bir yansımasına dönüştüren olmalıdır. Böylece hukuk, demokratik entegrasyonun hem kurumsal hem de toplumsal temel taşı hâline gelebilecektir.
Demokratik hukuk ilkelerinin zemini olacak adımların atılması, barışın zeminini mümkün kılacak ve demokratik entegrasyona kapıyı aralayacaktır. Demokratik entegrasyonun tedricî karakteri, hukuki düzenlemelerin de önceliklendirilmesini gerekli kılar. İşte bu nedenle demokratik entegrasyonun kalıcı olması, yasal güvence olmadan mümkün değildir. Yasal düzlemde korunmayan haklar hem bireylerin hem de toplumların huzur içinde bir arada yaşamalarını engelleyen potansiyel tehditlere dönüşebilir.
Bu kapsamda, ivedilikle çatışma çözümünün asli muhataplarından Sayın Abdullah Öcalan’ın yasal statüsünün tanınması; müzakere sürecinde baş müzakereci rolüyle özgür yaşar ve özgür çalışır koşullarının sağlanması, kalıcı ve adil bir barışın tesisi açısından kritik önemdedir.
Yasal statünün tanınması demokratik entegrasyona kapı aralayarak demokratik hukukun temelini oluşturan yol temizliğine işaret edebilir. Demokratik, eşit, adil ve özgürlükçü bir hukuk paradigmasına giden yolun taşlarını döşeyebilir. Kürt Halk Önderi Sayın Abdullah Öcalan’ın yasal statüsünün tanınması; toplumsal ve demokratik bir mutabakat olarak ele alınmalıdır. Demokratik hukuk, özgür siyaset ve toplumsal etik arasında kurulacak güçlü bağlar, demokratik toplumun sürdürülebilirliğinin en güçlü teminatı olacaktır.









