Komplo sürecinde 50 gün Abdullah Öcalan ile birlikte kalan Haydar Ergül, ‘Öcalan gerçekliği en ölü olanı bile diriltiyor. En karşıt olanı bile diriltiyor. Karşıtlar çıkacak ki ne yapacağımızı anlayalım. Hakikatçiler böyle bakar. Öcalan sosyalizme kaybettiği itibarı kazandırıyor’ dedi
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan, Karl Marx’ın 1848 yılında Friedrich Engels’le birlikte kaleme aldığı Komünist Manifesto’da yer verdiği “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf savaşımları tarihidir” tespitine karşı çıkıyor. Öcalan’a göre, tarih sınıf mücadelesinden ibaret değil.
Öcalan, 6-7 Aralık’ta İstanbul’da düzenlenen konferansa gönderdiği mesajda, “Sınıftan önce bir öz-savunma oluşumu olarak komün perspektifiyle ezilenlerin tarihine bakmak gerekiyor. Bunun için ilkel kabileleri komün başlangıcı olarak görüp, günümüzdeki proletarya denilen sınıfa veya tüm ezilenlere kadar uzanan bir tarih perspektifine ihtiyaç var. Buna dayanarak diyoruz ki, tarih sınıf mücadelesinden ibaret değil. Bunu da içermekle birlikte; aşağı yukarı 30 bin yıl öncesine dayanan komünal gelişmeyle anti-komünal gelişme arsındaki bir ilişki ve çatışma süreci olarak tarihi okumak daha doğrudur” diye kaydetti.
Abdullah Öcalan, klasik diyalektiğin bazı aşırılıklarının aşılması gerektiğine işaret ederek, “Çelişkileri birbirini yok eden uçlar şeklinde değil, birbirini besleyen toplumsal olgular olarak görmek zorundayız. Çünkü komün olmadan devlet, burjuvazi olmadan proletarya olmaz. Dolayısıyla çelişkiyi yok edici bir mantıkla değil, dönüştürücü bir tarihsel perspektifle ele almak gereklidir” vurgusu yaptı. Abdullah Öcalan, ayrıca “Bu çerçevede komün-devlet ve sınıf-devlet diyalektiğinin güncellenmesinin zorunlu” olduğunu kaydetti.
Söz konusu mesaj kamuoyunda bir hayli tartışıldı. Abdullah Öcalan’ı “Marx’ı reddetmekle” eleştirenler de oldu, “sosyalizmi özünden koparmakla” eleştirenler de.
Haydar Ergül, uluslararası komplo sürecinde Abdullah Öcalan ile birlikte kalan isimlerden birisi. Haydar Ergül, komplo sürecinde Roma’da 50 gün boyunca Abdullah Öcalan ile birlikte kaldı. 29 Ekim 1999’da ise, Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla Türkiye’ye gelen İkinci Barış Grubu içerisinde yer aldı.
- Abdullah Öcalan’ın sık sık vurgu yaptığı “komün” kavramı yeni bir durum mu?
Komün, Başkan Öcalan’ın esaretinden sonra, 2000’lerin başında başlayan yeni paradigmayı şekillendirme sürecinde Özgürlük Hareketi’nin gündemine girdi. Şimdi gündeme girince, biraz daha Özgürlük Hareketi’nin geçmişine kadar gidildi. Oradan bakıldığında aslında özgürlük hareketinin doğuşu (1970’ler) bir komin doğuştu.
- Bu tasarlanan bir çıkış mıydı?
Öyle çok tasarlanan, planlanan bir şey değildi. Özgürlük Hareketi’nin ilk doğuş yılları ideolojik doğuş süreçleridir. Başlangıç tarihi 1973 kabul edilir. Bu toprağa ilk tohumun atılışıdır. Çubuk Barajı’nda toplan 6 kişilik bir grup olarak çıkış yapıldı. Bu gruptakiler üniversite öğrencileridir. Büyük oranda yoksul Kürt gençleridir. Paraları yok. Kredi Yurtlar Kurumu’ndan aldıkları bursla hayatlarını idame ederler. Bu koşullarda grup olacaklar, o yüzden komün yaşamak zorundadırlar. Baktığımızda başlangıç aslında bu bir komündür.
- Bunun tarihsel bir arka planı yok muydu?
Bencil, kapitalist bir dünyada yaşanır. Herkesin parası kendisinedir. Örneğin “Alman usulü” vardır. Yani herkes kendi parasını öder. Ama Ortadoğu toplumlarında çok yaygındır ama özellikle Kürtler de daha yaygındır; Kürtlerde mutlaka biri verir. Yani herkes hesabı ödemek için birbirleriyle yarışır. Aslında buradan baktığımızda, sonrası anlaşılacaktır. Kürt toplumsal varlığı darmadağın kılınsa da, hala toplu yaşam, paylaşım ve dayanışma kültürü çok derindir. Buradan yansır gruba.
Bir de toplumsal varlıklar ve onların bireyleri, zihinleri, yaşam biçimleri, kültürleri onları yönlendirir. 70’ler Ankara ortamında bu grubun kurduğu komünü aslında tarih yönlendiriyor. Öcalan, 1986 yılında 3. Kongre kapanış konuşmasında “Biz tarihin başlangıcında, tarih günümüzde gizlidir” derken aslında buradan hareket ediyor. Yani tarih hem pozitif hem negatif anlamda insanların peşini bırakmaz. Bütün insanlar tarihi süreçten oluşmuş toplumsal varlıklardır. Hiçbir kişi tek başına bencil bir birey değildir. Toplumsal bir varlıktır. İşte komün buradan başlar. Grubun da hızlıca yan yana gelmesinin nedeni budur.
O günün Ankara’sında adeta tarih yeniden zuhur etti. Komün kendisini hayata geçirdi. Başkan Abdullah Öcalan, aslında 52 yıllık mücadele tarihinde bu tarihi çözümlüyor. Bugün Abdullah Öcalan’ın yaptığı tarihi hamleyi anlamak için bu geçmişi iyi bilmek lazım. “Tarih günümüzde gizlidir, biz tarihin başlangıcında” mottosunu iyi anlamak lazım.
Komünün tarihsel kökeni nereye uzanıyor?
Komün toplumsal varlığın kendisini yüceltme halidir. Komün aynı zamanda insanın toplumsal kişilik kazanma halidir. Komün bir direnme halidir.
Tarihsel olarak insanın toplumsallaşmaya başladığı andır. Komün, tarihi bir zorunluluktan doğmuştur. Engels’in “İcatların anası ihtiyaçlardır” diye bir sözü vardır. İnsan ihtiyaçlarına göre tedbir alır. Komünleşme, yani toplumsal varlığa dönüşme yüz binlerce yıl önce başlayan insan hikayeleridir. Toplumun özü komündür. Çekirdeği klandır. Doğa içerisinde yaşarken insanlar en güçsüz varlıklardır. Kendini yırtıcı hayvanlar gibi doğadaki saldırılara karşı savunma ihtiyacını hisseder. Yine çoğalma ve beslenme ihtiyacı vardır. Dolayısıyla komün özünde bir savunma yapılanmasıdır. Onun kültürleşmiş halidir. Dayanışmayı, birlikte üretmeyi ve paylaşmayı geliştirir. Üretim de sadece maddi değildir, maneviyatta üretir.
