• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
1 Mayıs 2026 Cuma
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Gündem Güncel

Gelin duvarları birlikte yıkalım

1 Mayıs 2026 Cuma - 23:00
Kategori: Güncel, Söyleşi, Yaşam

Toplumun ‘görmezden’ geldiği engelliler, ‘Onurlu ve eşit bir yaşam için’ Amed’de yürüyüş düzenliyor:

  • Mitolojide Zeus’un sakat bir çocuğu var ve onu Olympos’tan aşağıya atıyor. Kabul etmek istemiyor. İnsanlık tarihinde senaryolar değişmiş olsa bile o hikâye hiçbir zaman değişmedi. Bugün modern zamanın Zeus’ları da gördükleri engellileri atıyorlar; Sokaklardan, evlerden, okullardan, konutlardan, parklardan
  • Mesela siyasi profili çok güçlü olan arkadaşlarımız dinliyor ve diyoruz ki bizi anladı. Sonra diyor ki; Evet, evet hepimiz birer engelli adayız. Oysa bu, en sağlamcı ve en çok nefret ettiğimiz cümle… Çünkü bugün bir Kürt’ün hakkını aramak için Kürt olmamız gerekmiyor, dönüşmemiz gerekiyor
  • Engellilik meselesi toplumsal bir mesele. Hiç yaşamadıkları bir hayatı tecrübe etsinler, deneyimlesinler. Biz genelde hikâyesini bildiğimiz acılara üzülüyoruz. Bu da bir yerde bizi sisteme benzetiyor. O yüzden yürüyüşe gelip engellilerin hikâyesini anlasınlar

Reyhan Hacıoğlu

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Parti (DEM) Engelliler Komisyonu tarafından her yıl mayıs ayının ilk pazar günü olarak ilan edilen ve ilki bu yıl olacak “Engelliler Onur Yürüyüşü Günü” çalışmaları devam ediyor. Pazar günü “Bu onurda senin de izin olsun” sloganıyla Amed’de yapılacak yürüyüş için çağrılar da sürüyor.

Sistematik yok sayılmaya, herkesin eşit ve onurlu bir yaşam hakkı için yapılacak yürüyüş, saat 12.00’de Amed Büyükşehir Belediyesi önünden Sümer Park’a kadar olacak.

Komisyon Eşsözcüsü Hatice Betül Çelebi ile yürüyüşü, “engelli” anlayışını ve bu konudaki toplumsal eksiklikleri konuştuk.

  • Açıkçası yürüyüşün amacını soracaktım ama fark ettim ki bu toplumsal gerçekliğin yeterince farkında değiliz… O yüzden şöyle sorayım, neden bu kadar geç kalındı?

Doğru bir soru aslında. İlk olması açısından heyecanlı olmakla birlikte gururluyuz da ama çok daha önce yapılmalıydı. Ama engellilik meselesinin politik bir alan olduğu kabulünü hâlâ hayata geçirebilmiş değiliz. Bireysel bir mesele olarak algılanıyor. Çünkü tıbbi model dediğimiz bir modeli referansı alıyor sağlamcı ideoloji. Bu tıbbi model ise mükemmel beden iddiasından asla vazgeçmiyor. Dolayısıyla kendi normu dışındaki bütün bedenlere hasarlı, bozuk ve anormal olarak kodlayan yaklaşımı var. Ve bu mevcut negatif engellilik kültürünü açığa çıkartıyor. Baktığımızda birçok ayrımcılık türlerinde örneğin kadın meselesinde mitolojiden başlıyoruz. Bedenin de bir tarihi var ve bu insanlık tarihi kadar eski bir mesele.

Mitolojiye gittiğimizde Zeus’un sakat bir çocuğu var ve onu Olympos’tan aşağıya atıyor. Kabul etmek istemiyor. İşte insanlık tarihinde senaryolar değişmiş olsa bile o hikâye hiçbir zaman  değişmedi. Bugün modern zamanın Zeus’ları da gördükleri engellileri atıyorlar; Sokaklardan, evlerden, okullardan, konutlardan, parklardan. Çünkü mükemmel beden iddiası aynı zamanda kapitalist modernitenin bir tüketim nesnesine dönüştürüldü. Bu bir iktidar zihniyeti. İktidara baktığımızda birçok alanda toplumu kuşatıyor. Kadından, gençten, kimlikten, dilden, inançtan, cinsel tercihlerden ama en önce işe bedenden başlıyor. Eğer bu tahakkümü zincirini kırmak istiyorsak bizim de en önce bedenden başlamamız gerekiyor. Ama meseleyi bireysel bir trajediye indirgiyoruz. O hayatları acınası, trajik olarak kodluyoruz kafamızda ve sorun varsa kişide vardır. Kendisi, ailesi ya da birlikte çözmek durumundalar. Çünkü bunun toplumsal, kamusal boyutunu, ahlaki ve etik yönlerini görmezden gelme halimi bizi çok konforlu yapıyor.

