Halep’te yaşananları siyasetçi ve akademisyen Hişyar Özsoy ile konuştuk:
Şam’daki müzakereleri bloke etmekle yetinmediler. O görüşmeleri bloke edenlerin aynı zamanda Halep’teki bu saldırıyla DSG’nin masadaki pozisyonunu da daha minimize etme, daha geriletme gibi bir niyetleri var
Nezahat Doğan
Saldırı, çatışmalar ve direniş… Dürziler, Aleviler, şimdi de Kürtler hedefte…
HTŞ ve ona bağlı gruplar Halep’te vahşice insanlık suçu işliyor, devletler buna kendi çıkarları için sessiz kalıyor.
DSG’nin Geçici Şam hükümeti ile görüşmesi anlaşma aşamasında askıya alındı. Paris’te ABD ve Fransa’nın arabuluculuğunda Suriye-İsrail arasında bir anlaşma gerçekleşti ve ardından 1 Nisan anlaşması yok sayılarak, Halep’te Kürtlerin yaşadığı ve DSG’nin olmadığı Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine, IŞİD’in de içinde olduğu cihatçı grupların ağır silahlarla, tanklarla saldırıları gerçekleşti. Kürtler sürülmek istendi. Hastane dahi vuruldu, kadınların ve çocukların da içinde olduğu siviller katledildi. Ama Kürtlerin direnişi ve iradesi kırılamadı. Türkiye’deki medya tam bir savaş çığırtkanlığıyla alkış tuttu ve gerçekleri çarpıtarak tam bir dezenformasyonla kirli bir dille algı yaratmaya çalışıyor. Kürtler ise her yerde alanlara çıkarak seferberlik ilan etti.
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın “Bu dönem darbe mekaniği Suriye’de ortaya konulabilir. Suriye’de kaotik bir süreç yaratılarak geliştirdiğimiz kapsamlı projeyi bazı güçler sabote etmek isteyebilirler” uyarısı durumun özeti.
Peki, küresel ve bölgesel güçlerin Suriye planı ne? Halep’teki katliama neden sessiz kaldılar? Türkiye ne yapmak istiyor? ABD-İsrail -Suriye hattı nasıl belirleniyor? Kürtlerin ulusal birliği daha mı önem kazanıyor? Halep önümüze nasıl bir gerçeklik koyuyor?
Tüm başlıkları ve Halep’te yaşananları siyasetçi ve akademisyen Hişyar Özsoy ile konuştuk…
- Suriye ile İsrail’in Paris’te ABD’nin içinde olduğu bir görüşme yapmasının hemen ardından Halep’e saldırılar başladı. Oysa 10 Mart Mutabakatı’nın ardından da 1 Nisan Anlaşması yapılmış ve DSG Halep’ten çıkmıştı. Ancak ağır silahlar ve tanklar ile Kürtlere saldırılar gerçekleşti. Halep’te ne oldu? Ne oluyor?
Halep’te biraz kronolojiye bakmak lazım. DSG ve Şam rejimi arasında neredeyse anlaşma sağlandığına dair bilgiler gelmişti. Tom Barrack yoktu orada. O bu görüşmelerin olduğu dönemde Paris’te İsrail ve Şam heyetini yan yana getirip bir güvenlik anlaşması kabul ettirmekle meşguldü. Şam’da DSG ile Şam rejimi arasında görüşmeler devam ederken odaya Dışişleri Bakanı Hasan Şeybani gelip görüşmelere eşlik eden ve arabuluculuk yapan Amerikalı komutanı ve ekibini dışarıya davet ederek toplantının bittiğini söylüyor. O toplantıyı bitirdikten sonra İsrail’le bir güvenlik anlaşması oldu ama aynı zamanda Halep saldırısı da başladı. Bunu Şam’da DSG ile Şam yönetimi arasındaki müzakerelere bir müdahale gibi okumak lazım.