Maddi tek başına maddi değildir. Kapitalizm maddiyi çarpıtarak çok somut hale getirmiştir. İnsanı, basit karnını doyuran bir varlığa dönüştürmüştür. Bu aslında toplumun düşüşüdür. Komün ise toplumsal varlığın kendisini yüceltme halidir. Komün aynı zamanda insanın toplumsal kişilik kazanma halidir. Günümüzde toplumsal varlıkların her türlü saldırılara karşı ayakta durması, hala örgütlenmesinin temel nedeni özünde klanın olduğu komünal yaşamın varlığıdır. Ve komün bir direnme halidir.
- Sınıf nerede duruyor?
Sınıflar bunun bazı yansıma, türev biçimleridir. Yani sınıf esas değildir. Zaten Öcalan, devletin alternatifi ve karşıtı komündür derken bunu kastediyor.
- Komünün sosyalizmle tarihsel bağı nedir?
“Kom” (Kurmancî grup anlamına gelir), aynı zamanda Aryenik toplum kültürlerin tümünde komün diye kullanılır. Mesela 1871 Paris Komünü buradan gelir. Çünkü Aryenik topluluklardır. Kürtçede “ar” hem ateş hem tarla hem de toprak anlamına gelir. Aryenik buradan gelir. Şu anda dünyamızda en yaygın kültürel eğilim Aryenik eğilimdir. En yaygın kültürel ve dilsel yapı buradan gelir. Zaten uygarlığın gelişi de bu temele dayanır. Komünal toplumun doğuşu da tarihi verilere göre en çok buraya dayanır. Bilindiği gibi “sosyal” kelimesi Latince’den gelir. “Sosyal”, Latince’de paylaşma, dayanışma anlamındadır. Yani komündür. Örtüşüyor aslında. Dolayısıyla Öcalan çok sık “demokratik toplum, komünal toplum” der. Aslında bu sosyalizm demektir.
Bilindiği gibi kapitalizm ya da sanayileşme batıda gelişti. Daha sonra burjuvazi, 1840’lar Fransa’daki köylü isyanları gibi aslında komünal olan isyanları gasp etti. Batıda gelişen, daha sonra Rusya’da devrimi yapan olgu, işçi sınıfı ya da proletarya diye etiketlendi ama iyi açılırsa özü komünal eğilimlerdir. Bunların özü komünalist hareketlerdir ve devrimi yapanlardır. Günümüzde Latin Amerika’da, özellikle 2000’lerle birlikte Venezuela’da başlayan, iktidara gelen çok yaygın sosyalist partiler var. Şu anda içine girdikleri durum ayrı değerlendirme konusu. Ama biliyoruz ki buralar; soykırımı tam yaşamayan Amerika yerlilerinin yaygın yaşadıkları bölge olan Latin Amerika’dır. Dolayısıyla burada çok yaygın komünal hareketler var. Tarihe bu gözle bakmak lazım.
Sosyalizm, Latince’den Fransızca’ya geçmiştir. Ütopik sosyalizmin doğuş yeri de Fransa’dır. Sosyalizm kavramını Marks geliştirmiştir. Bilimsel sosyalizm ya da Marksizim, Marks’ın sosyalizmin 3 sac ayağı olarak tariflediği şey üzerinden doğmuştur: Birincisi, merkezinde Hegel olan ve o günün koşullarında en gelişkin felsefe türü olan Alman Felsefesi. İkincisi, ütopik sosyalizm ve anarşizm eleştirisi ile başlayan Fransız sosyalizmi. Üçüncüsü, kapitalizmin merkezi olan İngiliz ekonomi politiği eleştirisi. Daha sonra Ekim Devrimi, ulusal kurtuluş hareketleri gibi bilinen gelişmeler sosyalizm kavramını dünyaya yaydı.
- Sosyalizmin bu kadar yayılmasının temel nedeni neydi?
İlk komünist manifestonun yazıldığı tarih 1848’dir. Üzerinden 200 yıldan fazla zaman geçti. Kapitalizm gelişiyor, burjuva devrimleri gelişiyor. Köyler özellikle Avrupa’daki derebeyliği iyi görmek lazım. Her derebeyi adeta küçük bir devletçiktir. Serf-senyör ilişkisi vardır. Çoğu, Ortadoğu’daki toprak işletmeciliğini derebeyi olarak değerlendiriyor. Hayır, Ortadoğu’da derebeylik sistemi yoktur. Toprak işletmeciliği vardır.
Sosyalizm bir özgür yaşam, sömürüye karşı duruş anlamına gelir. 70’lere geldiğimizde dünyanın üçte biri artık sosyalist sistem diye tarif edilir. Yani umut çok yüksek. Fakat kendi iç sorunlarından ötürü çöküşü yaşadı.
Devlet öncesi komünal dönemde, salt özel mülkiyet değil, mülkiyet yoktur. Devlet ortaya çıktıkça zamanla toprağı Tanrı’ya havale ettiler. Toprak Tanrı’dır. Osmanlı’da da böyledir. Padişah sadece onun yeryüzündeki işletmecisidir. Batı Avrupa’da bunu göremezsin. Avrupa’da böyle bir şey yok. Toprak, toprak sahibinindir. Dolayısıyla kent-kır gerilimi vardır. Bu gerilim, yığınca sorun üretir. Yine kentlerde kapitalizmin azgın sömürüsü vardır. Çünkü günlük çalışma saatleri yer yer 17-18 saate bulur. Çok küçük ücretler veriliyor. Çeşitli nedenlerle köyler boşalıp, kentler doluyor. İşsizlik sürekli artıyor. Çok derin kültürel çatışmalar başlıyor. Bu kültürel çatışmaların özünü açarsak, aslında ağırlıklı olarak komünal değerler ile kapitalist değerlerin çatışmasıdır. Buna bir de sömürü eklenince çok güçlü toplumsal hareketler ortaya çıkıyor. Marks döneminde de bu güçlü toplumsal hareketler işçi sınıfı diye tarif edilmiştir.
İlk sosyalist devrim diye tanımlanan Ekim Devrimi, İkinci Dünya savaşının koşulları ortaya çıktı, Doğu Avrupa sosyalist sisteme geçti. Daha sonra Çin devrimi peşi sıra Afrika, Latin Amerika gerilla hareketleri ve Ortadoğu… Böylece sosyalizm kavramı hızla yayıldı. Bu da yararlı oldu. Çünkü yerküre üzerinde bütün ezilenler yeni bir kavramı gördü. Herkesin anladığı, yorumlayabildiği, ezilenler adına, sömürülenler adına, dışlananlar adına -o günün koşulları altında içerikte sorunlar var, bugün daha fazla var- dünya özgürlük arayışı… toplumları birleştirdi.
