• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
26 Ağustos 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Manşet

Entelektüel tartışması, barış ve Öcalan meselesine dair…

26 Ağustos 2026 Çarşamba - 23:00
Kategori: Manşet, Özgür Amed, Yazarlar

Türkiye’nin entelektüel hayatında tuhaf bir Öcalan paradoksu bulunuyor. Devlet onun etkisini hesaba katıyor. Belirleyiciliği kabul ediliyor. Fakat aynı insanın düşüncelerini ‘düşünce’ olarak ele almaya sıra geldiğinde tuhaf bir küçümseme başlıyor

Peki Türkiye neden bu etkiyi konuşmakta zorlanıyor? Burada Öcalan’ın Kürt oluşunun etkisini konuşmak gerekiyor. Mağdur Kürt kabul edilebilir. Ama kavram kuran Kürt, merhamet değil fikrî eşitlik ister. Öcalan meselesinin yarattığı asıl huzursuzluklardan biri bu

Öcalan’ı diğer bütün düşünürlere uyguladığınız yöntemle okumaya çağırıyorum. Ama düşünceyi, sahibinin kimliği yüzünden düşünce olmaktan çıkarmamak kaydıyla. Türkiye entelektüel dünyasının Öcalan karşısındaki gerçek sınavı da noktada…

Özgür Amed

“Şundan hepimiz mustaribiz ve yıllar sonra bunu konuşacağız. Ben dünyanın herhangi bir yerinde bu kadar ağır acılara yol açmış bir savaş ortamını son erdirme çabasının, entelektüel anlamda bu kadar az destekle karşılaştığı az örnek gördüm. Bu da bence gurur duyacağımız bir tablo değil.”

Faik Özgür Erol’un bu birkaç cümlesi neden bu kadar büyük bir reaksiyon yarattı? Erol, aslında Türkiye’de pek kimsenin itiraz edemeyeceği bir olguyu söyledi. Yarım asra yaklaşan bir silahlı çatışma sona ererken, Türkiye’nin entelektüel dünyasında bunun yarattığı fikrî hareketlilik şaşırtıcı ölçüde zayıf. Bir tespitti sadece. Konuya dair yazan çizenler büyük ölçüde doğru olduğunu düşünüyor. Eleştirileri de var haklı olarak. İtirazları da “Bu sessizliğin nedenlerini hesaba katmadan entelektüelleri suçlayabilir miyiz?” kısmına yoğunlaşıyor. Bu itiraz ciddidir; Türkiye’de savaşa karşı bir metne imza attıkları için ağır bedeller ödeyen, ihraç edilen ve yargılanan Barış Akademisyenleri var, fakat konunun sadece barış akademisyenlerine sıkışması sorun gibi. Devletin tutumlarından ve riske dayalı yaklaşım öncelik alındığından sürece dair eleştiriler, kaygılar da çok oluyor. Bugün aynı siyasal iktidarın yürüttüğü bir sürece insanların ihtiyatla yaklaşmasının hafızası var ve haklıdır.

Üstelik Kürt hareketi de bu insanlara bütün geçmişi unutarak hesap sormadı, adil de olmazdı.

Bunları kısaca belirttikten sonra ben konu bağlamında başka bir soru sormak istiyorum. Türkiye’de bu tartışmanın bu kadar büyümesinin gerçekten tek nedeni süreç ve sürece dair eleştirilerden ötürü mü? Bence değil, çünkü meselenin ucunda ‘Abdullah Öcalan’ var.

Bunu açmaya çalışacağım. Bu yazıdaki temel derdim de bu olacak.

Öcalan’ı okumak

Türkiye’nin entelektüel hayatında tuhaf bir Öcalan paradoksu bulunuyor. Devlet onun siyasal, sosyal ve askeri etkisini hesaba katıyor. Gazeteciler onun birkaç cümlesinden haftalarca siyasi senaryo çıkarıyor. Türkiye’nin dış politikası tartışılırken etkisi konuşuluyor. PKK’nin silah bırakması söz konusu olduğunda iradesinin belirleyiciliği kabul ediliyor. Fakat aynı insanın düşüncelerini “düşünce” olarak ele almaya sıra geldiğinde tuhaf bir küçümseme başlıyor. Öcalan’ın tarih okuması doğru mu? “Demokratik ulus” ne demek? Demokratik konfederalizm gerçekten ulus-devlete alternatif olabilir mi? Bookchin, Braudel, Wallerstein, Gordon Child, Marx ve Nietzsche ile kurduğu ilişki nedir? Bunlar tartışılabilir sorular. Hatta bazılarına verilecek cevap pekâlâ “Öcalan burada yanılıyor” olabilir. Ki kendisi de tartışmak istiyor. Ama Türkiye’de çoğu zaman o aşamaya bile geçilemiyor.

Sayın Öcalan söz konusu olduğunda kişi ile metin arasına mesafe koymak çok zor. Öcalan’ın siyasal düşüncesini ciddiye almakla ona hak vermek arasında zorunlu bir ilişki varmış gibi davranılıyor. Öcalan’ın tarih veya uygarlık üzerine söylediklerinin yanlışlığını göstermek yerine, bunların zaten ciddi bir tartışmanın konusu sayılamayacağı varsayılıyor. Oysa bir düşünürü tartışmanın en temel şartı onunla aynı fikirde olmamaktır. Fanon’u okumak, şiddet üzerine söylediklerini benimsemek değildir. Carl Schmitt’in Nazi rejimiyle ilişkisi, siyaset ve hukuk teorisinin külliyattan çıkarılmasına yol açmamıştır vs.

Dünyadaki akademik literatür aynı rahatlıkla davranmıyor. Uluslararası akademik makaleler Öcalan’ın tarih okumasını, ekoloji yaklaşımını ve jineolojiyi ayrı ayrı inceliyor. David Wengrow ve David Graeber gibi isimlerin bu külliyatı ciddiye alması bu yüzdendir. Wengrow demişken, 21 Ağustos’ta bir mektup yayınladı. Kendisi gibi bir üniversite akademisyeninin Öcalan’ın fikirlerini dikkate almaya kalkışması, meslektaşlarının alayını anında üzerine çekmek anlamına geliyor diyor. Peşinden de en sert cümlesini kuruyor. Öcalan’a göre Neolitik, ana tanrıçaların doğduğu yerdir; “üniversiteler ise onların öldükleri yerdir.” Mektup Kürt basınında yayımlandı. Herhangi bir yankısı olmadı. Türkçe yazılmış bir külliyat Londra’da tartışılıyor, İstanbul’da tartışılmıyor. 27 Şubat çağrısına dönük uluslararası destek kampanyasında bugüne kadar yüz civarı yazar, akademisyen ve düşünür imza attı.

Bu örnekleri şunun için veriyorum; dışarıdaki tartışmanın ilginç tarafı Öcalan’ın “haklı” kabul edilmesi değil; düşüncelerinin incelenmeye değer kabul edilmesi.

Bir insanın “siyasal düşünür” sayılıp sayılmayacağını belirleyen tek ölçü, kaç özgün kavram icat ettiği değildir. Asıl soru/lar “Bir kişi aldığı fikirleri başka bir tarihsel probleme uygulayarak yeni bir kavramsal çerçeve kurmuş mu? Siyasal davranışı ve kurumları etkilemiş mi?” olabilir. Öcalan’ın kendi hareketinde gerçekleştirdiği paradigma değişimini düşünelim. Marksist-Leninist bağımsız devlet hedefinden, demokratik konfederalizm fikrine geçti. Devlet iktidarı yerine komünleri ve toplumsal öz örgütlenmeyi öne çıkardı. Kadının özgürleşmesini toplumsal özgürlüğün ölçüsü haline getirdi. Bunlar hapishane hücresinde kalmış metinler değil. Kürt siyasal hareketinde eşbaşkanlık sistemi ortaya çıktı ve Rojava’da bir toplumsal sözleşmenin maddesi haline geldi. Bir düşüncenin etkisini ölçmek istiyorsak insanların hayatındaki kurumlara bakarız. Öcalan’ın kavramları bugün milyonlarca insanın siyasal sözlüğünün içinde.

Öcalan’ın Kürt kimliği

Peki Türkiye neden bu etkiyi bir düşünce tarihi meselesi olarak konuşmakta bu kadar zorlanıyor? Burada Öcalan’ın Kürt oluşunun ve silahlı bir örgütün kurucusu olmasının etkisini konuşmak gerekiyor. Türkiye’nin siyasi kültüründe Kürt sözü çoğu zaman güvenlik problemi olarak karşılandı. Yazdığı bir cümle daha okunmadan “örgüt ideolojisi” kategorisine yerleştirilebiliyor. Eleştirmek başka şeydir, düşünce statüsünü reddetmek başka.

Miranda Fricker’ın 2007 yılında yazdığı Epistemik Adaletsizlik eserinde “tanıklık adaletsizliği” şeklinde bir kavram kullanır. Bir konuşmacının güvenilirliğinin, söylediği şey yüzünden değil, kim olduğuna dair önyargı yüzünden düşürülmesi anlamında kullanıyor. Mesele, Öcalan’ın tezlerine itiraz etmek değil; Öcalan’ı baştan teori üretebilecek bir özne olarak görmemektir. Ranajit Guha’nın “isyan bastırma nesri” üzerine yaptığı tespit de burada başka bir açıdan açıklayıcıdır. Guha, sömürge tarihçiliğinin isyancının eylemini onun kendi bilinci, iradesi ve muhakemesi içinden okumak yerine birtakım dışsal nedenlerin sonucu olarak açıkladığını söyler. İsyancının “neden yaptığı” vardır; fakat “ne düşündüğü” yoktur. Özne ortadan kalkar, geriye onu harekete geçirdiği varsayılan koşullar kalır.

Öcalan külliyatının Türkiye’deki alımlanması tam olarak budur. Uygarlık eleştirisi bir pazarlık pozisyonu, kadın özgürlüğü tezleri örgütsel bir araç olarak okunuyor. Metin daima semptom muamelesi görüyor. Mitolojiden mi bahsetmiş? O nasıl yapabilir ki deniyor, burun kıvırılıyor.

Özgür Erol’un sözünün yarattığı rahatsızlığın başka bir tarafı da entelektüel alanın sınırlarıyla ilgili, bu da pek tartışılmadı. “Entelektüel” kelimesi Türkiye’de bir statüyü, bir mülkiyet alanını tarif ediyor. Erol’un sözü bu alanın kapısını dışarıdan çaldı ve “Savaş biterken siz neredesiniz?” diye sordu. Her alan, sınırını kendisine saldıran yabancıya karşı değil, kendisine ait olduğunu iddia eden yabancıya karşı en sert biçimde savunur. Öcalan sadece komutan olsaydı hafifçe reddedilebilirdi. Teori ürettiği için dışlanması gerekiyor.

Entelektüel sınırlar

Entelektüel hiçbir partinin halkla ilişkiler görevlisi değildir. Ama savaş sürerken savaşa karşı konuşmak entelektüel sorumluluksa, savaşın sona erme ihtimali ortaya çıktığında bu ihtimali düşünmek, sorgulamak neden entelektüel sorumluluk sayılmasın? Desteklemek zorunda değilsiniz. Ama düşünmek başka bir şey. Türkiye’nin yerleşik entelektüel alanı uzun yıllar Kürtleri savunulacak bir mağduriyetin öznesi olarak kabul etmeye daha hazırdı. Mağdur Kürt, acısını anlatan Kürt kabul edilebilir. Ama kavram kuran, devleti tartışan, moderniteyi yorumlayan Kürt, merhamet değil fikrî eşitlik ister. Öcalan meselesinin yarattığı asıl huzursuzluklardan biri budur. Biliniyor ki, dünyayı açıklayan, yeni bir dil kuran, insanları örgütleyen, davranış biçimlerini değiştiren kişiler de entelektüel işlev görür. Öcalan tam da yerleşik entelektüel hiyerarşiyi zorlayan bir örnek. Diplomasıyla değil etkisiyle var. Üniversite kürsüsünden değil cezaevinden yazıyor. Düşüncesinin bir tarihi var, kaynakları var, kırılmaları var, çelişkileri var ve hepsinden önemlisi toplumsal sonuçları var. Bir siyasal hareketin kırk yıl önce savunduğu devlet fikriyle bugün savunduğu devlet fikri arasında uçurum varsa, bunun teorisyeni incelenir. Bir erkek egemen Ortadoğu toplumunda kadınların eşbaşkanlık yaptığı siyasal kurumlar kurulmuşsa bunun düşünsel kaynakları incelenir. Vermont’ta geliştirilen sosyal ekoloji fikri yıllar sonra Qamişlo’da, Diyarbakır’da veya başka bir yerde bambaşka bir siyasal dile dönüşmüşse bu aktarım incelenir. Hiç mi incelemeye değer, tartışmaya değer bir şey yok? Bu kısmı akıl almazdır.

Akıl almaz bir ikinci şey daha vardır. O da Öcalan’ı okumadan Öcalan hakkında hüküm vermek… Türkiye’deki en büyük hastalık ve yanılgı bu! Kendisi ile ilgili çıkan binlerce yazının ekseriyetle yaptığı bu.

Burada, müsaadenizle, bir parantez açıp birkaç soru da sormak istiyorum.