- Türkiye tarafından doğrudan müdahale olduğu, görüşmenin sonlandırılması ve özellikle Şara’ya anlaşma yapılmaması yönünde ültimatom verildiği yönünde bilgiler vardı. Türkiye ne yapmak istedi?
Ben açıkçası değişik biçimlerde Türkiye hükümetinin ve devletinin bu sürece müdahil olduğunu düşünüyorum. Ama sadece o müzakereleri durdurma değildi bu. 1 Nisan anlaşmasıyla DSG Halep’teki o mahallelerden çekilmişti. Halep en kırılgan, en saldırıya açık yerdi. Şam’daki müzakereleri bloke etmekle yetinmediler. O görüşmeleri bloke edenlerin aynı zamanda Halep’teki bu saldırıyla DSG’nin masadaki pozisyonunu da daha minimize etme, daha geriletme gibi bir niyetleri var. Tamamen o masayı dağıtamasalar da baskıyla, şiddetle, saldırıyla bir şekilde geriletme ve teslim almaya zorlama var.
- Halep’te uygulanan siyaset ve mantık ile Şam’daki müzakerelere dayatılan mantık aynı mı? Buradaki hedef nedir?
Aynıdır ve burada hedef DSG’yi, Kürtleri masada zayıflatabildikleri kadar zayıflatmak, alandaki hakimiyetlerini sınırlamak ve biz entegrasyon diyoruz ama bir tasfiye ve teslimiyete doğru onları sürüklemektir. İstedikleri sonucu alamadılar, bunu Suriye’de Kürtler, DSG ve Şam arasında o formülasyona direkt bir müdahale olarak okumak lazım.
- Demografinin değiştirilmesi, Halep’te yaşayan Kürtlerin oradan çıkarılarak Araplaştırılması üzerine de bir siyaset mi yürütülüyor? Bu Fırat’ın Doğusu ve Batısı ayrımı mı? Kürtler bir katliam ve soykırım tehlikesiyle karşı karşıya mı? Nasıl okumak lazım?
Yani saldırıları yapanların niyetine kalırsa ve güçleri yeterse bunu da yapmak isteyeceklerdir. Ama şu aşamada oradan bu çatışmalar yüzünden ayrılmak durumunda kalan insanlar muhtemelen geri döneceklerdir. Nihayetinde o mahallelerde yaşayan insanlar da savaş döneminde mahallelerini terk etmek zorunda kalmış ve mahalleleri de savunmuş insanlar. Ben kolay kolay yerlerini bırakacaklarını düşünmüyorum. Tabii Tom Barrack’ın belli bir mutabakat oluştuğuna dair açıklaması da oldu. Bunun nasıl uygulanacağı önemli.
- Tom Barrack’ın ilk açıklaması üçüncü günde geldi. Ama 4-5 gün boyunca çok yoğun saldırılar yaşandı. 1 Nisan anlaşması gereği DSG orada değildi. Sadece halk ve asayiş güçleri bu savunmayı gerçekleştiriyordu. Bu saldırılarda hastaneler bombalandı, çocuklar, kadınlar katledildi. Uluslararası güçlerden, garantörlerden ve arabuluculardan neden herhangi müdahale gelmedi? İstense durdurulamaz mıydı?
Yanlış hatırlamıyorsam Barrack’ın bu ikinci açıklaması… Üstü örtülü bir şekilde dış güçlerin ve onların vekil savaşçılarının süreci sabote ettiğine dair kaygıyı ifade eden, tarafları şiddeti azaltmaya çağıran, suya sabuna dokunmayan, aşırı diplomatik bir açıklamayla yetindi. Amerika yönetiminden kaygı ifadeleri geldi. Halep’e saldıranların Türkiye’nin aktif desteği, Barack ve ekibinin onayı ve İsrail’in de sessizliği olmadan böyle bir saldırıyı yapabilmelerine ben çok imkân vermiyorum. Burada uluslararası güçlerin de tavrını iyi okumak gerekir. Barak ekibinden gelen DSG’nin işi yokuşa sürdüğü ve zamanında ve gereken tavizleri vermediği şeklinden basına verilmiş demeçler de var. Barrack ve ekibinin Şara’ya desteklerini ifade eden ve Suriye’nin aslında bir monarşi ile yönetilebileceği, demokrasinin çok da önemli olmadığına dair de söylemleri oldu.
