Türkiye, öncesi bir yana çeyrek asırlık bir iktidarın ekonomik, toplumsal ve siyasal alanlarda biriktirdiği krizlerin içinden geçiyor. Tercih edilen ekonomi programı başta emekçileri, işçileri yoksulluğa sürüklerken, orta sınıfı da derinden etkilemektedir. Aynı dönemde tarihte eşi görülmemiş servet transferleri yaşanıyor. Vurgun, gasp, yolsuzluk ve rüşvet artık münferit sapmalar değil, sistemin işleyiş biçimi olarak değerlendiriliyor. Son fon vurgunu bu gerçekliğin en çarpıcı örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Nereden kazanıldığı belli olmayan milyonlar birkaç gün içinde milyarlarca liraya dönüşüyor; bu dönüşüm göz göre göre gerçekleşirken sistemin kendisi bu süreci besliyor ve koruyor. İktidar bu tabloyu kabul edip hesap vermek yerine, konuyu gündemde tutan gazetecileri tutuklamayı, ev hapsiyle tehdit etmeyi, muhalefeti bastırmayı tercih ediyor.
Ekonomik sefalet ve kaynakların aktarımı
Ücretliler ve emekliler enflasyonun altında kalan gelirlerle açlık sınırının çok altında yaşamaya zorlanırken, kamu kaynakları faiz ve rant kanallarına aktarılıyor. Fon vurgununda 120 milyar dolarlık bir ölçekten söz ediliyor. Eski bakanlar, parti içindeki isimlerin yakınları ve iktidar çevresinden çok sayıda isim bu süreçle ilişkilendirilirken göstermelik girişimlerden öteye geçilmiyor, gerçek anlamda bir hukuki işlem başlatılmıyor.
Bir bakanın babasının isim benzerliği üzerinden “masumiyet karinesi” hatırlatılıyor; ama aynı hassasiyet muhaliflere gösterilmiyor. Karalamalar sürüyor. Diğer tarafta suç işlemiş, yolsuzluğa karışmış birinin iktidar partisine geçmesi, el öpmesi ve rozet takması geçmişin üzerine kalın bir çizik çekmeye yetiyor. Bu seçici adalet anlayışı toplumda derin bir güvensizlik yaratıyor ve sistemin meşruiyetini daha da zayıflatıyor.
Hukukun tasfiyesi ve basının hedef alınması
İki yılı aşkın süredir tutuklu olan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu ve arkadaşları için başka bir hukuk işliyor. Aynı zamanda gerçekleri halka ulaştıran medyaya baskılar sürüyor. Muhalefet her türlü karalama ve görülmemiş hukuksuzluklarla karşı karşıya kalırken, fon vurgununda eski bakan ve bilindik isimleri ortaya çıktığında aynı kararlılık gösterilmiyor.
Halk TV’ye kayyım
Belediyelere yönelik operasyonlar, halk iradesinin gaspında sınır tanımıyor; yargı muhalefet ve halk üzerinde bir sopa olarak kullanılıyor. Basın özgürlüğü ise ayaklar altına alınmış durumda. Halk TV’ye şafak baskını yapıldı, yayın durduruldu, kanala kayyım atandı. T24 kapatıldı. Objektif habercilik yapan, gerçekleri yazan mecralara tahammül edilmiyor; binlerce hesaba erişim engeli getirildi. Bahadır Özgür de gözaltına alındı. Gazeteciler ve gerçeği dile getiren herkes iktidarın hedefi hâline geldi. Düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü içeride sistematik biçimde kısıtlanırken, bu baskı rejimi “barış ve demokratik toplum süreci” adı verilen bir çerçeveyle yan yana yürütülüyor.
Barış süreci: Somut adım yokluğu ve oyalama
Aradan iki yıl geçmesine rağmen iktidar, halkın güven duyabileceği somut bir adım atmadı. Bazı yasal düzenlemeler hazırlanmış olsa da bunlar ete kemiğe bürünmedi. Ne kayyımlar kaldırıldı ne hapistekiler bırakıldı ne yurt dışındakilerin dönüşü, dağdakilerin inişi ne de silah bırakma süreçlerinde beklenen karşılıklar verildi.
Öcalan’ın statüsünde bir gelişme olmadı. Anadilde eğitim ve Kürt halkının demokratik hak ve özgürlükleri alanında ilerleme kaydedilmedi. Görünen o ki iktidar, Kürt muhalefetindeki hareketliliği pasifize ederek etkisiz kılmak, beklenti yaratmak ve diğer muhalefet kesimlerinden uzak tutmak istiyor.
Kürt siyasi hareketi muhalefet rolünü unutmamış ve diğer muhalif kesimlerle bağını koparmamış olsa da etkili bir birleşik muhalefet odağı yaratılmasındaki genel zaaf sürüyor. “Nasılsa bir şey çıkmaz” denilerek ya da Kürt sorununu yok sayarak alınan tutumlar ise iktidarın işini kolaylaştırıyor. Ne yazık ki muhalefet çözüm sürecini yeterli düzeyde sahiplenmiyor. Dolayısıyla muhalefetin ortak hareketini zayıflatacak her girişim, iktidarın değirmenine su taşıyor.
Bölgesel hesaplar ve Mekke İttifakı
İçerideki bu tablo, dış politikadaki gelişmelerle iç içe ilerliyor. Mekke İttifakı adı verilen girişimle Sünni kesimler ABD ve İsrail’in hesaplarına uygun olarak İran’a karşı bloke edilmek isteniyor. İran’ın tecrit edilmesi hedefleniyor. Bu hamle İsrail’in işini kolaylaştırmaya ve ABD’nin bölgedeki hesaplarının bir bölümünü üstlenmeye hizmet ediyor. Ankara, Yemen’den Filistin’e kadar bölge halklarının tepkisini çekerken, dün demediğini bırakmadığı Suudi Arabistan ve emperyalist dediği ABD’ye yakın baskıcı yönetimler ile kurduğu ilişkiler üzerinden Türkiye’yi bir çatışma alanına çekiyor.
Yine Beka meselesi
Seçim süreci yaklaştıkça savaş ve şiddet politikaları, beka ve iktidar sorununu aynı mecrada değerlendirme aracı olarak kullanılıyor. Kürtleri Türkiye, Suriye, Irak ve İran cephesinde etkisiz ve güçsüz bırakmak, kazanımlarından alıkoymak, güçsüz bırakmak, dil, kültür, kimlik hakları ile yerel yönetim girişimlerini zayıflatmak için içeride ve dışarıda ataklar yapılıyor. Çözüm sürecinin ilerleyeceğine ilişkin güvensizlik sürerken, bu güvensizlik hem içerideki baskı politikalarının hem de bölgesel hesapların gölgesinde büyüyor.
Muhalefetin zorunluluğu ve gelecek
İktidarın elinde birden fazla koz tutma çabası, içerideki baskıcı ve sömürücü politikalarından bağımsız düşünülemez. Kürtleri çözüm süreciyle bloke etmek, diğer muhalefeti başta hukuk olmak üzere tüm aygıtları harekete geçirerek etkisizleştirmek ve tasfiye etmek isteyen plan, aynı zamanda bölgede savaş hesaplarıyla yeni bir dönemin dizaynına hizmet ediyor.
Bu hesaplara karşın barış ve demokratik toplum mücadelesi ile müzakere alanındaki gelişmelerin kazanımla sonuçlanması için her türlü girişim ve çok yönlü mücadele sürüyor, sürmelidir…
Ancak bu sorun yalnızca Kürtlerin, DEM Parti’nin sorunu olarak görülüp uzak durulmamalıdır. Zira muhalefetin ortak hareketini zaafa uğratacak tutumlar, iktidarın istediği parçalı ve etkisiz bir tabloyu üretir. Türkiye halkları için bir gelecek vaat etmeyen bu çıkmazdan çıkış, ancak baskıya karşı ortak direniş, yoksulluğa karşı dayanışma ve demokratik haklar için ısrarlı bir mücadeleyle mümkün olabilir. Dönemin derli toplu analizi, içerideki sefalet ve baskı ile dışarıdaki hesapların birbirini beslediğini, her ikisinin de aynı iktidar mantığının ürünü olduğunu gösteriyor.