  • Peki, insanlık tarihi kadar eski olan bu gerçekliği neden kabul etmiyor da bireysel bakıyoruz?

Çünkü negatif engellilik ideolojisi dediğimiz sağlamcı yaklaşım bedeni sağlam ve eksiksizlik üzerinden tanımlanıyor. Ve bu tanımlama kişiye ait, topluma değil. Toplum orada kendisini sorumlu hissetmiyor. Bu haliyle engelliyle bir verme alma ilişkisi üzerinden konumlanıyor. Mevcut sosyal politikaların hepsi bu yönde. Eve kapatma ve para verme. Şüphesiz bu alanı tartışmaya açtığımızda yoksullaştırılmış bir kesim, engelli maaşı, bakım maaşı gibi destekler vesaire ama bu meselenin çok daha derin bir konu olduğu, sosyolojik, felsefik, psikolojik bütün disiplinlerle inşa edilmiş bir ayrımcılık türünün sadece bu verme alma ilişkisi üzerinden giderilemeyeceği noktasında bir tartışmamız yok. Kafamızda hayatın ayrımcılık türlerine dair bir önem sırası var. Onlar arasında da bir eşitsizlik var. Yani eşitsizlikler arasında bir eşitsizlik inşası var ve bunu sorgulamıyoruz. Bir noktadan sonra sisteme benzemeye başlıyoruz.

En çok benzeştiğimiz alanlardan birisi engellilik alanı ve bedene olan yaklaşım biçimlerimiz. Bugün birçok siyasi partinin açıklamalara tanıklık ediyoruz. Sanki ortak bir ajandaları var ve herkes oradan açıp okuyor. Söylemleri, yaklaşım biçimleri aynı. İsmini kapatsanız sözün ve yaklaşımın kime ait olduğunu ayırt edemezsiniz.

Bunu ilk olarak siyasi alanda DEM Parti Engelli Komisyonu olarak başlattık. Ayrımcı tabirler raporunu hayata geçirdik ve bu alanda bir siyasi terminoloji, bir engelli politikası oluşturduk. Fakat ne kadar içselleştirdik açıkçası bu bizim için bile bir öz eleştiri konusudur.

  • Bu durumun farkındalığında olmamızı zorlaştıran nedir?

Bir kabulün olmayışı. Çünkü sağlamcı dediğimiz kişi kendini o kadar mükemmel bir noktada görüyor ki ve bu sadece engellilere yönelik de değil. Bugün modanın ya da estetik alanların, endüstrilerin bu kadar çok insan bedenine müdahale etmesi, onu tek tipleştirmeye çalışması, kişinin aynayla kendisi arasında başlatmış olduğu savaş ve kendini eksik görerek sürekli tamamlama ihtiyacı hep bundan kaynaklanıyor. Beden ve insan arasındaki toplumsal değerler silsilesine baktığımız zaman bunları tartışmaya açmamız gerekiyor. Hiçbir dönemde örneğin estetik bu kadar fazla artmamıştı. Hiç bu kadar birbirine benzememiştik. Bu kapitalist modernitenin toplumu kuşatma, çürütme halidir. İnsan bedeni bir projeye dönüştürülüyor. Dolayısıyla kendi bedeniyle savaş halinde olan bir toplumsal gerçeklikte ve kendisinin mükemmel olarak kodlayan bir zihinde, karşısında gördüğü kusurlu bedeni kabul etmek istemeyen bir Zeus yaklaşımı var. Örneğin antik çağda bedene atfedilen değer güçtü. Baktığımız zaman heykellerin hepsi kaslı, çok güzel, matematiksel bir oranda. Bedenle güç eşleştirilmiştir. Şu anda da durum böyle. Farklı gördüğünü kabul etmeyen bir toplumsal hakikatimiz var.

  • Eksik olduğunu neye göre karar veriyoruz?

Engellerin, yine aynı şekilde farklı yeti farklılıkları olan grupların, kendi gerçekliklerinin eksiklik olarak tanımlamaması da var. Örneğin sağırlar, varlıklarını bir kültür olarak tanımlıyor ve dillerini ana dil olarak kabul edilmesini istiyor. Bu benim gerçekliğimdir diyor.

Oysaki biz duymayı bir tamamlanma hali olarak kodluyoruz değil mi. Beş duyu organı yoksa o yoktur. Peki, neye göre, çoğunluğa göre mi karar verdik? Şöyle tersten çevirelim, herkesin sağır olarak yaşadığı bir kültürde biz konuşan olsaydık ne olacaktı? Hangimiz anormal olacaktı?  Yani bize bu hakkı kim veriyor? Ya da çok güncel bir konu, Otizm Spektrum bozukluğu. Varlığınızı bozukluk olarak tanımlayan bir sistem var. Oysaki otizm dediğimiz mesele beş duyuyla algıladığımız ışık, koku, renk, doku ve dokunma hislerini farklı algılayan bir zihinden bahsediyoruz. Ve bu zihni, kendi gerçekliğinin dışında nörotik bir tipe uyumlayan bir eğitim sistemimiz var. Her eylül döneminde okullardan kovulan çocuklar, kaynaştırma hakları ihlal edilen, hatta konuşmak istemeyen kişiyi zorla konuşturacağız diyen bir eğitim müfredatı var…

  • Çok zor değil mi yani ‘Normalin’ bu kabul gördüğü bir toplumda sürekli bir yarış halinde olmak ya da var olabilmek için başarılı olmak zorunda olmak. Bunu nasıl tanımlıyorsunuz?

Şiddet olarak tanımlıyorum. Ben başarılı engelli hikâyelemesinin, engellilerin zaten var olan yaşamlarının çok ciddi anlamda zorlaştırıldığını kişinin ailesiyle belki karşı karşıya geldiğini ya da ailenin kendi içerisinde sürekli bir savunma mekanizması üretmek zorunda olduğunu, bunun da bir şiddet biçimi olduğunu düşünüyorum. Mesela genel anlamda politikamızı anlatırken insanlarda hep bir başarı hikayesi duyma eğilimi var. Çünkü engelliliğin değeri bu şekilde atfediliyor. Ya da hem bunu atfetmek istiyoruz hem de bir meslek edinimi olmuş engelliyi de kabul etmek istemiyoruz. Hiçbir şekilde kendimizle aynı mesleklerde, eşit görmek istemiyoruz. Örneğin Boğaziçi sosyolojiden mezun olan bir insan, bugün kamuda vardır ama santralde çalıştırılıyordur. Çünkü biz engelliliği çoğu zaman bütünsel bir yetmezlik olarak tanımlıyoruz. Kördür ama gidip yüksek sesle konuşuyoruz. Onun yeti farkındalığının ne olduğunu dahi görmezden geliyoruz. Şöyle bir örnek vereyim; Sürekli Ankara’ya gidip geliyoruz. Uçağa bindiğiniz zaman biletinizin yerini sormazlar değil mi size. Kendiniz bakarsınız. Ama ben her bindiğimde hostes gelip: “Neresi?”, “Şey bakabilir miyim biletinize?” Çünkü bir engellinin gidip koltuğuna oturabileceği algısı yok. İşte bu düşük beklenti dediğimiz şeydir. Yani ondan bir beklentisi yoktur.

  • Peki, bunu nasıl aşabileceğiz?

Kabul gerekiyor. Bir de hayatın ne kadar kesişimsel aktığını ve kapsayıcı olmamız gerektiğini görmüyoruz. Mesela biz engellilerin kadın olduğunu görmüyoruz. Bugün baktığımız zaman bu alanı kesişimsel bir şekilde yorumlayıp birbirinin güçlenmesini sağlıyor muyuz? Hayır.

Biz engellilik meselesinin aynı zamanda bir kadın meselesi olduğunu söylüyoruz. Çünkü yarısı kadın ve bir de engelliyi doğuran kadın. Yani doğuran kadın da aynı zamanda sağlamcılığın dışında oluyor. Çünkü toplumsal kodlar ona; Sağlam, güçlü, mümkünse erkek bir beden vermesini söylemiş. Bunu veremeyen bir beden de kusurlu… Dolayısıyla baktığımızda hayatın kesişimselliğini kaçırıyoruz. Duvarlarımız var ve duvarları aşamıyoruz. Bunu siyasette, toplumsal alanda, demokratik hak arayışlarında da yapamıyoruz. Uzun zamandır kapalı alanlarda eylemsellikler yaptık. Bu yürüyüş ilk açık eylemsellik olacak. Bu eylemselliklere toplumun tamamını çağıran bir saha çalışması yapıyoruz. Bütün sivil toplum örgütlerine gidiyoruz. Biz ilk gittiğimizde İHD’ye, Baro’ya yani tüm kurumlara şunu gözlerinde çok net görüyoruz; Bizim bununla ne alakamız var? Bunu onların beden dilinden görüyorsun. Ya bu benim sorunum değil diyor. En fazla dinliyor… Hatta bu bazen şunu yaşıyoruz, mesela siyasi profili çok güçlü olan arkadaşlarımız dinliyor ve diyoruz ki bizi anladı. Sonra diyor ki; Evet, evet hepimiz birer engelli adayız. Oysa bu, en sağlamcı ve en çok nefret ettiğimiz cümle… Çünkü bugün bir Kürt’ün hakkını aramak için Kürt olmamız gerekmiyor. Dönüşmemiz gerekiyor. Türk doğan bir insanım. Kürt’ün özgürlüğünü anlamak için sorumluluğum var, dönüşmem gerekiyor. O özgür olmadan ben özgür olamam. Ya da bir Alevi’nin hakkını aramak için Alevi olmamız gerekmiyor. Ya da bir hayvanın hakkını ararken…