- Burada üzerinde anlaşılan bir konsept mi?
Evet. Bu konsepte göre DSG ile nasıl anlaşılırsa anlaşılsın çok önemli değil. Ama bir noktada anlaşmaları isteniyor. Gerekirse “DSG kendisini lağvederek ya da bireysel ve küçük gruplarla bir şekilde anlaşarak bu entegrasyonu sağlayın” gibi bir mantıkla hareket ediyor Barrcak ve ekibi. Ama buna karşı da ciddi bir direnç söz konusu. DSG’yi sözle ikna edemediğinde de Halep saldırısı gibi yöntemlerle irade kırma, biraz geriletme ve daha zayıflatmış bir şekilde müzakere sürecine dahil etme gibi bir yöntem de olabilir.
- 4-5 gün ağır silahlarla gerçekleşen saldırılara karşı direniş ve mahallelerin terk edilmemesiyle bu iradenin kırılamadığı mı görüldü? Geçici ateşkes sonrasında da anlaşılsın açıklamaları da bu direnişin sonucunda mı geldi?
Bu direnişini tahmin edememişlerse demek ki DSG’yi, oradaki yapıyı tanımıyorlar demektir. Beş gün boyunca o kadar izole olmuş, her tarafı kuşatılmış durumdayken, tanklarla ve ağır silahlarla yapılan saldırılara karşı çok hafif silahlarla çok ciddi bir direniş sergilediler. Bu daha büyük katliamlara da gidebilirdi. Ama bu direnişi uluslararası güçler, istihbarat örgütleri, Türkiye, Şam rejimi ve herkes gözlemliyor. Öyle “hemen gireriz, hemen teslim olurlar, işte koridor açarız,” gibi bir durum olmadığını gördüler. Taraflar birbirlerini test etmiş oldular. Hiç kimsenin yardımına gidemediği küçük birkaç mahallede böyle bir direniş sergilenmişse, Şam ile DSG arasındaki bir savaşın da boyutlarını kestirmek açısından bir örnek sunuyor buradaki direniş.
- Hem uluslararası güçler hem de Türkiye ve Şam hükümeti de buradan bir mesaj mı çıkardı?
Bence çıkarmıştır. Nihayetinde Tom Barrack’ın çerçevesini paylaştığı anlaşma eğer doğruysa ve o şekilde de uygulanırsa tarafları 10 Mart ve 1 Nisan anlaşmalarının uygulanması için müzakereye davet ediyor, kaldığımız yerden başlayalım diyor. Kalınan yer iki hukuki çerçevedir. Birisi 10 Mart’ta gerçek hukuka dönüştürülemedi. Ama 10 Mart Anlaşması’nın uygulanması için ilk adım 1 Nisan Antlaşması’ydı. Yani asayiş güçleri ve Yerel Meclis kalacak, DSG ve ağır silahlar oradan çıkacak, ki bunu da yapmışlardı.
- 1 Nisan anlaşmasıyla DSG bütün silahlarıyla oradan çekildikten sonra asayiş kaldı. Bir taraftan DSG’nin entegrasyonu derken, Kürtler yalnız başına kaldığında, Kürtlerin güvenliği sağlanmadığında ağır silahlar ve tanklarla girildi. Suriye’deki merkezi geçici yönetim cihadist HTŞ… Bu durumda eğer çok güvenlikli bir anlaşma sağlanamazsa, bugün Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’den çıkıldığı zaman Kürtler çok daha ciddi katliam tehlikesiyle karşıya kalmaz mı?
Kesinlikle… DSG 10 Mart Anlaşması’na uygun olarak anlaşmalı bir şekilde o iki mahalleden çekildi ve orada asayiş olacaktı. Oradaki insanların can güvenliğinden sorumlu olan Şam Rejimi’nin kendisiydi. Şam rejimi verdiği sözü tutmamıştır. Şimdi böyle bir durumu DSG de okuyacaktır haliyle. Ve DSG bundan sonra mutlak anlamda kesin garantiler almadan, uluslararası aktörlerin garantörü olduğu yasal çerçeveler almadan herhangi bir yerden çekilme mevzusunu tartışmaya bile yanaşmayacaktır. Çünkü sonuçlarını gördüler. Şam rejimi dışarda uluslararası meşruiyetini artırdıkça içeride saldırganlaşan bir pozisyon izliyor. İsrail ile Bakü görüşmelerini yaptıktan hemen sonra da dönüp Dürzilere saldırmıştı. Alevilere yönelik katliamlar da yaptılar. Kürtlere yönelik saldırılar da İsrail’le Paris’te Amerika’nın istediği şekilde güvenlik anlaşması imzalandığında oldu.
- Dürzilere ve Alevilere yönelik katliamlar olduğunda DSG, bazı bölgelerden askeri gücümüzü çektiğimiz zaman bu insanların can güvenliği ne olacak diye sorgulamıştı. Yaşananlar bunun somut göstergesi değil mi?
İşte bu soruyu sormakta ne kadar haklı oldukları ortaya çıktı. Şu an Halep’teki bu durumu DSG’nin çok güçlü bir şekilde okuyacağını, bundan sonra buna göre tavır alacağını düşünüyorum. Oradaki çok az sayıda insanın tanklara, ağır silahlara ve drone’lara karşı bu 5 günlük direnişlerinde gösterdikleri irade ve kararlılık çok önemli bir gösterge. Umarız olmaz ama Şam ve DSG bir savaş durumuna geçerse ve DSG kapasitesi ile öyle bir direniş sergilerse -ki bundan kuşku duymak için çok bir sebep yok- gerçekten Suriye bir bütün, bir coğrafya olarak tekrar allak bullak olabilir. Sonu alınamayan savaşların önü açılabilir.
- Bir iç savaş tehlikesi ile karşı karşıya kalınabilir diyorsunuz tıpkı 2011’deki gibi… Peki Halep’teki saldırının uluslararası boyutunu nasıl okumak gerekir? Güç savaşları Kürtler üzerinden mi yürütülüyor? ABD’nin çıkar ve hesapları, Suriye politikası tam olarak nedir?
Gerçekten Halep’teki bu lokal gibi görünen durumun uluslararası bağlantılarını iyi anlamak gerekiyor. Amerika’nın Suriye tahayyülünde en önemli mesele İsrail ile Şam arasındaki ilişkinin ne olacağıdır. Bir bütün olarak Suriye rejimini İran ekseninden çıkartıp İsrail eksenine oturtmak için bu güvenlik anlaşmasını imzalattılar, Golan’ı da verdiler.
- Güneyi de verdiler…
Evet güneyi de verdiler, İsrail bayrağını da dikti.
- Bu saldırı Suriye ve İsrail arasında yapılan anlaşmanın üstünü örtmeyi de mi hedefliyordu?
İsrail şu an için istediğini aldı. Ben İsrail’in burada duracağını da düşünmüyorum. Sadece İsrail Suriye’nin güneyi değil o rejimin karakteri ile de sorun yaşıyor, yaşayacak. Önümüzdeki dönemde İsrail de çok güçlenmiş bir Şam rejimi istemeyecektir. Bu yapısal bir pozisyondur ve güçlenmiş, askerileşmiş, hele hele Türkiye’ye ya da kendisine dost görmediği bir ülkeye yakın bir Suriye rejimi istemeyecektir. Şu an için istediğini almakla birlikte İsrail burada durmayacaktır ve çok daha fazlasını talep edecektir. İsrail bu anlaşmayı imzaladıktan sonra Dışişleri Bakanlığı “Kürtler mücadele ettiler. Onlara onur borcumuz vardır,” dedi. Ama söz retoriğin ötesine geçmeyen bir durum.
- Saldırıyı da tehlikeli bulduğuna dair bir açıklamaydı?
Evet ama “biz güneyde istediğimizi aldık, yukarıya çok fazla karışmıyoruz ama dünya da Kürtleri unutmasın,” gibi gayet soft diyebileceğimiz diplomatik bir üslupla bir destek beyanı ifade etti retoriğin ötesine geçen çok bir şey yok.
- Peki ABD için İsrail ve Şam ilişkisinde nasıl bir denklem ve plan var?
Amerika için İsrail ve Şam denkleminin nasıl kurulacağı gerçekten en önemli konudur. Suriye’de Kürtler ve DSG ile Şam arasındaki ilişkinin ne olacağı, İsrail ile Şam ilişkisine oranla çok önemli değil. Amerika için asıl stratejik olan rejimin karakteri ve İsrail’le olan uyumu. Şimdi de “biz Şara’ya İsrail’i kabul ettirdik, iradesini kırdık, iradesini kırdığımız bu Şara’ya da Kürtler bir şekilde entegre olsun istiyoruz,” siyaseti yürütüyor Tom Barrack. DSG ile Şam arasındaki bu mesele çözülsün de nasıl çözülürse çözülsün gibi siyasi vizyondan uzak bir algıları ve siyasetleri var şu an. DSG’yi istedikleri noktaya çekemedikleri zaman, sahada her zaman için göz yumarak ya da onaylayarak zımnen Türkiye, Türkiye destekli güçler ve HTŞ ile hareket eden birçok güç pekâlâ Kürtlere karşı mobilize olabiliyorlar.
- Abdullah Öcalan, ‘bu dönem darbe mekaniği ortaya konabilir, Suriye’de kaotik bir süreç yaratılarak geliştirdiğimiz kapsamlı projeyi sabote etmek isteyen bazı güçler devreye girebilir’ demişti. Bu hem uluslararası hem de Türkiye içindeki bazı karşıt güçlere dair bir uyarı… Türkiye’nin bir tarafta Kürtlerle barışma ya da süreç derken öte tarafta Kürtlerle düşman hukukunu uygulamasını nereye oturtuyorsunuz?
Türkiye’de başlayan süreç, Suriye’deki büyük jeopolitik kayma ve değişimle mümkün oldu. Ve maalesef Türkiye içerisindeki bu çözüm ve barış tartışmaları da bir bütün olarak Suriye’deki Kürtlerin statüsünü alıp almayacağına endekslemiş durumda. Doğrusu bunları birbirinden ayrıştırmak gerekiyor. Tabii ki sınırın her iki tarafındaki Kürt meselesi birbiriyle ilintilidir. Tarihsel olarak, politik olarak, kültürel olarak bir sürü bağlamı var bunun. Ama Türkiye’de daha otonom, daha özgün bir süreç devam ediyor. PKK’nin kendisini fes ettiği, Türkiye’den çekildiği, silahları yaktığı ve bir yasal düzenleme ile siyasal hayata entegre olma iradesini ortaya koyduğu bir durum var. Ama Suriye’de DSG ile Şam arasında devam eden görüşmeler konusunda Bahçeli’den, Erdoğan’dan, Hakan Fidan’a kadar devlet içinde hepsinin söz birliği söz konusu.
- Türkiye’nin desteklediği gruplarla yapılan Halep saldırısına da baktığımızda aslında mesele Kürtlerin kazanımları ve statüsünün olmaması mı? Kürt sorunu çözülmek istenmiyor mu? Ne tasfiye edilmeye çalışılıyor, hesap nedir?
Halep’te bizim gördüğümüz mantık şudur: Kürtleri yok edemiyoruz ama siyaseten tasfiye edelim. Siyasi bir irade ve siyasi bir statü oluşturmalarını engelleyelim, engelleyemesek bile bunun sonuna kadar geriletmeye çalışalım. Ve bunun için Suriye’deki Kürtlere sahadaki şiddet dahil, askerî yöntemler dahil, diplomasi, psikolojik savaş ve her türlü yöntemi uygulayalım. Bunu düşünenlerin Türkiye’deki Kürtlere farklı düşüneceğini düşünmek isterim ama o konuda hiç iyimser değilim. Bizim Halep’te gördüğümüz mantıkla, Türkiye’de devam eden sürece devletin yaklaşımı aşağı yukarı aynıdır. Üzülerek ifade ediyorum, ortada Kürt meselesini demokratik, barışçıl yollarla çözme iradesi ve kararlılığını göremiyorum. Bölgesel zorlanmalardan kaynaklı olarak bir kulvar, söylem değişimi söz konusu ama nihayetinde mesele, Kürt meselesinin gerçek anlamda siyasal, barışçıl, müzakereye dayalı çözümünden ziyade, bir güvenlik meselesi olarak kodlanıp, bir tasfiye operasyonu yürütmeye dayandırılıyor.
- Bir senedir ağır aksak giden ve hukuki ve demokratik adımların atılmadığı süreçte aslında bölgeye endeksli hesaplar mı söz konusu?
İpe un seren ama sürekli Suriye’deki gelişmeleri takip eden, Suriye’deki Kürtleri teslim alıp, bir şekilde merkezi Şam hükümetine biat ettirip, iradelerini kırıp, siyasi statülerin eline geçirip, askeri güçlerini dağıtıp; Türkiye’deki Kürtlere de minimal düzeyde birtakım hakla vererek, “Acaba biz hem PKK’yi silahsızlandırır hem de hiçbir şey vermeden ya da çok az vererek bu meseleyi bir şekilde tasfiye edebilir miyiz, yönetilir kılabilir miyiz?” gibi hiçbir karşılığı ve gerçekleşme ihtimali olmayan bir politikada ısrar ettiklerini düşünüyorum.
- Kürt siyaseti ve bileşenleri bu yaşananlardan nasıl bir sonuç çıkarmalı?
Özellikle altını çizmek isterim ki Kürt siyasetinin bütün bileşenlerinin Halep meselesini bir lokal mesele olarak değil, Türkiye’de devlet aklının hem Suriye’deki hem Türkiye’deki Kürtlere yaklaşımının kristalize olmuş bir biçimi olduğunu değerlendirmeleri gerekiyor.
- Bu ne demek tam olarak?
Türkiye’de devam eden süreci de tekrar yorumlamak gerekiyor. Burada niyetler, amaçlar, hedefler nedir? Bunun üzerine çok reel düşünmek gerekiyor. Çünkü devlet bu tür pratikleri ile aslında çok kıymetli olan “müzakere ve diyalog” gibi kavramların içini boşaltıyor. Dolayısıyla müzakere, barış, diyalog, demokrasi gibi kavramlar çok reel olarak yeniden düşünülmeli, tariflenmeli. Müzakere edeceğiz; Kürt meselesini barışçıl, demokratik yollarla çözeceğiz, konuşacağız, bunun önünü açacağız diyorlar ama Halep’ten gelen görüntüleri görüyoruz. Oradaki insanlara reva görülen uygulamaları, vahşetin boyutlarını görüyoruz. Türkiye’de daha tam olarak da tanımlanmamış bu süreçte devletin gerçekten ne yapmaya çalıştığına dair tekrar bir tefekkür etmek lazım.
- Halep’te yaşananlar ve Türkiye’deki medyanın ırkçı savaş dili ve siyasilerin söylemlerinden sonra halkın sürece dair güvensizliği nasıl toparlanabilir?
Toparlanamaz! Devlet ve hükümet “Evet biz Halep’te belli bir zemin yakaladık. Kürt hareketini zorladık, hadi kaldığımız yerden devam edelim” gibi düşünüyorlarsa çok büyük bir yanılgı içindeler. Çünkü hem DSG hem Türkiye siyasetindeki bütün aktörler Halep’te yaşananları değerlendireceklerdir. Buradaki devlet aklını, devlet mantığını, tasfiye mantığını, savaş mantığını tekrar değerlendirip, bilince çıkarıp bunun üzerinden çok daha reel bir şekilde bu süreci değerlendirmek ve yürütmek zorundalar. Nihayetinde müzakere edilmesi gereken, diyalogla çözülmesi gereken bir siyasal meseledir Kürt meselesi. Kürtlerin bütün aktörlerinin de Halep’ten dersler çıkarıp gayet reel ve bir güç okuması yaparak devam etmeleri gerekiyor.
“Suriye’deki Kürtlere bunu reva gören Türkiye’deki Kürtlere neyi reva görür” diye düşünmek lazım.
- Suriye ve Halep kritik bir eşik mi? Kürt tarafı bütün yönleriyle çözüm için bir irade ortaya koydu ama devlet aklı tam olarak bunun neresinde? Türkiye Kürtler için nasıl bir siyasal çözüm öneriyor?
Hepsinde bir soru işareti var. Zaten çok kırılgan olan, zaten güvenin olmadığı, zaten umudun olmadığı ve Kürt tarafının ısrarlı, sabırlı adımlarıyla aşmaya çalıştıkları bir alan üzerinde çok sorumsuz, gayri ciddi bir şekilde tepinen bir devlet gerçekliği var. Buna karşılık Kürt hareketi ortaya bir irade ve kararlılık koymuş durumda. 50 yıllık bir örgüt kendisini fes edip, şiddeti bir köşeye bırakıp, silahları yakıp ve makul bir çerçevede bir müzakere zemini ile Kürt meselesine bir çözüm bulmaya çalışıyor. Şimdi devlet aklının buna cevabı, Halep’te iki mahallede Kürtleri sıkıştırıp toplu katliamlar ise oturup Kürtler de baştan sona bu süreci tekrar değerlendireceklerdir. Buna hakları da vardır.
- Kürtlerin ulusal birliği bugün çok daha etkili değil mi? Bu birlik yapılan açıklamalarda da göründü ve geri adımları sağladı denebilir mi?
Kesinlikle…Direnişin örgütlendiği böylesi dönemler, dünyada nerede olursa olsun bütün Kürtleri siyasette istediğimiz düzeyde birleştiremese de duyguda birleştiriyor. Bu tür saldırılarla Türkiye, Kürt uluslaşmasını, ulusal bilincini geriletebileceğini düşünüyorsa tam tersi bir etki üretiyor. Uluslararası alanda diasporayı da görüyoruz. Herkesin sokaklara her an inmeye hazır olduğu; bütün aralarındaki ideolojik, politik tartışmaları, gerilimleri bir tarafa bırakarak o iki mahalle etrafında kenetlenebilecek on milyonlarca Kürt’ten bahsediyoruz. Ulusal birlik bu açıdan çok önemlidir. İşte korumadığı zaman ya da çekildiği zaman oradaki güçlerin ne katliamlar yapabileceğini, bölge devletlerinin buna nasıl su yerine ateş taşıyabileceğini hep birlikte müşahede ettik. Bakabilen ve okuyabilene çok katmanlı, çok karmaşık derslerin çıkarılabileceği bir örnek oldu Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê. Hem direniş için hem siyaset için hem Türkiye’de şu anda devam eden süreçler için tam anlamıyla bir aynadır.