Sosyalizm bir özgür yaşam, sömürüye karşı duruş anlamına gelir. 60’lar, 70’lere kadar dünyada en çok satılan kitap İncildir. Fakat bu yıllarda en çok satılan kitap Komünist Manifesto’dur. Yani satış rekoruyla İncili geçmiş. Dolayısıyla sosyalizm prestiji çok yüksektir. 70’lere geldiğimizde dünya coğrafyasının üçte biri artık sosyalist sistem diye tarif edilir. Yani umut çok yüksek. Fakat kendi iç sorunlarından ötürü çöküşü yaşadı.
- Tüm bu çıkışların özünün komünal hareketler olduğunu vurguladınız. Ama bu hareketler sınıfa indirgenmiş. Sosyalizm bu kadar yaygınlaşırken komün kavram olarak da kullanılmamış. Bu bilinçli bir tercih mi? Neden komün kavramı ıskalandı?
Birincisi sosyalizm bütün dillerde aynı kullanılmıyor. Çeviriler üzerinden geldi. Her çeviri kendi içerisinde bazı çarpıtmaları barındırır. Bu çevirileri kimler yaptı? Başlangıçta daha çok egemenler yaptı. Egemenler kavramları hep çarpıtır. İktidar ve devlet dediğimiz, komünal kavramları, ifadeleri ve kelimelerin içeriğini çarpıtır. Özü budur. Zamanla tabii ki ezilenler de çeviriler yaptı. Fakat bunların da egemenlerin etkisinde kalmadığını söylemek gerçek değil.
İkincisi topluma yansıtırken, toplumun onu nasıl kavrayacağı da önemli. Orada da sorun var. Buna ilişkin bir örnek vereyim. Mesela Kuzey Kürdistan’da Kürtçe yasak olduğu için, yazı diline dönüştürülmesine izin verilmediği için Özgürlük Hareketi mücadeleyi Türkçeden öğrenmeye başladı. Kürtleri, Türkçe okuyarak anlamaya çalıştı. Fakat zamanla şu göründü ki Türkçeye çevrilen bir sürü çeviride, son 200-300 yıldır ağırlıklı batı dillerinde çeviriler vardı. Şimdi orada Kürtlerden söz ediliyorsa, eğer söz edilme biçimi pozitifse, genellikle Kürt yerine Türk yazılmıştır. Eğer kötüyse, negatifse Kürt yazılmıştır.
Bunun sosyalizm çevirilerinin başına gelmediğini söylemek gerçekçi değil. Belki Kürtçe kadar gelmedi, daha hafif geldi. Sonuçta komünle özdeşleştirilemedi. İşte Öcalan’ın farkı buradadır. Öcalan, sosyalizmi komünle özdeşleştirdi. Zaten Marks “Ben sosyalizmi icat etmedim. Toplum olarak, halk olarak sosyalizm tarihte zaten vardı. Ben onu gün yüzüne çıkarttım, aydınlığa çıkarttım” diyor ve bu ifade çok doğru.
- Abdullah Öcalan da komünü mü gün yüzüne çıkardı?
Abdullah Öcalan komünü icat etmedi. Komün tarihte vardı zaten. Toplumsal varlığın özüdür ve bunu aydınlattı. Öcalan’ın ışığı budur aslında. Öcalan, tarihin derinliklerinden konuşuyor. Işığı oradan yayıyor.
Abdullah Öcalan komünü icat etmedi. Komün tarihte vardı zaten. Toplumsal varlığın özüdür ve bunu aydınlattı. Öcalan’ın ışığı budur aslında. Öcalan, tarihin derinliklerinden konuşuyor. Işığı oradan yayıyor. Dikkat edin burada kadın da vardır. Komünal yapının özü kadındır. Toplumsal hakikat budur. Abdullah Öcalan bir hakikatçidir, bir gerçekçidir. Hakikat, toplumsal varlığın esaslarıdır. Gerçek ise onun aydınlatılan yönüdür. Bu anlamda Abdullah Öcalan, kendi değimiyle bir hakikat avcısıdır.
Öcalan, Özgürlük Hareketi’ne “Çağdaş MED Hareketi” diyor. MED hareketi, özünde komünalist bir harekettir. Kürt toplumsallığını, Asur despotuna karşı örgütleyen bir yapıdır. Bazı yönlerle Zerdeş düşüncesi belki kısmen eleştirilebilir ama öz itibariyle bir komünalist harekettir. Öcalan, tarihin derinliklerinde hakikati aydınlatan ve günümüze yansıtan bir hakikatçidir, icatçı değildir.
- Abdullah Öcalan’ı “çağdaş Marksist” olarak tanımlayanlar da var. Sizce de öyle mi?
Bence Öcalan günümüzün Marksist arayışçısıdır, taşıyıcısıdır. Onun geliştiricisidir. Marks, kendi kuşağı içinde, mekanı içinde önemli bir hakikati açığa çıkardı ama hakikatin tümünü çıkarmadı. Kapitalizmin etkisinde kaldı. Öcalan’ın Marks’a en büyük eleştirisi de, kapitalist modernite içinde hareket etmesi, onun sol türevine dönüşmesi ve yeni bir alternatif modernite yaratamadığı yönünde. Öcalan, Marksizmin eksik bıraktığı ve aydınlatamadığı tarihsel hakikatin arayışçısıdır.
- Bazı kesimler de Abdullah Öcalan’ı “Marks’ı reddetmekle” itham ediyor. Ne dersiniz bu konuda?
Zamanında Marks’a da benzerli yapıldı. 52 yıllık mücadele içinde Öcalan’a çok saldırılar olmuştur. 80’lere doğru Öcalan’ın ayaklarının bile olmadığı, yatalak olduğu söylenmişti. Sonuçta Amaralı fukara bir Kürt köylüsünün çocuğudur. Birilerinin yazıp Öcalan’ın eline verdiğini, onun düşünce üretemeyeceğini söyleyenler vardı.
Zamanında Marks’a da benzerli yapıldı. 52 yıllık mücadele içinde Öcalan’a çok saldırılar olmuştur. Birilerinin yazıp Öcalan’ın eline verdiğini, onun düşünce üretemeyeceğini söyleyenler vardı.
Dolayısıyla egemenler bunu çarpıtır ve bunu çarpıtırken ezilenlerin düşüncesini de çarpıtır. Tarih bununla doludur. Kürt gerçeğinde başka bir gerçeklik de var. Kürtler son 100-200 yıllık süreç içerisinde, adeta herkesin askeri haline getirildi. İslamcı hareketlerden tutalım kendine solcu diyen birçok harekete kadar. Türk devleti, Arap devletleri, Fars devleti, Kürtleri hep bir malzeme olarak kullandı ve bunda da epey başarılı oldular. Şimdi Özgürlük Hareketi’nin çıkışı, bunların hepsinin zeminini kurutmaya başladı. Bir saldırganlık da buradan geliyor. Yani Kürdistan’ı kendi mülkleri gibi gördükleri için, bu mülkü kaybettikçe saldırıyorlar.
- Öcalan’a dönük bu yönlü saldırıların temelinde sözünü ettiğiniz durum mu var?