Bunun arka kabulü nedir? Şudur; “Evet, çok trajik, katlanılmaz bir hayatın var. Ben de birgün böyle bir hayata maruz kalabilirim.”

  • Bu yaklaşım nasıl kırılabilir?

Bir kere bunun politik perspektifini içselleştirmemiz gerekiyor. Bunun eğitim boyutuna başladık ama şöyle bir yaklaşım var; Şimdi bunun sırası mı bu kadar çok hayati mesele varken. Ama hayat akıp gidiyor ve herkes için farklı acılarla, yakıcı bir şekilde gidiyor. Belki de “Bunun sırası mı?” dediğimiz yerden başlanılması gerekiyor. Eğer biz orayı şifalandırmazsak hiçbir zaman düzelemeyeceğiz. Bunun meşru bir adalet ve eşitlik arayışı olduğunu görmemiz gerekiyor. Ama bu noktadan çok uzağız… Birbirimizi anlamaya, dokunmaya ihtiyacımız var. Çoğu zaman engelliler kendi içlerinde yaptı her şeyi. Ama biz topluma sorumluluğunu hatırlatıyoruz; Bundan kaçamazsınız ve bunun için aday olmanız gerekmiyor, bir hak ihlali var görün diyoruz.

  • Yürüyüş bunu mu yapacak?

Evet, çünkü bu toplumda utanma ve utandırma dediğimiz bir şiddet biçimi var. 220 bin civarında Amed’de engelli nüfusunun olduğunu düşünüyoruz. Hiç bilmediğiniz evlerde birçok engelli, toplumun sözünden, gözlerinden, şiddetinden rahatsız olduğu için kendini bilinçli olarak eve kapatıyor. Ya da ebeveynler çocuklarından “utanıyor”, müdahalelerden yıldığı için dışarı çıkartmak istemiyor. Bizim bu tecriti kırmamız lazım. Tecrit diyen bir partiyiz ve tecrit hayatın her yerinde.

  • Çağrınız nedir?

Herkes yürüyüşe gelsin. Engellilik meselesi toplumsal bir mesele. Hiç yaşamadıkları bir hayatı tecrübe etsinler, deneyimlesinler. Biz genelde hikâyesini bildiğimiz acılara üzülüyoruz. Bu da bir yerde bizi sisteme benzetiyor. O yüzden gelip engellilerin hikâyesini anlasınlar.

Cibran’ın sözüyle bitireyim, diyor ki; “Hakikat iki kişiye muhtaçtır. Biri onu dillendiren, diğeri onu anlayan.” Beden bir hakikat meselesidir. Evet, engelliler bunu dillendiriyor. Ama anlayanların da olması gerekiyor…

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Türkiye NATO’nun ‘ileri üs bölgesi’ mi oluyor?

Sonraki Haber

Avrupa’da 1 Mayıs: Norveç’ten İsviçre’ye Kürtler meydanlardaydı

Sonraki Haber

Avrupa'da 1 Mayıs: Norveç'ten İsviçre'ye Kürtler meydanlardaydı

SON HABERLER

Avrupa’da 1 Mayıs: Norveç’ten İsviçre’ye Kürtler meydanlardaydı

Yazar: Yeni Yaşam
1 Mayıs 2026

Gelin duvarları birlikte yıkalım

Yazar: Yeni Yaşam
1 Mayıs 2026

Türkiye NATO’nun ‘ileri üs bölgesi’ mi oluyor?

Yazar: Yeni Yaşam
1 Mayıs 2026

Göç yollarında kadın emeği: Urfa’nın görünmeyen işçileri

Yazar: Yeni Yaşam
1 Mayıs 2026

1 Mayıs: Almanya’da sıradan bir gün

Yazar: Yeni Yaşam
1 Mayıs 2026

1. Lig’de son hafta: Süper Lig’e çıkacak ikinci takım yarın belli oluyor

Yazar: Yeni Yaşam
1 Mayıs 2026

İsrail ordusu Lübnan’da manastır vurdu: Ateşkese rağmen can kaybı artıyor

Yazar: Yeni Yaşam
1 Mayıs 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır