İtalyan filozof ve siyaset teorisi profesörü Sandro Mezzadra, ‘Abdullah Öcalan’ın son on yıllardaki teorik çalışmaları, yeni bir enternasyonalizm için gerekli zemini oluşturan devrimci bilgi ve pratik birikiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Öcalan’la kısa zamanda yüz yüze görüşme umut ediyorum; hak ettiği gibi özgür bir şekilde’ dedi
İtalyan filozof ve siyaset teorisi profesörü Sandro Mezzadra, söyleşinin ikinci bölümünde Şengal’den Gazze’ye uzanan “Savaş Rejimi”ni ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin demokratik modelini değerlendirdi. Sandro Mezzadra ile söyleşinin ikinci bölümünde; DAİŞ’in 2014’teki Şengal Soykırımı saldırısı başta olmak üzere, “Savaş Rejimi”nin Afganistan’da yol açtığı yıkım ve sonuçlarına, Büyük Ortadoğu’da tırmandırılan savaşlara ve Filistin halkının maruz bırakıldığı soykırım politikalarına uzanan konuları ele alındı. Mezzadra, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirdiği demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü siyasetin uluslararası alanda uyandırdığı ilgiyi ve bu siyasetin direniş mücadelesi yürüten halklara ve ilerici çevrelere neler öğretebileceğine dikkat çekiyor.
- 3 Ağustos 2014’te DAİŞ, Şengal’de Êzîdî Kürtlere karşı soykırım niteliğinde bir saldırı gerçekleştirdi; binlerce kişiyi katletti, kadınları kaçırıp sattı ve binlerce kişinin akıbeti hâlâ bilinmiyor. Bazı devletlerin bunu soykırım olarak tanımasının ötesinde, bu olay solun yeterince gündemine girmedi. Neden?
Şengal’deki Êzîdî Kürtlere yönelik saldırının gerçekleştiği 2014 yazının sonlarına doğru bir makale yazdığımı hatırlıyorum; o dönemde Kobanê kuşatma altındaydı. Ve o makalede Şengal’deki Êzîdî Kürtlere yönelik saldırıya oldukça güçlü bir vurgu yapmıştım. Bu makale birçok dile çevrildi; akademisyenlerin, aktivistlerin ve siyasal örgütlerin yaptığı sayısız açıklamadan biriydi ve Kürt hareketi ile Rojava’ya yönelik dayanışma içindeki önemli bir enternasyonalist seferberliğe mütevazı da olsa katkıda bulundu.
Sizin de benden daha iyi bildiğiniz gibi, bu önemli bir seferberlikti: Avrupa’da ve başka yerlerde düzenlenen gösterileri, Rojava’ya giden uluslararası delegasyonları ve hatta Kürt silahlı direnişine katılan enternasyonalist savaşçıları kapsıyordu. Kürt mücadelesi ve Rojava, küresel solun (ya da en azından onun bir bölümünün) gündeminde önemli bir yer edinmeye başladı. Ancak daha önce değindiğim bir noktaya geri dönmek istiyorum. Bunu kişisel bir biçimde ifade etmeme izin verin: O makaleyi yazdığımda “Kürtler adına” konuşmuyordum; aynı zamanda soyut bir dayanışma ifadesinde de bulunmuyordum. Yazmaya ve harekete geçmeye, Kürt hareketiyle uzun zamana yayılan bir ilişkinin temelinde kendimi zorunlu hissettim.
Ve elbette bu yalnızca kişisel bir durum değil. Kobanê ve Rojava ile dayanışma kampanyalarını mümkün kılan şey, Kürt meselesi etrafında zaman içinde kurulmuş yoğun uluslararası ilişkiler, alışverişler ve ağlar bütünüydü. Elbette bu kampanyaların sınırlarını tartışabiliriz. Ayrıca Şengal’deki Êzîdîlerin kaderinin çoğu zaman Rojava ile dayanışmaya ilişkin daha geniş bir sorunun içinde eritildiğini de söyleyebilirsiniz. Ancak benim için, zaman içinde inşa edilen siyasal ilişkilerin ve altyapıların önemi, enternasyonalizm açısından temel bir yöntemsel noktayı oluşturuyor.
- Benzer şekilde, savaş rejimi Afganistan’dan çekildi ve ülkeyi Taliban rejimine bıraktı. Özellikle kadınlar açısından korkunç bir durum söz konusu. Afgan halkıyla dayanışmanın sorumluluğu kime aittir?
Dayanışmanın “sorumluluğundan” söz etme konusunda belli bir rahatsızlık hissediyorum; çünkü bu, dayanışmanın basitçe belirli bir aktöre atanabileceği izlenimini yaratabilir. Yeni bir enternasyonalizmden söz etmenin, enternasyonalist pratiklerin etkinliğini sınayan sayısız durumla yüzleşmeyi gerektirdiğinin tamamen farkındayım. Afganistan da bu durumlardan biri ve o ülkedeki, özellikle kadınların içinde bulunduğu korkunç durumun son derece farkındayım. ABD’nin yirmi yıllık savaşın ardından Afganistan’dan çekilmesi, tarihin en güçlü savaş makinesinin bile bir savaşı kazanamadığını gösteren bir örnektir.
ABD’nin Afganistan’daki mevcut durumdan sorumluluğunu kabul etmek, hiçbir biçimde Taliban’ın vahşetini ve gerici niteliğini görünmez kılmaz. Aynı zamanda, bugün ülkede içinde bulunduğumuz durum, bir anlamda savaş rejiminin uzantısıdır; yani ne gerçek anlamda savaş ne de barış vardır. Böyle bir durumda, Afgan halkına yardım ve dayanışma sağlamak için sahada çalışan insanlar bulunmaktadır.
