HDK Eşsözcüsü Didem Yılmaz, farklı toplumsal kesimlerle barışın gerekliliğini konuştuklarını belirterek, devletin sürece ilişkin adım atmamasının toplumda devlete karşı güvensizlik yarattığını söyledi
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı “Barış ve Demokratik Toplum Süreci”nde bir buçuk yıl geride kalırken, Özgürlük Hareketi ve Abdullah Öcalan’ın attığı adımlara karşı devletin sürece ilişkin adım atmaması sürüyor.
Sürecin başladığı 27 Şubat 2025 tarihinden bu yana Halkların Demokratik Kongresi (HDK), Türkiye ve Kürdistan’ın birçok kentinde halk buluşmaları gerçekleştirdi. Sürecin halk tarafından doğru anlaşılması ve desteklenmesi amacıyla çeşitli çalışmalar yürüten HDK’nin faaliyetleri sürerken, sürecin geldiği aşamaya ilişkin halkın neler düşündüğünü HDK İstanbul Eş Sözcüsü Didem Yılmaz, ANF’ye değerlendirdi.
Sürecin başından bu yana yürüttükleri çalışmalarda en belirgin duygunun devlete yönelik güvensizlik olduğunu belirten Yılmaz, şunlara dikkat çekti: “Sürecin bir buçuk yılı geride kalırken, taleplerin karşılanmadığı, en basit haliyle düşünüldüğünde Kürtçe köy ve şehir isimlerinin bile iade edilmediği ve bunun sonucunda doğal olarak güven vermeyen bir hal aldı. Bizler HDK olarak, sürecin devam etmesinin başta Türkiye ve Kürdistan halkları olmak üzere emekçiler, kadınlar, gençler, halklar ve inançlar açısından taşıdığı önemi anlatan bir dizi görüşmeler yapıyoruz. Bu bağlamda farklı kesimlerle bir araya gelerek barışın gerekliliğini birkaç parametre üzerinden anlatıyor ve tartışıyoruz. Halklar nezdinde barışı reddetme durumu söz konusu olmamakla birlikte devlete güven neredeyse yok” diye belirtti.
‘Negatif barış süreci’
Yılmaz, Dünyadaki çatışma çözüm örneklerinin buradakinden farklı işlendiğini belirterek “Gerilla ve siyasetçileri güvence altına alan yasalar çıktıktan sonra silahlı güçlerin silah bırakma veya örgütü feshetme koşulları gerçekleşti. Burada ise tersinden işleyen bir süreç var. Henüz güvence veren yasalar çıkmadan PKK kendini feshetti. Dolayısıyla yaşadığımız süreç, bir negatif barış süreci. Bu, Kürt Özgürlük Hareketi’nin barış konusundaki ciddiyet ve ısrarını ifade ediyor” dedi.
Öcalan’ın fiziki özgürlüğü
“Bir buçuk yıldır ne bir gerilla ne de bir askerin kötü haberi geliyor. Bu, elbette her şeyin üzerinde önemli bir kazanım” diyen Yılmaz bunun yeterli olmadığını belirterek, “Gerek Kürt halkı gerekse Türkiye halkları barışın güvence altına alınması gerektiği kanaatinde. Bunun için de yapılması gerekenler belli: Sürecin baş müzakerecisi Sayın Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü ve çalışma koşullarının sağlanması, Kobanê Kumpas Davası’ndan ve buna benzer birçok davadan tutuklu bulunan siyasetçiler ile hasta tutsakların bırakılması şart. Bununla birlikte Türkiye ve Kürdistan’da kayyumlara son verilmesi, halkın seçme ve seçilme hakkının gaspından vazgeçilmesi de sürecin güven vericiliği açısından önemli noktaları işaret ediyor. Kısacası, devlet barış konusunda gerçekten samimiyse, öncelikle halkı bu konuda ikna etmeli. Toplumsallaşmayan bir barış inandırıcı ve kalıcı olamaz.”
‘Kadınlar mücadeleden vazgeçmiyor’
Kadınların sürece ilişkin beklentileri ve soruları olduğunu belirten Yılmaz, kadınların sürece dair ikna olmak istediklerini vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürdü: “Kadınlar toplumun kurucu unsurları. Dolayısıyla toplumsal anlamda yaşanan tüm olumsuzlukların da birincil hedef noktası. Gelinen noktada kadınlar, barışı isteyen ve demokratik toplumun kurucu öznesi olmaya hazır bir konumda. Fakat sürece ikna olduklarını söyleyemeyiz. Kadınlar için sürecin en önemli noktası, kendilerini ve yaşam alanlarını güvende hissetmek. Yani, barışla birlikte düzenlenecek toplumsal yaşamda erkek egemen sistemin saldırılarının minimum düzeye inmesi ve yaşamda eşit, özgür bireyler olarak var olmak gibi bir beklentisi var kadınların. Birçok kadın örgütü barışın gerçekleşmesi ve toplumsallaşması için taleplerini bıkmadan ifade diyor. Kadınlar sokakta ve süreç olumlu sonuca varıncaya, kadın özgürlük çizgisi barışla birlikte ete kemiğe bürününceye kadar sokakları terk etmeyecekler.”
‘Pişmanlık yasası kabul edilmez’
İktidarın yeni bir pişmanlık yasası çıkarmak gibi bir düşüncesi olduğuna ve bunun kabul edilebilir bir format olmadığına işaret eden Yılmaz, şöyle konuştu: “Pişmanlık yasası kabul edilir bir format değil. PKK üyeleri de açıklamalarında ‘Biz suç işlemedik, halkımızı savunmak için bu yola çıktık’ diyor. Hal böyleyken, elli yıldır mücadele eden gerillaları ‘pişmanlık’ cenderesine sokmaya çalışmak sürecin samimiyetsizliğini ifade eder. Çıkması beklenen yasalar, PKK’nin kendini feshetme ve silahlarını yakması kadar ciddiyetle ortaya konulması gereken yasalardır. Pişmanlık meselesi üzerinden devlet de elli yıldır bir şeyin değişmediğini gördü. Kürt Özgürlük Hareketi defalarca barış kapısını araladı ama pişmanlıkla tanımlanacak bir hareket hiç olmadı. Öyle olsa elli yıllık bir mücadeleye şahit olamazdık. Silahlı güçlerin talepleri; yasal güvence altında demokratik siyasete güç vermek ve demokratik toplumun inşasında aktif rol almaktır. Devletin pişmanlık yasası dayatması, işi yokuşa sürmekten başka bir şey olamaz. Her iki taraf da karşıtının zaaflarını ve vazgeçilmez ilkelerini biliyor. Hal böyleyken, ikna olunmayacak yasalarla süreç yürütülemez. Bu gerçekçi ve mantıklı değil.”
‘Barışı her kesime yaymak’
HDK’nin düzenlediği ‘Barışı İnşa Buluşmaları’nda en sık yöneltilen sorulardan birinin ‘AKP’ye güveniyor musunuz’ olduğunu belirten Yılmaz, şunlara dikkat çekti: “Bizler HDK olarak özellikle DEM seçmeni dışındaki kesimlerle barışı inşa buluşmaları gerçekleştiriyoruz. Bize yöneltilen ilk sorular genellikle, ‘AKP’ye güveniyor musunuz?’ ve ‘Madem süreç var, bu kayyumlar neden devam ediyor?’ şeklinde oluyor. Elbette bu kaygıların beslediği sorular haklı sorular. Fakat bizler ne faşizmle ne de kayyum politikasıyla yeni tanışıyoruz. Burada devlete ya da AKP-MHP iktidarına güven gibi bir argümana da sığınmıyoruz. Bizim güven duyduğumuz şey, savaşan taraflardan olan Kürt Özgürlük Hareketi’nin bu meselede oldukça samimi olması ve halkların barışa duyduğu ihtiyacın ayyuka çıkması.
Bugün özellikle CHP’ye uygulanan çöktürme planını da iyi tanıyoruz. Bizler daha öncesinde ‘damdan düşenleriz.’ Fakat bu sürecin sadece Kürt halkının ve onun dostları olan Türkiye sosyalist hareketinin mücadelesiyle yürümeyeceğini biliyoruz. Barış meselesini salt savaşan tarafların çatışmayı sonlandırması olarak tarifleyemeyiz. Bugün emek sömürüsünün en üst seviyelere ulaşması, kadın kırımlarının günden güne artması, gençlerin geleceksizleştirilmesi, doğanın ve yer altı kaynaklarının talan edilmesi, devletin savaş politikalarından bağımsız değildir.
Dolayısıyla bütün bu sorunların çözümü de Kürt sorununun demokratik yollarla çözümünde, yani onurlu ve kalıcı bir barışta aranmalıdır. Bu yüzden barışı her kesime yaymak, barışı talep haline getirmek ve kısacası barışı toplumsallaştırmak gibi bir çabamız var.
Halktan gelen talepler
Halktan gelen talepleri sıralayan Yılmaz, “Baş müzakereci Sayın Abdullah Öcalan’ın fiziki özgürlüğü, HDP eski eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ olmak üzere tüm siyasi tutsakların, hasta tutsakların özgürlüklerine kavuşması, Gerillanın yasal güvence altında demokratik siyasete dönme koşullarının sağlanması, Kayyumların geri çekilmesi, Anadilde eğitim, sürecin devlete yüklediği sorumluluğun bir an önce yerine getirilmesi, ciddi ve kalıcı adımların atılması Türkiye ve Kürdistan halkları açısından elzemdir.”
İSTANBUL









