Orta Doğu’nun kalbinde yankılanan bombalar sadece birkaç devletin siyasi iklimini değil, tüm insanlığın ortak geleceğini tehdit ediyor. Bugün dünya, jeopolitik çıkarların insan hayatının önüne geçtiği kritik bir dönemi yaşıyor ne yazık ki.
Okullar bombalanıyor. Dünya, bir çocuğun hayallerini ve hayatını siyasetçilerin çıkarlarından daha küçük görmeye başladığı an kaybetmiştir. Biz televizyon başında kayıp sayılarını birer veri gibi izlerken, aslında her bir rakamın arkasında bir dünya, bir anne, bir çocuk ve binlerce yarım kalmış hayal olduğunu bazen unutuyoruz.
Medyada habire yıkılan binalar gösteriliyor. Harabeye dönen şehirler bir şekilde yeniden inşa edilir; ancak bir neslin ruhunda açılan o derin yaralar, öfke ve korku nesiller boyu onarılamaz. Siyasetin ve hırsın bedelini her zaman, o kararları almayan masum insanlar öder. Hepimiz daha huzurlu, daha adil ve daha güvenli bir dünyada yaşama arzusu taşırız. Oysa gündelik hayatın ve küresel olayların ritmi, bize sıklıkla çatışmanın, ayrışmanın ve şiddetin gölgelerini yansıtıyor
***
Savaş yalnızca bölgesel bir kriz değil, küresel vicdanın bir sınavıdır. Barışı savunmak, bir tarafı tutmak değil; yaşamı, kültürü ve yarınları savunmaktır. Tarih bize göstermiştir ki; en uzun savaşlar bile en nihayetinde bir masanın etrafında, kalemle bitmiştir. Öyleyse neden bu masaya binlerce can yitip gitmeden önce oturulmasın?
Savaş, diplomasinin iflasıdır. Uluslararası toplumun arabuluculuk rolleri güçlendirilmeli ve taraflar uluslararası hukuk çerçevesinde açık diyalog zeminine davet edilmelidir. Unutulmamalıdır ki; en sert anlaşmazlıklar dahi müzakere ile çözülebilir. Barış bir zayıflık göstergesi değil, aksine cesaretin ve bilgeliğin en yüksek formudur. Nefretin ve intikamın dili yerine, sağduyunun ve diplomasinin sesine kulak verilmelidir.
Askeri stratejiler “kazan-kaybet” üzerine kuruludur; ancak savaşlarda kazanan yoktur. Çatışma kitlesel göç dalgalarını, derinleşen ekonomik krizleri ve en önemlisi telafisi mümkün olmayan can kayıplarını tetikler. İnsani güvenlik, devlet çıkarlarından üstün tutulmalıdır.
Birleşmiş Milletler’e, uluslararası aktörlere, barış kuruluşlarına ve ülke liderlerine gerilimi düşürücü ve barış için işbirliği bakımından büyük görevler düşüyor. Yani üçüncü tarafların objektif desteğiyle savaş daha da tırmanmadan durdurulabilir. Zaten genel olarak da küresel barışı korumak güçlü kurumsal yapılar ve dengeli bir diplomasi trafiğiyle mümkündür. Bilinmelidir ki; gelecek, savaşı kutsayanların değil, barışı inşa etme cesareti gösterenlerin olacaktır.
***
Dünya gündemini takip etmek, çoğu zaman bir yangın yerini izlemek gibi. Manşetlerden üzerimize sıçrayan çatışma haberleri, kutuplaşan diller ve “öteki” üzerinden kurulan nefret söylemleri arasında, barış kavramı giderek sadece savaşın yokluğuyla sınırlı, pasif bir terim haline geldi. Oysa barış, sadece silahların susması değildir; barış, insanın insanla kurduğu o en temel, en asil bağın adıdır.
Barış, herkesin aynı fikirde olması demek değildir. Aksine; barış, birbirimizden nefret etmeden de aynı masada oturabilme, farklı tonlara sahip olsak da aynı şarkıyı söyleyebilme sanatıdır. Gerçek huzur, tek seslilikte değil, farklı seslerin yarattığı o muazzam uyumda (armonide) gizlidir.
“İnsan ve onun geleceğine dair kalbimizi sıkıştıran endişeye rağmen, korku ve umutsuzluk doğmamalı… Korku değil cesaretle savaşın karşısına dikilmek zorundayız. Tüm kültür yaratıcılarının en büyük görevlerinden biri budur” diyor Aytmatov.
Savaşın ne kazananı vardır ne de haklı bir tarafı; geride sadece kaybeden hayatlar ve enkaz altında kalan bir gelecek bırakır. Savaş, insanlığın en büyük mantık iflasıdır. Bir sorunu çözmek için ölümü ve yıkımı araç olarak kullanmak, medeniyet iddiamızla taban tabana zıttır. Barış dediğimiz o büyük kavramı hep uzaklarda, sınırlarda, diplomatik masalarda arıyoruz. Televizyonu açtığımızda “barış görüşmeleri” başlığını görünce derin bir iç çekiyoruz. Oysa barış, aslında her sabah “Günaydın” dediğimiz komşumuzun yüzünde, her akşam sağ salim döndüğümüz mahallemizin sokağında başlıyor.








