Türkiye ve Kürdistan’da kadın cinayetleri ve şüpheli ölümler artarak devam ediyor. Kadınların güvenli yaşam çemberi günden güne daralırken, toplumsal kaygılar da büyüyor. ‘Erkek adalet’ ise cinayetleri örtbas ediyor
Rosa Kadın Derneği Yönetim Kurulu üyesi Suzan İşbilen, ‘Hukuk, adalet önemli bir şeydir. Ama halkın adaletinin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Failler toplum içerisinde sosyal yalnızlığa itilmeli’ diye konuştu
Amed Barosu Kadın Hakları Merkezi’nden Av. Filiz Yılmaz, ‘Bütüncül bir yaklaşımla hem politik hem sosyolojik hem de yargısal mekanizmalar birlikte bir süreç yönetmeden, bu artışın önü kesilemeyecektir’ dedi
Şirin Bayık
Türkiye ve Kürdistan kentlerinde artan kadın cinayetleri gündemin merkezinde yer almaya devam ediyor. Benzer olaylardaki cezasızlık politikası, failleri koruyan ve aklayan bir sistematiğin devrede olması, şüpheli ölümlerde etkin soruşturmanın yürütülmemesi kadın katliamların artmasındaki birincil sebep olarak görülüyor. Gülistan Doku dosyasında yaşanan son gelişmeler de etkin soruşturmanın yapılmadığı, devlet yetkililerinin fail olduğu dosyalarda adaletin sağlanmadığının ve üzerinin örtüldüğünün bir örneği olarak gündemdeki yerini koruyor. Tüm bu kadına dönük şiddet mekanizması kendini farklı yöntemlerle de devam ettirmekte. Evde, sokakta kadınlar her gün başka bir cinayet ile karşılamakta.
Münferit olaylar değil
Son dönemlerde artan kadın cinayetlerine ilişkin Amed özelinde Kürdistan ve Türkiye kentlerinde yaşananları hukuki ve politik olarak değerlendiren Amed Barosu Kadın Hakları Merkezi’nden Av. Filiz Yılmaz, “Bu durum, sadece bireysel bir şiddet eylemi değil, aynı zamanda derin toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin, ataerkil yapının ve yetersiz koruma mekanizmalarının bir sonucu” dedi. Kadın cinayetlerinin tek başına değerlendirilemeyecek farklı boyutlarını ele almak gerektiğini belirten Yılmaz, sosyolojik, hukuki ve politik yönlere işaret etti.

“Kadın cinayetlerindeki artış da tesadüfi ve birbirinden bağımsız değerlendirilmesi gereken münferit vakalar değildir. Kadın cinayetlerine karşı sosyo-politik ve yargı kurumlarının tutum ve pratikleri bu artışı önleyemediği gibi bu artıştaki önemli bir etken olarak da karşımıza çıkmaktadır. Diğer yandan bu etkenler birbiriyle de iç içe geçmektedir. Kadın cinayetleri politik olduğu ve sosyal ve yargısal kurumlar ve da bu zihniyetle hareket ettiği için bu artış devam etmektedir. Bütüncül bir yaklaşımla hem politik hem sosyolojik hem de yargısal mekanizmalarla birlikte bir süreç yönetmeden, kadın cinayetlerini münferit ve adi bir vakaymış gibi ele aldıkça bu artışın önü kesilemeyecektir.”
Ataerkil yapı ve şiddet
Artan kadın cinayetlerinin sosyolojik boyutuna işaret eden Yılmaz, “Kadına yönelik şiddetin kökleri ataerkil toplum yapısında yatıyor. Erkek egemenliğinin ve kadına yönelik nefretin normalleştirilmesi, bu cinayetlerin artmasında önemli bir faktör. Ayrıca, ekonomik kriz, yoksulluk ve sosyal izolasyon gibi faktörler de şiddeti tetikliyor” dedi.