– Devlet ve tahakkümün şifresi üretim araçlarının mülkiyetinde mi gizlidir; yoksa kadının neolitik çağdaki görkemli tanrıça tahtından indirilip “ilk mülk” ve “en eski sömürge” haline getirildiği o tarihsel ilk kırılmada mı?

– İnsanlık tarihi, sömürgeci devletlerin ve egemenlerin doğrusal ilerleme öyküsü müdür; yoksa bu egemen nehrin kıyısında komünlerini, kültürlerini ve özyönetimlerini her çağda can pahasına koruyan ezilenlerin kesintisiz “Demokratik Uygarlık” nehrinin tarihi mi?

– Bir halkın nihai özgürlüğü kendi ulus-devletini (“erkeğin küçük devletini”) kurup iktidar tekelini yeniden üretmesinde mi, yoksa devleti sönümlendirerek yerel meclisler ve komünler yoluyla devletsiz bir özyönetim modeli yaratmasında mı saklıdır?

– Modern pozitif bilim insanlığı dogmalardan özgürleştirmiş midir; yoksa Sümer rahiplerinin zihinsel kelepçelerini “nesnellik” ve “determinizm” laboratuvarlarında daha görünmez ve derin bir sömürge aracına mı dönüştürmüştür?

– Devrim ve özgürlük, iktidarın fethedileceği o uzak ve soyut “gelecek”te mi kurulur; yoksa kapitalist tufanın ortasında “Nuh’un gemisinden yeni inmiş gibi” bugünün her anını, her hücresini halk özgürlük eğiliminin deneyimlerinden süzülmüş araç ve yöntemlerle, hemen şimdi özgürleştirmekte mi?

Sadece bu beş soru ve bağlam, Öcalan’ın bir halkın yaşamına kattığı en özgün başlıklar, alanlardır. Bir analiz, bir çözümleme bir dertlenme var hayatın her alanı, disiplinlerin her köşesi ile. Neden biri de çıkıp burada ne diyor demiyor? Çok merak ettiğim bir şeydir, “Bir Halkı Savunmak, Özgürlük Sosyolojisi ve 5.Savunma” Türkiye entelektüel alanında gerçekten okundu mu? tartışıldı mı? yoksa “Öcalan” yazdığı için gerek duyulmadı mı?

Çünkü bu eserler onlarca dilde, yüzlerce yerde ders olarak ele alınıyor, tartışılıyor vs.

Bu bağlamda, bir siyasi süreci reddetmekle bir külliyatı yok saymak aynı şey değildir. Birincisi siyasi tercihtir, ikincisi epistemik bir karardır. Çürütme de bir tanıma biçimidir. Sessizlik tarafsızlık değildir; duruşma yapılmadan verilmiş bir hükümdür. Entelektüelin asgari yükümlülüğü destek değil, muhataplıktır.

Ağustos 2026’da hukuki alan değişti. Bir yasa çıktı, kurullar kuruldu. Entelektüel alan ise yerinden kımıldamadı. Yasa çatışmayı bitirir; anlamı ancak düşünce kurar. Bir toplum, kendisini dönüştüren fikri okumayı reddederse, dönüşümü de anlamaz; yalnızca ona maruz kalır. Öcalan’ı sevmek, desteklemek veya aklamak değil; onu diğer bütün düşünürlere uyguladığınız yöntemle okumaya çağırıyorum. Ama düşünceyi, sahibinin kimliği yüzünden düşünce olmaktan çıkarmamak kaydıyla. Türkiye entelektüel dünyasının Öcalan karşısındaki gerçek sınavı da noktada…

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Sosyal ekonomi

Sonraki Haber

Nepal-Tibet sınırındaki selde can kaybı artıyor

Sonraki Haber

Nepal-Tibet sınırındaki selde can kaybı artıyor

SON HABERLER

Adana’da iş cinayeti

Yazar: Yeni Yaşam
26 Ağustos 2026

Hatimoğulları’ndan Çakır ve Aksu’nun tutuklanmasına tepki

Yazar: Yeni Yaşam
26 Ağustos 2026

Nepal-Tibet sınırındaki selde can kaybı artıyor

Yazar: Yeni Yaşam
26 Ağustos 2026

Entelektüel tartışması, barış ve Öcalan meselesine dair…

Yazar: Yeni Yaşam
26 Ağustos 2026

Sosyal ekonomi

Yazar: Yeni Yaşam
26 Ağustos 2026

Azadî Parkı’nda bir şiir çınarı Şêrko Bêkes

Yazar: Yeni Yaşam
26 Ağustos 2026

Barışın kalıcılaşması için … (1)

Yazar: Yeni Yaşam
26 Ağustos 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır