Acıların geçmişi var, geleceği var ama zamanaşımı yok. Anların da acıları var; hırpalanmış, horlanmış, kaçmış, kaçırmış, uymamış, göz hizasında şaşıp kalmış, saklamış, ayrılmış, parçalanmış ve daha da çoğaltılacak kadar metamorfozlar geçirmiş. Acıların anları, bir ömür boyu sürerken her yerde yansımasını yani yarasını bırakırmış.
Tedbirli teselliler çağındayız ve bu sanki dünyanın başından beri böyle gelmiş ve öyle gidecek gibi. Bizim kırılgan günlerimizin ve akşamlarımızın hesap defteri yok. Belki de bu yüzden olsa gerek yaşadıklarımızı değil yansıtılanları gördük. Zaten her şeyin bir geçmişi ve geleceği olduğundan mütevellit, zaman artık kimsesizdir ve herkestir.
Yaşadıklarımızı yazdıktan sonra gösterdik, fotoğrafını çektik, şiirini yazdık, filmini yaptık ve artık gösteri olduk. Yüz yıllar sıradan saatlere, dar mekânlara sığınabildi. Vakitsiz kıyımlar gördüğümüzden başka yerlere giden tramvayları kaçırıp travmalara bindik. Sekanslara bölündük, dizelerde arandık ve bir sesin kifayetini kıyafet bildik. Toplasan bin yıllar geçmiştir, geçmektedir.
Islanmış umutların çaresizliğine bir kurşun sesi ile cevap verilmiştir bir gün. Diğer günler hıçkırık, gözyaşı, cesaret, kalp çarpıntısı arasında gidip gelirken, kurşun sesi kapılara gelmiştir. Sonra el atan, el çeken zafer aramıştır ya geçmişte ya bir elin parmaklarında ya da uzaklarda. Zaman çünkü herkese göre değişebilir bir merakla geleceğe bakıyor.
Sıradan kötülüklerin enkazında sırra kadem basan cellatların niyetleri her yerde aranıyor ve sesin hükmü sokaklara sessizliği vaat edebiliyor. Cehalet değil, cesaret değil, kayıp olan her şeyin dünyasında herkes herkesi maksatsız ve mahlas olmadan arıyor. Dünyanın lakabı çünkü teşhis edilen bir yerde duyuluyor.
Kahır zamanların, ayıp geçmişlerin ve ayık geleceklerin peşinden bakıp duruyoruz. Seyretmenin bir keyfi var, sevinmenin de bir geçmişi var. Biz zaten başlangıçtan beri bir şeye devam ettiğimizi biliyor ve yaşıyorduk. İsimler ve adresler en fazla yol ve güzergâh değiştirdi. İnsan bir araya gelince birleşip bentleri yıkıyor ve dünyalar icra ediyor. Yaşamaya yeten bir cevap, soruları aşan bir ses, elbette dünyada yankılanıyor.
Yerinden edilmişlerin yeni yeri bir sese çığlık oluyor, biri çeviri, başkası yankı. İnsan böyle de değişebilir ve değiştirdiğine şahit olabilir. Yerinde saklananı tarihin bir defterinde görebiliriz. Defterlerin bir yerlerde yakıldığını gösterebiliriz. Bir geçmişin küllerinin savrulduğunu açık açık söyleyebiliriz.
Çelişki gibi görünen gerçeklerin hükmü hepimizin üstünde. Sıcak gülüşler yerini nefrete ve unutmaya bırakıyor. Artık hatırlamak ayıp ve yok sayılan bir işkence düzeneği çünkü unutmanın himayesinde herkes. Yetmeyen ve yetişmeyen anıların yağmurunda ıslanıyoruz bir akşam ve uzun uzun yürüyoruz.
İnsan bir gün hayal olup geçen her şeye karışır. İnsan geçen her şeye hayal olur. Her şey hayal olup geçer. İnsan karışır hayallere ve geçer. Daha da çoğaltılacak bir cümle, soğuk bir gerçek gibi insana sarılır ve öyle anılır. Gitmek vardı, dönmeyi asla ama asla kabul etmeyen bir yol. Eskidendi denilir, eskimeden kalır.
Haftanın kitap önerisi: Maurice Blanchot, Bekleyiş Unutuş / Çeviren: Ender Keskin, Monokl Yayınları