Politik yönüne bakıldığında ise, hükümetin ve yetkili makamların kadına yönelik şiddeti önleme konusunda kararlı ve etkin politikalar izlemediğini belirten Yılmaz, Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesinden sonra mevcut yasanın da uygulanmadığını ve kadına yönelik şiddetin giderek arttığını kaygıyla gözlemlediklerini ifade etti.
Her aşamada ihlaller
Kadın cinayetleri dosyalarında karşılaştıkları hukuki sorunları aktaran Yılmaz, “Amed özelinde bakacak olursak yargılamanın ilk safhası olan soruşturma evresinde sorunların başladığı görülüyor. Kimi zaman savcılık tarafından dosyalara getirilen kısıtlılık kararıyla mağdur vekilleri dosyaya erişemedikleri için dosyadaki eksik hususları tespit edemiyor, avukatların kısıtlılık kararına rağmen kendi çabaları ile ulaşabildikleri veriler çerçevesinde savcılığa talepte bulunulduğunda ise talepler önemsenmeyebiliyor. Avukatlar tarafından soruşturmanın etkin yürütülmesi için savcılığa veri ve talep sunulduğunda, kimi zaman avukatlar savcılığın ‘Bu taleplerin dosya ile ne ilgisi var? Cinayetin faili zaten belli’ söylemiyle karşılaşabiliyor” dedi.
Kovuşturma aşamasında da benzer sorunların devam ettiğini söyleyen Yılmaz, “Avukatların mahkemeden talep ettikleri delillerin toplanması talebi çoğu zaman reddediliyor. Çoğu zaman mahkemeler, önündeki dosyaya sadece ‘bir an önce karara çıkarması gereken bir iş yükü’ olarak baktığı için etkin bir yargılama süreci olmadan dosyalar karara çıkarılıyor, bu yaklaşım sonucu derinleşemeyen dosyadan da maalesef failler lehine birçok indirim ve cezasızlık çıkıyor” şeklinde konuştu.
Yargıda ‘iş yükü’ yaklaşımı
Devamında ise, “Her ne kadar yargı mekanizmaları, bir fail bulup bu fail üzerinden dosyayı bir an önce karara çıkarma yoluna gitse de biz hukukçular olarak özellikle kadın cinayetleri dosyalarında etkili bir soruşturma yapılmasını ve yargılamanın derinleştirmesini çok önemli buluyoruz. Zira toplanacak deliller ve derinleştirilecek muhakemeyle dosyanın çok yönlü ele alınması sağlanacak ve bu şekilde hem tüm failler ortaya çıkarılacak hem de faillerin cinayet saikleri ve yöntemleri gibi birçok husus tespit edilerek hükmolunacak cezanın nitelikli halleri ortaya konarak cezasızlık politikasının önüne geçilebilecektir. Diğer yandan da etkili bir yargılamayla çok yönlü olarak ele alınan dosyalar sayesinde tespit edilecek birçok hususla sosyolojik ve politik tutum geliştirme olanağı olacaktır. Ne yazık ki yargı, kadın cinayetleri dosyalarını, ekseriyetle, iş yükü olarak görmekte ve bu şekilde çözme yoluna gitmekte ve suçun sosyolojik ve politik yönleri ortaya konamadığından bu alanda ne caydırıcılık söz konusu olmakta ne de yapıcı önlem ve politikalar geliştirilmektedir. Bu da bütüncül bir yargı mekanizmasının uygulanmadığını, yargılama yetkisinin idari bir işlem gibi yürütüldüğünü ortaya koymaktadır” değerlendirmesinde bulundu.
Şiddetin yeniden üretilmesi
Rosa Kadın Derneği’nden Suzan İşbilen de artan kadın cinayetlerinin temel sebebi olarak sistemlerin kadın karşıtı politikalarını işaret etti.
“Özellikle de bu toplumsal cinsiyet olgusunun eğitimle veya bir farklı yöntemle yok edilmesi gerekirken iktidarlar bunu yeniden gündeme getirerek ‘kendi halinde, itiraz etmeyen bir kadın ve her yeniyle üstün bir erkek’ kişiliğini oturtmaya çalışıyorlar. Şiddetin temelinde de bu vardır. Yani egemen erkek pasif kadın. Yıllar önce kadınlar erkeklere tabiydi. Erkeklerin söylemlerine itiraz etmiyordu ama gelişen günümüz koşullarında özellikle 21. yüzyılda teknoloji ve bilim bu kadar gelişmişken artık kadınlar toplumsal cinsiyet kodlarında öğretilen davranışların doğru olmadığının farkına varıyor ve buna itiraz ediyor. Bugün şiddetin ve kadın katliamlarının artmasının sebebi, erkek egemen sisteme kadının itirazıdır. Erkeğin de bu sistemin devamındaki kararlılığıdır. Erkek bu sistemden vazgeçmek istemiyor. Çünkü bu sistem erkeğe çok fazla şey vadediyor. Ona konfor alanı vadediyor, ona ekonomiyi vadediyor ve bu ekonomiden kaynaklı yönetmeyi de vadediyor. Bu hakkı verdiği için erkek hiçbir zaman bu haktan vazgeçmiyor ve direnen kadını pasifleştirmek için zaten başta şiddet ve benzeri yöntemler kullanıyor. Zaten öldürülen her kadının gerisinde bıraktığı bir şiddet vakası vardır. Yani direkt kadın öldürülmüyor. Geçmişte kadın birçok şiddet olgusuyla karşılaşıyor. Sırf erkek kadını istediği şekilde şekillendirsin diye istediğini yaptıracak bir noktaya getirsin diye şiddeti deniyor, fiziksel, psikolojik, ekonomik şiddet gibi tüm şiddet yöntemlerini deniyor. En son kendince çözüm bulmadığında kendinden doğru ödün vermeden kadını katlediyor. “
Gülistan için gelmeyen adalet

Kadın cinayetlerini devam ettiren ikinci olgu olarak da cezasızlık politikasını işaret eden İşbilen, “Cezasızlık politikası, kadın katliamlarını arttıran nedenlerin başında geliyor şu anda. Mesela bugün Gülistan Doku olayı bunun en temel nedenidir. 6 yıldır Gülistan Doku kayıp. Ne öldüğü biliniyordu, ne yaşadığı biliniyordu. Yani akıbeti bilinmiyordu. Hem insanlar yaşadığına dair umutları vardı. Yani eğer ölmüşse de neden cenazesi yok bunun kaygısı vardı. Ama şu anlaşıldı ki bugün kadın yine bir erkek egemen anlayışın o kendine göre olan ahlak anlayışına göre bir yaşam dayatıyor ve kadın bunu kabul etmediği için bugün Gülistan’ın öldürüldüğünü öğrenebiliyoruz. Doku’nun failleri 6 yıldır saklanıyor. Saklayan kim? O ilin en büyük mülki amiri. Onunla birlikte ilin güvenliğini sağlamakla görevli memurlar. Aile kızını bir yere emanet ediyor. ‘Orada vali var, güvenlik var. Bu kız gidip üniversiteyi okuyacak’ diyor. Meğerse en çok güvenliği sağlamakla görevli şahıs ve kişiler bu kadın arkadaşın ölümüne sebebiyet verebiliyor” diyerek Gülistan Doku dosyasındaki son gelişmeleri değerlendirdi.
Devletin gölgesinde
İşbilen, “Biz hep şunu diyoruz; kadına yönelik şiddet her yerde olur ama Kürdistan’da olunca bunun bir de özel savaş politikası” diyerek, “Bugün Gülistan Doku, bugün Rojin Kabaiş, bunlar gerçekten Kürdistan’da yıllardır sürdürülen özel savaş politikalarının en bariz örnekleridir. Dileriz ki bu mesela devletin yetkilileri bugün valinin İçişleri Bakanlığı’nda etkili bir yerde olması bile bu tehlikenin daha büyük olduğunu gösteriyor. Bizler de adalet arayışından vazgeçmemeliyiz. Eğer Gülistan Doku cinayetinin bir başka failin önüne örnek olarak görünmemesi için bugün vali de görevinden alınabilmeli.
