Bugün Rojava’da özgür yaşam hareketini boğmaya çalışan kolektif inkarcı aklın aracı olan HTŞ, kendini her ne kadar İslam geleneğinde tanımlasa da bundan 1400 önce Hudeybiye’de kendilerine zulmeden Mekkeli aristokratların karşısında kendini var etme çabasında olan İslamiyetle alakasızdır
Zilan Aydın
İnanç kadar tecrübeler de anlamı ve yaşamı büyük gerçekleştirmenin gereğidir. Ne yaşadığını bilmeyen kuşkusuz ne yaşayacağını da bilemez. Dünyayı baştan aşağı yaratmış tüm tecrübeler denizinde halk ve yaşam gerçekliğimize en yakın ve anlaşılır örneklerden bakınca, halk olarak yaşadıklarımızı tarihte bir yerlere koyarak, onu yüceltme gücünü de geliştirme fırsatını kendimize verebiliriz. Anlamadan yaşamak, yanlış-doğru fark etmez, bir yerlere, bir akışa eklemlenmek demektir. Ancak özgür toplumun özgür bireyleri eklemlenmez. Tercih eder, büyütür ve yüceltir.
Bugün Rojava’da yaşanan bu ciddi sınav, bu ayakta kalma ve kendini yaşatma çabası bu coğrafyanın gördüğü ilk sıkışma değildir. Bugün Rojava’da özgür yaşam hareketini boğmaya çalışan kolektif inkarcı aklın aracı olan HTŞ, kendini her ne kadar İslam geleneğinde tanımlasa da bundan 1400 önce Hudeybiye’de kendilerine zulmeden Mekkeli aristokratların karşısında kendini var etme çabasında olan İslamiyetle alakasızdır.
Bedir, Uhud ve Hendek gibi yoğun çatışmaların yaşandığı bir dönemin ardından, Müslümanların Medine’deki konumları kısa vadede güvenli görünse de Güneydeki Mekkeli müşrikler, Kuzeydeki çatışmalı kabileler ve Hayber’de Araplar adına yapılacak herhangi bir yenilikçi çıkışın, birlik girişiminin en ciddi tehditlerinden biri olarak konumlanan Yahudi varlığı, uzun vadede Medine’deki Müslümanlar için yaşamsal tehdit oluşturmaktaydı. Bütün bu tehditlerle bir arada başa çıkmak dönemin genç fikri Müslümanlık için mümkün değildi. Askeri, ekonomik ve toplumsal taban buna yetecek kapasitede olmadığından Hz. Muhammed için çelişkili ve çatışmalı grupların varlığını azaltmak, inancın yayılımı için güvenli bir saha yaratmak ve sahabelerin moral değerlerini canlı tutmak adına Mekke’ye giriş için politik çözümler bulmak elzemdi. Bu şartlar ve tehditler altında bir anlaşmaya gidildi.
Hudeybiye antlaşması, Müslümanlar ile Mekkeli aristokratlar arasında yapıldığı ilk yıllarda, Mekkeliler siyasi bir zafer kazandıklarını ilan etmiş, Müslümanlar ise bu anlaşmadan büyük bir fayda görmediklerini, hatta bazı kesimlerce anlaşmanın Müslümanların aleyhine olduğunu ve bu anlaşmayı yenilginin kabullenilmesi olarak ele almışlardır. Büyük bir iç tartışma ve hayal kırıklığı süreci olsa da inancın önderi bu kaosu kontrol etmesini bilmiş ve sonraki yıllarda bu anlaşma artık Mekkeli otoriteler için dezavantajlı bir hale gelmeye başlamıştır. Bu değişimin altında bazı temel etkenler söz konusuydu:
-İnancın önderi anlaşma, İslamiyetin resmi tanınırlığı, özgür örgütlenme alanı bulması ve sahabelerin moral kaynağı olan Mekke ile bağların sürdürülmesi için araç olarak görüldü.
-İslamiyetin Arap toplumsal ve siyasi tarihine belki de en önemli katkılarından biri, Arap kabilelerinin iç çelişkilerine rağmen, onları siyasi olarak tek çatı altında toplayabilmesidir. Böylece kabile üstü örgütlenme formu olan devletçiliğe geçiş yapılarak dünya tarihinde Arap-İslam devleti biçimiyle yüksek ivmeli bir çıkış yakalamışlardır.
-İnanç önderi, kendisinden sonra inancın ideolojik taşıyıcılığını yapacak kadro-kurum örgütlemesini anlaşma sürecinde geliştirmiştir. Kuşkusuz bu anlaşmanın Müslümanlar için başarısızlık ve hayal kırıklığından zafere dönüşmesi, dönemin sahabeleri ve inanç mensuplarının birer inanç kadrosu olarak büyük bir özveriyle çalışmasıyla yakından alakalıdır.
Ocak ayının sonunda Suriye’de, her ne kadar kendilerini İslami gelenekten saysalar da politik/askeri araç olmaktan başka bir anlamı olmayan Htş ile özgür yaşam hareketi arasında tabiri caizse ikinci Hudeybiye antlaşması imzalandı. Ne ironiktir ki kendini o gün zulüm gören Müslümanların geleneğine dayandıran HTŞ, bugün zulmün ayakçısı, maşası, bugünün müşriği olarak masaya oturdu. Rojava özelinde ise özgür yaşam mücadelesini devam ettirmenin ve halklar üzerine yapılacak büyük katliamın önüne geçmenin yolu arandı. Şimdilik bu katliam durduruldu.
Rojava özelinde, Kürt gerçekliği resmi bir muhatap olarak, HTŞ ve üst akılları olan küresel inkarcı düzen/zihniyet tarafından dikkate alınmak zorunda kalmıştır. Verilen mücadele, siyasi statüyü bu düzeye çekmiştir ve 29 Ocak’ta varılan anlaşma, bir düzeydir. Bir son veya bir sonuç değil.
29 Ocak anlaşması, ilk anlarından itibaren kimi taraflarca bilinçli kimi taraflarca da duygusal yönüyle eleştirilere tabi tutuldu. Ancak en nihayetinde bir uluslararası konsensüs tarafından göz ardı edilmek istenirken varılan bu anlaşma, var olma savaşının bir kazanımıdır.
Kürt halkı, bu savaş sürecinde ulusal birlik için en üst düzeyde talebini dile getirmiştir. Halihazırda Başur’da var olan resmi tanınırlık, Rojava için de geçerli hale gelmiştir. Bu iki dayanak noktası, Kürtlerin ulusal birliği için gerekli zemini sunmaktadır. Zira bugün Rojava üzerinde nispeten durdurulan katliam girişimi yarın Kürdistan’da başka bir yerde; Şengal’de, Hewlêr’de, Rojhilat’ta başka isimler ve tehditlerle devam etme tehlikesini barındırıyor.
Bu tehditleri bertaraf etmenin yolu da ancak herkesin Rojava’yı savunmak için akın etmesi gibi ulusal birlik için çalışması olacağı kesindir. Savaş, kan ve destanlar çağının mirası, bin yılların özlemi olan ulusal karar ve ulusal akıl mekanizmasının inşa edilmesi olacaktır.
1400 sene önce Müslümanların kendilerini örgütlü ve resmi bir güç olarak ortaya koymak için kullandıkları Hudeybiye, güncel bir yorumla kendini yeniden üretebilir ve Kürtler için bin yılların özlemi, ihtiyacı ve bugünün zorunluluğu olan ulusal birliği inşa edebilir. Böylece tarihsel bir tekerrür, ezilenler açısından nadir de olsa olumlu bir örnek olarak yaşama geçebilir.