Evet. Öcalan’a dönük saldırıların özünde bu yatıyor. Bu saldırıları yapanlar arasında kendine Kürt örgütleri diyenler de var. Çünkü servetleri elinden alınıyor. Sermayesi elinden alınıyor.
- 70’lerde bu kadar yayılan sosyalizm daha sonra neden itibar kaybetti?
80’lerin ortasında reel sosyalizmin çökmesini düşünmek bile hayal edilemezdi. Dışarıda hala görkemli gözüküyordu. Ve sonunda işte 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı çöktü ve sosyalizm dağılıyor. Toplam nüfus itibariyle neredeyse dünyanın nüfusunun yarısına yaklaşan bir yapı, 70 sene sonra çözülüp dağılıyor. Buna emperyalizm, kapitalizm saldırıları ile izah etmek gerçekçi değildir. Onlar olsaydı Ekim Devrimi gerçekleşmezdi. Çin Devrimi, Vietnam Devrimi gerçekleşmezdi. Yani sorun farklı, kendi içinde çürüyerek dağıldı.
- Reel sosyalizm neden bu çürümeyi yaşadı?
Çünkü devletin alternatifi sınıf değil. Bu hakikat ortaya çıktı. Devletin kendisi sınıfsal bir oluşumdur, bunu Marks söylüyor. Marks’ın ifadesiyle burjuvazi ile birlikte ikiz doğan proleteryanın alternatif olamayacağı, pratikleri ile açığa çıktı. Demek ki seçenek sınıf değil, seçenek komündür. Komün tarihsel veridir ve yüz binlerce yıldır toplumu bir arada tutan esas dinamiktir. Dolayısıyla Abdullah Öcalan’da dile gelen tarihi bu hakikattir. Tarih sınıflar savaşı değil. Tarih demokratik komün, demokratik toplum ya da demokratik uygarlıkla devletçi uygarlığın savaşıdır, mücadelesidir, çekişmesidir. Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nda Abdullah Öcalan çok daha açık bir şekilde devlet yerine komünü koyar.
- Reel sosyalizm çöküşü ile birlikte, Sosyalizm büyük oranda itibar kaybı yaşadı. Reel sosyalizm çöktüğünde geriye ne kaldı? Abdullah Öcalan, sosyalizmin birey ve toplumda somut olarak nasıl bir karşılık bulması gerektiğini ortaya koyuyor?
Reel sosyalizmin çöküşü, dağılması büyük bir itibar kaybına neden oldu. Günümüzde Komünist Manifesto’yu bilen dünya nüfusunun yüzde biri var mı sanmıyorum. Bu kadar düştü. Artık sosyalizm kavramı çok dar, marjinal grupların içerisine bahsedilir hale geldi. İçine büzülmüş, daralmış, duygusal, tepkici çevreye dönüşmüştür. Yeni bir arayış yok, aşamadığı için de eskiyi durmadan tekrarlıyor. Açılım, değişim, dönüşüm, büyüme ve farklılaşmayla mümkündür. Hatta kapitalist veya emperyalist ideologlar, tarihin sonu tespitini yaptılar. Çünkü kapitalizmin son sınıflı devlet olduğu kabul edilir ve kapitalizm sonrasının olmadığına inanırlar. Sosyalistlerin ve Marks’ın iddiası ise, sınıfsız, devletsiz ve sömürüsüz bir topluma geçmekti. Marks’a göre, sosyalizm kapitalizmin ardından bir geçiş aşamasıdır. Ve sonrası sınıfsız, devletsiz ve sömürüsüz bir toplum olan komünizmdir. Komünizm, komün demektir. Bu bir iddiaydı. Şunu özellikle vurgulamak istiyorum; 85 ağır ağır Sovyetler diye bilinen reel sosyalist ülkelerde bazı sorunların dışa yansımaya başladığı dönemdir. Bu sorunlar yer yer 70’lerde de yansımaya başladı. Dikkat ederseniz Abdullah Öcalan’ın arayışları da 85’te başlıyor. Özellikle Özgürlük Hareketi ve çevrelerinde çok popüler olan “Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır” belirlemesi 1989’da Mahsum Korkmaz Akademisi’nde yaptığı çözümlemedir. Bizzat dinledim.
‘Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrar’, toplum olmakta ısrar, komünalitede ısrardır. Ve bir de tarihe yeniden bakmaktır. Düşmeye başlayan sosyalizme itibar kazandırmadır. Çünkü özgürlük oradadır.
Yani Sosyalizm tıkandı, onunla yol alınamayacak. O zaman “sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrardır” dedi. Niye, çünkü sosyalizm toplumsal varlıktır da ondan. Toplumu reddediş, insan olmaktan çıkıştır. O yüzden kapitalizm anti toplumdur. Yani yeni değildir Abdullah Öcalan’da bu arayışlar. Öcalan “Biz tarihin başlangıcında, tarih günümüzde gizlidir” der. Halbuki Marks’ın tarih anlayışı böyle değildir. Marks’ta başlangıç çok önemli değildir. Devlet ve iktidardan sonra tarih önemlidir. Ve tarih ilerlemecidir. Zaman zaman geriye ket vurur ama ileriye gidişi durduramazsın der. Dolayısıyla bu aynı zamanda Marksist tarih anlayışından da ayrılmadır ve toplumsal hakikatin tarihine yönelmeyi ifade eder. Aslında Abdullah Öcalan’ın mücadelesine ideolojik anlamda damgasını vuran bu arayıştır. “Sosyalizmde ısrar, insan olmakta ısrar”, toplum olmakta ısrar, komünalitede ısrardır. Ve bir de tarihe yeniden bakmak. Eski Marksist tarih anlayışı yerine, tarihsel diyalektiği tarihi bağlamda yeniden yorumlamak. Aslında düşmeye başlayan sosyalizme itibar kazandırmadır. Çünkü özgürlük oradadır.
- Öcalan bu belirlemesiyle sosyalizme yeniden itibar mı kazandırdı?
Evet. Çünkü dünyanın tehlikeli gidişatının farkındadır. Ama bu arayış, ancak esaret koşullarında daha sistemli bir düşünceye dönüşür. Abdullah Öcalan’ın sosyalizme ilişkin çok sayıda çözümlemesi vardır.
- Neden esaret koşullarında?
Abdullah Öcalan “Dışarıda ben pratiğe çok katıldım, anlam üzerinde çok yoğunlaşamadım. O yüzden bir tekrarı yaşadık. Mücadeleyi geri düşürmemeye çalıştım ama yeni çıkışı da tam yapamadım” diyor. Yine Öcalan, “Zindan koşulları anlam üretir, dışarısı pratiktir. Fakat anlam yoksa pratik bir noktadan sonra dağılır” der.
Yukarı Mezopotamya, genelde Ortadoğu ama özellikle çekirdek merkez Kürt coğrafyasıdır. Burada inzivaya çekilme diye bir kültürel, tarihsel gelenek var. Mesela Zerdüşt’ün 15 yıl bir mağarada yaşadığı söylenir. Bütün dervişler mağaralarda yaşamıştır. Bir lokma, bir hırka felsefesine göre yaşarlar. Bu mağarada yaşam dönemi nedir? Dış dünyayla bütün bağlarını kesme, çok mütevazı yaşama ve yoğunlaşma dönemidir. Dikkat edin, bütün semavi inançlarda, peygamberlere, büyük oranda vahileri dağlarda gelmiştir. Mağaralar dağlardadır.
Toplumsal sorunların dışına çıkma, çözüm bulunamayan toplumsal sorunlar içinde boğulma yerine nefes almadır aslında. O nefeste düşünme, anlam üretme, kavram üretme, ideoloji üretme, düşünce üretme, paradigma üretmedir. Ve daha sonra çıkıp topluma öncülük etmedir. Fakat Kürtler’de bu gelenek çok daha yoğundur ve Abdullah Öcalan 27 yıldır İmralı Adası’nı bir inzivaya dönüştürdü. Aslında bir yönüyle o tarihsel geleneği İmralı’da temsil etti. Ve buradaki yoğunlaşması, komünal sosyalizme, komünal demokrasiye götürdü. Tarihi hakikati çok daha derin çözmeye başladı ve bir sistematik geliştirdi. Abdullah Öcalan’ın pratik mücadele içerisinde zindana esir düşmesi aynı zamanda bir fırsat yarattı.
- Nedir o fırsat?
Artık anlam üretme üzerinde, toplumsal hakikati daha derinliğine yorumlama, hissetme ve giderek onu yazıya dökme gerçekleşmiştir.
- Abdullah Öcalan’da sosyalizm konusunda bir ısrar ve arayışı var. O dönemlerde birçok örgüt bu bunalımdan çıkış yapamazken, Abdullah Öcalan çıkış yapabiliyor. Tesadüf müdür bu çıkış?
Bazı yönlerle tesadüf olabilir Abdullah Öcalan. Ama ben her şeyin de tesadüf olduğuna inanan biri değilim. Şimdi kuşkusuz Abdullah Öcalan’ın Kürt olması önemli. Hatta kendi ifadesi vardır. “Tarih toplum ve varlık hakikati sanki Kürtleri gizlemiştir” der. Şu hakikati bilmek gerekiyor. Kürtler doğru dürüst devletleşememiştir, devlet ve iktidarla buluşmamışlardır. Zaman zaman beylikler kurmuşlardır ama beylikler de gelişkin değildir. Tam bir devlet, iktidar kültürüne dönüşememiştir. İşte bunlardan biri Mervani Kürtleridir. O günün Ortadoğu konjonktürünün fırsatlarından çıkmışlar. Daha çok yönetimde bir Arap kültürü vardır. Medlerden bahsedilebilir ama Medlerin tam bir devlet olduğu tartışmalıdır. Bana göre de bir devlet değil. Medlerde esas olarak komünal kültür vardır. Bir organizasyondur. Sonrası da pek rastlanılmaz.
- Devlet ve iktidarla pek buluşmaması Kürtler açısından bir avantaj mı sağladı?
Kürtlere büyük acı getirdi ama günümüz yansıması insanlık açsından avantajdır. Kutsal kitapların bazıları cenneti tanımlarken, Wan Gölü’nün güneyini tanımlıyor. Wan Gölü’nün güneyi neresi? Zagroslardır. “Cennet burası” der. Evet, Kürdistan cennettir. Ama Kürtler biraz önce vurguladığım nedenden dolayı adeta gizlenen bir toplum haline geldi. Parçalı, baskı altına alındı. Bu “cennet” Kürtlere cehennem yapıldı. Fakat adeta tarih, bunu gizleyerek günümüzde insanlığın bu cennetini bütün insanlığa yaymanın zeminine dönüşmek üzeredir. Aslında Kürtlerin mücadelesi, egemenler ve işgalciler tarafından cehenneme çevrilen kendi ülkelerinin bu cennetini, yeniden insanlığa armağan etme mücadelesidir. Bu bir tercih değil. Tarihi hakikatin, diyalektiğin günümüze çağırdığı bir gerçek. Bu da bir hakikattir.
- Bu çıkışı yapmada Abdullah Öcalan’ı farklı kılan ya da avantajlı kılan yanlar neler?
Şimdi Abdullah Öcalan Urfalıdır. Urfa, Nizip, Antep, Amara köyü. Buraya peygamberler şehri derler. Peygamberler, zamanının toplumsal öncüleri, hakikatçileridir. İbrahim peygamber böyle biridir. Sonradan saptırmalar olmuştur, bu ayrı mesele. Zaten devlet ve iktidar tüm hakikatleri saptırır. Bu İbrahim peygamberin hakikatini yok etmez. Urfa’nın peygamberler şehri, kutsal şehir olmasını yok etmez. Bir tarafta da Göbekli Tepe var. Göbekli Tepe, zulmün inşasıdır. Zulüm ne kadar derinse, hakikatin açığa çıkması o kadar görkemlidir. Peygamberler bu yüzden buradan çıkar. Bir de Antep, Türk ulus devletinin maketi olarak inşa edilmiş bir kenttir. Kürdistan sınırıdır. Bu kent üzerinden Türk uluslaşması Kürdistan’a yayılıyor. Sadece düşünce anlamında değil, kentin mimarisi de buna göre inşa ediliyor. Yani bir Urfa hakikati var, tarihsel hakikati var. Bu tarihsel hakikat direniyor, ama bir de Türk uluslaştırma saldırısı var. Bu da önemli oranda buradaki kesimleri teslim alır, Türkleştirir. Ama buna karşı direniş de gerçekleşir ve kişilikler böyle seçilir.
Abdullah Öcalan kişiliği de bu çelişkilerden mi şekillendi?
Abdullah Öcalan kişiliği bu çelişkilerin yoğun olduğu bir ara kesitten mayalanan, gelişen, merak ve ilgi duyarlılıkları artan bir kişiliktir. Abdullah Öcalan, hakikatlerin çelişkilerinin yoğunluğu içinden geliyor. Çelişkiler ne kadar yoğunsa, çıkışlar o kadar görkemli olur. İşte Abdullah Öcalan’ın görkeminin özü bu tarihsel, güncel boyutta ortaya çıkar.
Abdullah Öcalan’ın 52 yıllık bir mücadele geçmişi var ama öncesi de var. Çocuklukta başlayan bir serüven var. Kendisinin de “Bana dağların delisi derler” diye bir ifadesi var. 70’lerde de Apocu harekete “deliler” derler. Ama bu delilik, dağların delisinden, hakikat arayışı delisine dönüşür. Kurulu düzenlerin normlarını reddedenlere deli derler. O deliler, özgürlük peşinde koşan arayışçılardır, hakikatçilerdir aslında.
Apocu grubun ilk doğuşunu gerçekleştirenler Urfa, Antep, Dersim, Ağrı’ya kadar uzanır. Buralar, cumhuriyet döneminde Kürt direnişlerin yoğunlaştığı yerlerdir. Bu gençler cumhuriyet dönemini isyancılarının ya ikinci ya da üçüncü kuşağıdır.
Apocu grubun ilk doğuşunu gerçekleştirenler Urfa, Antep, Dersim, Kuzey Serhat’ta Ağrı’ya kadar uzanır. Buralar, cumhuriyet döneminde Kürt direnişlerin yoğunlaştığı yerlerdir. Aynı zamanda katliamların ve çelişkilerin yoğunlaştığı yerlerdir. Ve bu gençler cumhuriyet dönemini isyancılarının ya ikinci ya da üçüncü kuşağıdır. Abdullah Öcalan, Şêx Seîd isyanının üçüncü kuşağıdır. Ali Haydar Kaytan, Dersim tertelesinde katledilenlerin ikinci kuşağıdır. Ve bu gençler öfkelidirler. Apocu gençlerin öfkesi bu çelişkilerden gelir.
Abdullah Öcalan öncülüğünde gizlenen bu hakikat açığa çıkıyor. Bu aynı zamanlarda 90’lardan itibaren sosyalizme, düşürülen topluma yeniden itibar kazandırmanın mücadelesidir. Kürtler tarihte tek başına hiçbir zaman özgür olmadı ve olmayacak da. Bu yüzden Özgürlük Hareketi, çağdaş bir Med hareketidir ve olmak zorunda. Bunun özü de toplumsal varlıktır ya da sosyalizmdir. İkisi de özdeştir.
- Abdullah Öcalan’ın bu çıkışına “sosyalizmde ikinci bir hamle” diyebilir miyiz?
Bana göre sosyalizmin ikinci hamlesidir. Abdullah Öcalan, kendi tarihi dinamikleri üzerine oturmuş ve insanlığın cennetinden çıkış yapıyor. Bu “cennet”, Yukarı Mezopotamya’dır ya da Kürdistan’dır. Sosyalizmin, İstanbul’daki Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansından sonra bu kadar tartışılmasının bir boyutu da budur. Çünkü dev uyandı. Tarihsel hakikat uyanıyor aslında. Bazıları bunu bastırmak için saldırıya geçiyor, bazıları da anlamıyor. Çünkü ufku çok daralmış.
- Abdullah Öcalan sosyalizmde ısrar etmeseydi Kürtleri ne beklerdi?
Kürtler tarihte bir devlet kuramamışlardır. Kürtler merkezi anlamda birleştiren bir yapıya ulaşmadığı için hiçbir zaman işgalci olmamıştır. İktidar kültürü etkileri yaygın ama çok zayıf. Kürtlerde daha çok komünal kültür etkili olduğu için, Kürtler genelde daha yataydır. Komünal yapı yataydır. Aslında toplum yataydır, dikey değildir. Aslında bu örtük yapı, Özgürlük Hareketi’nde, Abdullah Öcalan’da dile gelir.
Kürtlerde, bilindiği anlamda milliyetçilik gelişemez. Tepkisel bazı çıkışlar olur ama bunlar çok marjinal kalır. Kürtler, tarihin hiçbir döneminde tek başına bir devlet kurmadıkları için bu kültür yok. Ancak özgürlükleri, çevre halklarla, toplumlarla kurduğu ilişkilerle bağlantılıdır. Bu koşullarda ancak sosyalizmle sağlanabilir. İşte kendisine Kürt milliyetçiliği diyen bazı çevreler var, onların da ne dediği belli değil. Ama Öcalan hakikati, 11 bin kilometre öteden Meksika’dan birini getiriyor. Ondan belki daha uzak olan Güney Afrika’dan getirtiyor. Ve insanlar dünyada Öcalan’ın düşüncelerini tartışıyor. Bunu mümkün kılan da Abdullah Öcalan’ın toplumsal hakikati, tarihin başlangıcından günümüz arasındaki o diyalektik bağı kendisinde somutlaştırdığı için insanlık tarihini çözebilen, etkileyebilen bir güce, bir söylem, bir paradigma ya da manifesto geliştirebileceği için etkileyicidir.
Kürtler, ideolojisi, düşüncesi kaybettirilmiş bir toplum haline getirilmiş. Öcalan, Kürtleri toplumsal hakikatle birleştiriyor. Bunu da toplumu, Kürtleri dağıtan kapitalizm, politize olmuş İslam gibi düşüncelerle değil, ancak sosyalizmle yapabilirsin. Bu olmadan Kürtlerin özgürlüğünü, iddia edilen milliyetçi düşüncelerle sağlamanın tarihsel güncel koşulları yoktur. Abdullah Öcalan’ın sosyalizm yaklaşımı dışında, Kürtleri birleştiren başka bir ideoloji yok.
- Sosyalizm şuanda itibar kazanıyor mu?
Ortadoğu’da itibarı epey arttı. Dünyada etkileri var. Fakat şunu bilmek lazım; toplumsal hareketler çıkış yapar ama dünyayı etkilemesi zaman alır. Mevcut itibar kazanmaya başlayan sosyalizm, çok hızlı dünyayı etkisi altına alır dersek bu gerçekçi değil. Ama şunu belirtmek de abartı değil. Günümüzde iletişim ve ulaşım hızı çok gelişmiştir. Önümüzdeki 3-5 yıl içerisinde dünyanın genelinde çok daha gelişkin, demokratik sosyalizm ya da komünal sosyalizm, toplumsal sosyalizmin çok daha yaygın tartışılacağını söylemek bir kehanet değildir. Bir öngörüdür ama gerçekleşme ihtimali çok yüksek bir öngörüdür.
- Bu öngörünüzün dayanağı nedir?
Kervan 52 yıl önce yola çıktı aslında. O dönem Kürtler “yoktu”, Kürtler bile Kürtleri tanımıyordu. Kürtler bugün dünyada en çok düşünceleriyle, ideolojileriyle, yarattığı yaşam ve mücadeleyle, kadınıyla tanınıyor.
Çünkü devletçi sosyalizm kaybetti. İnsanlar ve toplumlar özgürlüksüz yaşayamaz. İnsan hakikati bir arayıştır. Arayış nedir? Hep özgür yaşamadır, mutlu yaşamadır. Devlet ve kapitalizm onu mutsuzlaştırıyor. Sosyalizmin itibarı artacaktır ve artık dünyamızda bu önemli bir ihtiyaçtır. Postemperyalzim diyebileceğimiz bu çağda, insanlığın, doğamızın, ekolojimizin yaşayabilmesi için bütün canlılarla küresel bir birliğe ihtiyaç var. İşte mevcut sosyalizm bu birliği gerçekleştirir. Kervan 52 yıl önce yola çıktı aslında. O dönem Kürtler “yoktu”, Kürtler bile Kürtleri tanımıyordu. Ama bugün Kürtler, dünyada giderek en çok düşünceleriyle, ideolojileriyle, yarattığı yaşam ve mücadeleyle, kadınıyla tanınıyor.
- Kadın öncülüğünde gerçekleşen ve komünal sistemi uygulayan Kuzey ve Doğu Suriye (Rojava) bu noktada nerede duruyor? Çünkü bazı kesimler Rojava Devrimi’nin sosyalist bir devrim olmadığını söylüyor.
Hani dedim ya kervan 52 yıldır yola çıkmış diye. Kervan yola çıkarken, dışarıdan bakanlar iddiasız olduğunu düşünür. Ama kervan yolda dizilir, uzun bir kervana döner. Kürt kervanı yürüyor. Kobanê, Kürt Özgürlük Hareketi’nin sosyalist düşüncesi, komünal yaşam düşüncesi, kadın mücadelesinin yaşama biçimi, ekoloji, bölge koşuları… yani tüm boyutlarıyla dünyaya açılan bir pencere oldu, olmaya devam ediyor. Bu noktada Rojava Devrimi çok önemlidir. Özellikle Kobanê, sadece fiziksel olarak bir kahramanlık değil. Aslında, yeni düşüncenin vücut bulmuş halinin yayılmasıdır.
Kuzey ve Doğu Suriye’de 5-6 milyon civarında insan yaşıyor. Bu insanlar savaş ve çatışma içinde yaşıyor. Bu koşullar içinde komünal yaşamı kurmak kolay değil. Hala mükemmel bir sistem olduğunu söylemek gerçekçi değil. Zorlukları var. Rojava daha işin başında, emekleme dönemindedir. Ama bu zor koşullarda kendini gerçekleştirir. Ve 5-6 milyonluk nüfus içinde, Kürt nüfusu 3 milyonu bulmaz. Yarıdan çoğu Arap’tır.
1400 yıldır Kürtleri Araplar yönetiyordu. Şimdi Kürtlerle birlikte ortak yönetime girmeyi hazmetmesi güçtür. Kültürel olarak bu zordur. Ama dikkat edin son 7-8 yıldır birlikte yaşıyorlar. Tüm kışkırtmalara, tüm aşiretleri çarpıtmalara rağmen, Rakka gibi yüzde 99’u Arap olan bir kentte bile parçalayamıyorlar. Bu aslında mayanın tuttuğunu gösterir. Şam’da Hıristiyanların Noel ağacını yasakladılar. Ama Kuzey Doğu ve Suriye’de Hıristiyanlar çok görkemli kutlamaları yaptı. İşte farkı budur. Yani yeni sistem bunu böyle kurmuş. Önemli oran da güven vermiştir.
Rojava’daki başarı giderek adım adım bütün Kürdistan’ı, Ortadoğu’yu etkileyecek potansiyeli içinde barındırıyor. Zaten 27 Şubat tarihsel çağrısının merkezinde Rojava vardır, Suriye vardır.
Abdullah Öcalan’ın sosyalizme dair konferansa gönderdiği mesaj çokça tartışıldı. Öcalan’ın bu konuda nasıl bir etki yarattı?
Uluslararası Barış ve Demokratik Toplum Konferansı, amacı daha çok çözüm süreci ve barışın gerçekleşme koşullarını tartışacaktı. Ama daha çok sosyalizm tartışması öne çıktı. İçeriğinden bağımsız olarak, en saldıranlar açısından bile tartışmaya ihtiyaç olduğunu açığa çıkardı. Bu memlekette sosyalizm kavramı adeta ölmüştü. Var mı, yok mu tartışılmıyordu.
- Bu tartışmalar sosyalizme yeniden bir ilgiyi tetikledi mi sizce?
Abdullah Öcalan gerçekliği en ölü olanı bile diriltiyor. En karşıt olanı bile diriltiyor. Karşıtlar çıkacak ki ne yapacağımızı anlayalım. Hakikatçiler böyle bakar. Dolayısıyla ben o tartışmaları -elbette eleştirilmesi gereken çok şey var- genel anlamda iyi görüyorum.
Evet. Sosyalizme ilginin geliştiğini gösterdi. En karşı tartışanlardan tutalım en taraf olanlara kadar, yeniden ilgi gelişiyor. Düşüncedeki durgunluk, düşünceyi üretmeme, marjinalize olma, arkaik kalma, basitleşme durumunu, ölü toprağını biraz attı. Tartışmanın önünü geliştirdi. Düşünce tartışılırsa gelişir. Eğer bir düşünce tartışılmazsa orada çürüme vardır. Sosyalizm 90’larda aslında çürütüldü, zayıflatıldı. Bu tartışmalarla sosyalizmin hala diri hale getirilebileceğini gördük. Sosyalizmin bir umut olduğunu o tartışmalar bir daha ortaya çıkardı.
Herkes şu gerçeği görmeli; Abdullah Öcalan gerçekliği, en ölü olanı bile diriltiyor. En karşıt olanı bile diriltiyor. Karşıtlar çıkacak ki ne yapacağımızı anlayalım. Hakikatçiler böyle bakar. Dolayısıyla ben o tartışmaları içeriğinden bağımsız olarak, ki elbette eleştirilmesi gereken çok şey var ama genel anlamda iyi görüyorum.
- Kimi çevreler eleştiri yerine saldırı/karalamayı tercih etti. Bu tepkiyi neye bağlıyorsunuz?
Bu memlekette hala Kürt’ü kendi mülkü olarak gören bazı sosyalistler de var. Eskiden buna sosyal şöven denilirdi. Türkiye’de bazı sosyalist çevre -bazı grupları tenzih ederek söylüyorum- kazısan altından Türk ırkçılığı çıkar. Bu son tartışmalarda bunu açık gördük. Ortaya bir şey koymuyor, ama durmadan Öcalan’a saldırıyor. “Sen ne diyorsun diye, Öcalan bunları dedi de senin doğrun ne?” diye sorsan cevap vermezler. Bu saldıran çevreler 100 yıllık geçmişi olan bir TKP’ye dayandıklarını söylüyorlar. Peki bu çevreler 5 tane insan örgütleyebildi mi? Sistemi zorlayabildiler mi? Bu çevreler, sosyalizm sanki kendilerine aitmiş gibi davranıyorlar. Sosyalizm toplumdur ve toplum kimseye ait değildir. Öyle şövenizm kibriyle, gerçekçi olmayan yaklaşımlar bilerek veya bilmeyerek düşmanın oyununa getirir.
Emperyalizmi kahretmek istiyorsan devrim yapacaksın. Devrim toplumsal hareketin yürüyüşüyle gerçekleşir. Kendi fildişi kulelerimizde, toplumdan kopuk laf üretmekle devrim yapılmaz. Gerçekçi olalım. Sosyalist diyalektik gerçekçiliktir, hakikatçiliktir.
Kürtlere “Amerika ile işbirliği yapıyorlar, emperyalizmle iş birliği” diyorlar. Evet, Rojava’nın koalisyon güçleri, Amerika ile bazı taktik ilişkileri var. Ama bu siyasettir. Siyasette bunlar olur. Bu çevrelere şunu soralım: Lenin’i 1. Dünya Savaşı sonrası Saint Petersburg’a kim götürdü? Gitmeseydi Ekim Devrimi olur muydu? Lenin’i Petersburg’a Almanlar götürdü. Treni hazırlayıp, güvenliğini sağlayan Alman istihbaratıdır. Alman burjuvazisinin bundan çıkarı vardır. Ekim Devrimi’nin olması, Lenin’in devrim yapması, Çarlık Rusya’sının savaşın dışına düşmesi demektir. Lenin savaştan çekileceğini vaat ediyordu ve bunu emekçiler adına yapıyordu. Almanlar da savaşta yenilmişlerdi. Alman burjuvazisinin de ayakta kalmaya ihtiyacı vardı. O yüzden böyle bir taktik ittifak kurulmuştur. Lenin gitmiştir. Bu yanlış değildir. Şimdi Lenin Alman uşağı mı oldu? Çünkü Lenin’den çok alıntı yapar bu çevreler.
- Toplum eylemdir, varlık eylemdir. Herkes eylemiyle konuşmalı. Abdullah Öcalan’ın eylemi ortada. 52 yıl önce mütevazı bir yürüyüş başlattı. Şimdi dünyayı etkiliyor, bölgeyi etkiliyor. 27 yıldır da bir hücrede yaşamasına rağmen iki satırlık bir çağrı yaptı, dünyada herkes tartışmaya başladı. Herkes kendine şunu sormalı. Ben niye bu kadar küçük ve etkisiz kaldım?
Sanki Türkiye’de devrimciler iktidar olmuş, biz yine AKP ile çözüyoruz. Siz iktidar olsaydınız sizinle çözseydik! Öcalan sizinle çözseydi. Tercih değil miydi? Yani ‘beceriksizliklerini’ ona buna atmasınlar. ‘Kahrolsun emperyalizm’ demek kolaydır. Ama bu sloganın bir anlamı yok. Emperyalizmi kahretmek istiyorsan devrim yapacaksın. Devrim toplumsal hareketin yürüyüşüyle gerçekleşir. Kendi fildişi kulelerimizde, toplumdan kopuk laf üretmekle devrim yapılmaz. Gerçekçi olalım. Sosyalist diyalektik gerçekçiliktir, hakikatçiliktir. Hakikat, ütopyanın gerçekçi ayağıdır. Dolayısıyla buradan bakmalılar.
Kuşkusuz bunu bütün Türkiye devrimcileri için söylemiyorum. Bazıları arayış içerisindedir. Küçük olabilirler. Zayıf olabilirler henüz. Ama bir zamanlar Özgürlük Hareketi de çok zayıftı. Ama önemli olan ısrar, doğruyu arama, eleştirel olma, özeleştirel olma ve toplumla bütünleşme, toplumu görebilme ve tarihin içinden konuşabilme.
- Abdullah Öcalan’ın bu denli etkili olmasını neye bağlıyorsunuz?
Abdullah Öcalan tarihin derinliklerinden günümüze konuşuyor. Bazıları fildişi kulelerinde, bol bol okuyup internet üzeri yapay zeka ile çalışırken, o hala kalemle yazıyor. Hatta bazen kalem de vermiyorlar. Biraz fildişi kulelerimizden çıkalım. Elbette bazıları doğruyu bulma peşindeler. Onlarla yürünecektir. Ama herkesi şuna çağırıyorum; var olmak istiyorsanız, hakikat zeminine inin. Sözün gücünü büyütmek istiyorsanız toplumsal büyümeniz gerekir. Devrim ciddi bir iştir. Ciddiyete herkesi davet etmek yanlış değildir.
- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin sosyalizmin geleceği açısından önemini size de sormak istiyoruz. Neler söylersiniz?
Gelinen aşamada demokratik toplum yürüyüşünün etkileri görülüyor. Bu konferansta da görüldü. Ve düşüncem şudur ki git geLler yaşanacak. Özellikle Suriye üzerinde bazı etkileri olacak. Fakat bölge konjonktüründe, Suriye konjonktüründe, Kürtler ve oradaki halklar, Kuzey ve Doğu Suriye’de kolektif haklarını asgari düzeyde koruyacak. Bu giderek bütün Kürdistan’ı, Arap toplumunu ve Ortadoğu’yu etkileyecektir.
Türkiyeli devrimciler, sosyalistler, ilericiler birleşerek özgür bir gelecek kurmak istiyoruz. Küresel saldırılara karşı sosyalizm temelinde bir direniş eksenini örgütlemek ‘Ben devrimciyim, insanım, özgür yaşamak istiyorum’ diyen herkesin temel görevidir.
Yürüyüş devam ediyor. Herkesi Abdullah Öcalan’ı ciddiye almaya bekliyorum. Bunu beklemek hakkımızdır, Kürt halkının hakkıdır. Lenin, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkını savunuyor. Lenin şunu söylüyor; bir ulus eğer ulussa, kendi kaderini tayin ederken, kendi liderini kendi seçer. Devrimciler buna saygılı olacaktır. Lenin, feodalde olsa olabilir diyor. O ulusun tercih hakkıdır der. Burada bile Abdullah Öcalan’a saldırmakla, ne kadar kibirli, ne kadar ırkçı, ne kadar sosyal şöven ve ne kadar Lenin karşıtı olduklarını söylemek abartı olmaz.
Bilim, hakikate ulaşmaktır. Lenin’in hakikati budur. Dönüp yeniden okumalılar. Yine Stalin’in sömürge sorununu yeniden okusunlar. Cezayir, Afrika Ulusal Kurtuluş Hareketleri, onlara kim öncülük etti? Lenin, Stalin niye ve nasıl destekledi? Finlandiya meselesi. Finlandiya ayrıldı, kapitalizme gitti. Lenin’in bu konudaki tavrı nedir, hepsi çok iyi bilir. Dolayısıyla Kürt gerçeğine, Kürt hakikatine, onun liderine çok daha hakikatli yaklaşırlarsa, anlamaya çalışırlarsa Türkiye’de de bir devrim yapabilirler.
Öcalan, sınıfı reddetmiyor ama “devrim sınıflarla gerçekleşmez” diyor. Sınıf parçalar, böler. Toplumsal hakikat bütünleştirir. Dolayısıyla sınıf öncülük iddiaları varsa, bu iddialarını örgütlesinler. Düşünsünler, proletarya nerede onlar nerede. Proletarya AKP’ye, CHP’ye oy veriyor. Proletarya öncülerine vermiyorlar. Neden acaba? Bunu bile sorgulamaya davet ediyoruz.
Ve biz Türkiyeli devrimciler, sosyalistler, ilericiler ile birleşerek gerçekten özgür bir gelecek kurmak istiyoruz. Merkezi kapitalist sistemin içinde bulunduğu kriz, çatışma, yapısal sorunları 3. Dünya Savaşı’nı devam ettiriyor. Buradan çıkışın yolu, başta Türkiyeli, Kürdistanlı halklar olmak üzere Ortadoğu ve dünyadaki sınırlara takılmadan, birlikler yaratmak gerekir. Küresel saldırılara karşı, sosyalizm temelinde bir direniş eksenini örgütlemek, ‘Ben devrimciyim, insanım, özgür yaşamak istiyorum’ diyen herkesin temel görevidir. Türkiye koşullarında, Abdullah Öcalan gerçeğini, hakikatini, onun sosyalizm anlayışını yeniden düşünmeye davet ederek, bu işi götürebileceğimize inanıyorum.
Haber: Diren Yurtsever / MA