Adalet Bakanı böyle bir şeyin önünü açmakla çok iyi şey yaptı. Ama en son valiyi görevden alırsa bence bu olay çok kişiye örnek olur. Eminim en kısa sürede Rojin’nin de katilleri ortaya çıkar. Yani böyle bu tür saklanan, failleri gizlenen delilleri yok edilen cinayetlerin arkasında bakıyorsunuz hep devlete yakın aileler çıkıyor. İşte vali, üniversitenin rektörü gibi. Yani böyle delil saklama gücü ve imkanı olan kişiler bu cinayetleri saklıyor ki bunun örnekleri o kadar çok ki..” şeklinde konuştu.
‘İntihar’ maskesi
Yürütülen bu politikaları kamuoyunun yakından bildiği örneği üzerinden hatırlattı: “Mesela Şule Çet davası da öyleydi. Yine babası zengin, elinin her yere ulaşabildiği bir adam. Oğlu, kadını öldürüyor ama intihar süsü veriliyor. Yani zaten öyle bir profesyonelleşmişler ki hangi kadın ölürse ölsün başta insanların önüne şey getiriyor. ‘İntihardır’. Zaten intihar dedikten sonra olay bitiyor. Artık yargıda, insanlar da diyor ki intihar etmiş. İntiharın temel sebebi bugün gördüğümüz şeylerdir. Toplumun geldiği çürüme noktasıdır aslında. Yani bir vali kendi çocuğu bile olsa, eğer bu kişi cinayet işlemişse, o vali örnek olarak onun yargılanmasını önüne açabilmeliydi. Bırakalım gizlemeyi, önünü açabilmeliydi ki bu toplumda adalet sağlanabilsin, insanların adalet duygusu rahatlasın.”
Toplumsal adalet ve yalnızlaştırma çağrısı
İşbilen son olarak, “Hukuk, adalet çok önemli” dedi ancak failleri yalnızlaştırmanın en etkili çözüm mekanizması olabileceğine ilişkin de öneride bulundu. “Ben halkın adaletinin daha çok önemli olduğunu düşünüyorum. Mesela o ahlaki toplum diyoruz ya diyelim ki bugün işte bu şeyin çocuğunun öldürüldüğünde toplum bunun cezasını vermeli. Yani onu yalnızlaştırarak, onunla ilişini keserek o şekilde bir durum olduğu zaman ben hukuktan daha değerli olacağını sanıyorum. Yani o kişiyi daha çok pişmanlığa, yaptığının yanlışlığına çeviriyor. Çünkü cezaevi dediğin şey gidip zorla tutuluyor o kişi orada. Baskı uygulanıyor, şu bu. O kişi Belki de o yaşadığı acıdan dolayı cinayet işlediğini bile fark etmiyor. Ama bir toplumun içinde yalnızlaştığı zaman o hatasından dolayı bilinçli olarak yalnızlaştığını fark ettiğinde en büyük ceza odur. Bugün Dersim Barosu’nun Gülistan Doku dosyasında gözaltına alınanlara avukat vermeyeceğiz kararı bence bu ahlaki politik toplumun en güzel örneklerinden bir tanesidir. Olması gereken de budur. Eğer bu toplum kendi içinde bu kadar bu canileri cezalandıracak bir ilişki ağı geliştirirse bu cinayetlerin daha çok azalacağına inanıyorum. Bu da örgütlülük ile ilgilidir. Yani kadınıyla erkeğiyle örgütlenmek gerekiyor. Evet giderek artan bir cinayet var ama toplum bunu görmezden mi gelecek? kadınları zaten gözden çıkaran bir iktidar var. Buna karşı hem örgütlü kadının hem örgütlü erkeğin sessiz kalmaması gerektiğini ve kalmayacağını düşünüyorum.”