Örneğin ülkede üç cerrahi merkez, bir doğum merkezi ve otuzdan fazla ilk yardım noktası ile sağlık merkezinden oluşan bir ağ işleten Emergency adlı sivil toplum kuruluşunu düşünüyorum. Burada insancıllık ile enternasyonalizm arasındaki sınırın nasıl bulanıklaştığını görebilirsiniz. Bu tür girişimlerin sürekliliği, daha geniş dayanışma kampanyalarının koşullarını yaratmada önemli bir rol oynayabilir.
Aynı zamanda bu girişimler, Afganistan’daki insanların direniş pratikleriyle (en temel olanları dahi olsa) de bağlantılıdır. Ve biliyoruz ki kadınlar, kendilerinin yalnızca Taliban’ın kurbanları olarak görülmesine her zaman karşı çıkmıştır. Bu direniş pratikleri, sahadaki dayanışma biçimleri ve daha geniş enternasyonalist girişimler arasında bağlantılar kurmak, zor ama hayati önemde bir görevdir.
- Filistin halkı Gazze’de İsrail devleti tarafından soykırıma maruz bırakıldığında, dünya genelinde protesto edebilecek durumda olan herkes harekete geçti. Neden bunun hiçbir etkisi olmadı?
7 Ekim 2023’ün ardından, soykırıma karşı ve yaygın biçimde “Küresel Filistin” olarak adlandırılan mücadeleye destek amacıyla gelişen hareket, yeni bir enternasyonalizmin potansiyellerinin güçlü bir örneği oldu. Bu hareket, kampüs işgallerinden gösterilere kadar farklı biçimler aldı ve dünyanın birçok bölgesinde farklı hızlarda gelişti. Global Sumud Flotilla, 2025 yazının sonlarından itibaren bir katalizör işlevi gördü ve seferberlikleri hızlandırdı. Benim bulunduğum İtalya gibi bir ülkede, 2025 yılının eylül ve ekim aylarında hareket, benzeri görülmemiş kitlesel katılım düzeylerine ve radikal mücadele biçimlerine ulaştı. Limanlar, otoyollar ve tren istasyonları gibi lojistik düğüm noktaları, en azından soykırım ve savaş makinesinin işleyişini engelleme ihtimalini önceden canlandırma amacıyla binlerce insan tarafından bloke edildi. Bu, “Küresel Filistin” hareketinde hiçbir sınırın ve sorunun olmadığı anlamına gelmez. Hareket içindeki Hamas’ın ve “direniş ekseni”nin rolüne ilişkin tartışmaları; ayrıca zaman zaman “kampçılık” sınırına yaklaşan farklı anti-emperyalizm anlayışlarını düşünüyorum.
Ancak bu hareket, güçlü bir hareketti ve olmaya da devam ediyor. Farklı ifade biçimlerinden oluşuyor ve işgal altındaki topraklarda ve diasporada yaşayan Filistinlilerin durumu ve mücadelesiyle gerçek bağlara dayanıyor. Bence bu hareketin hem gücünden hem de sınırlarından öğrenilecek çok şey var; çünkü hareket önemli siyasal ve hatta kültürel etkiler yarattı.
Elbette bu hareket ne soykırımı durdurabildi ne de Trump’ın “Barış Kurulu” planını engelleyebildi. Bu plan, soykırımı; emlak ve lojistik temelli, geriye kalan Filistinli nüfusun boyun eğdirilmesine dayanan kabus niteliğinde bir kapitalist yerleşim bölgesi projesinin koşulu olarak ele alıyor. Ancak bugün iktidar ilişkilerindeki devasa eşitsizliği zaten tartıştık ve dönüştürmek için mücadele etmeye devam etmemiz gereken şey de budur. Hareketin soykırımı durduramamış olması, etkisiz kaldığını değil; bu güç eşitsizliğini dönüştürmenin ne kadar acil olduğunu göstermektedir.
- Batı Sahra’dan Pakistan’a kadar geniş Ortadoğu’da sayısız çatışma ve kriz yaşanıyor. “Savaş rejimi”nin bu süreçteki rolü nedir? Buna karşı ne yapılabilir?
Bu çok önemli bir soru. Bölgeyi nasıl adlandırırsak adlandıralım (Büyük Ortadoğu, Batı Asya ya da Güneybatı Asya) bu dünya bölgesi, en azından İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana ABD’nin jeopolitik hesapları açısından kritik bir öneme sahip olmuştur. Bunun nedeni yalnızca petrol değil, aynı zamanda petrol etrafındaki finansal ve parasal düzenlemelerdi. Bugün, sizin de doğru biçimde belirttiğiniz gibi, bölge savaşlar, çatışmalar ve krizler tarafından parçalanmış durumda. Şöyle denebilir: İsrail’in rolünü pekiştirerek ve Abraham Anlaşmaları aracılığıyla yeni bir ittifak mimarisini teşvik ederek, bölgedeki ABD hegemonyasının temellerini yeniden kurmaya yönelik stratejik bir proje -buna emperyalist bir proje diyebiliriz- vardı. Bence Filistin’deki soykırım, İsrail’in Batı Şeria, Lübnan ve Suriye’deki yayılmacı siyaseti ve özellikle İran’a karşı yürütülen savaşın başarısızlığı, bu projenin temellerini sarstı. Marc Lynch’in Foreign Affairs’in son sayısında savunduğu gibi, bugün ABD öncülüğündeki Ortadoğu bölgesel düzeni çökmüş görünüyor.
Ortaya çıkan durum ise, çok genel anlamda, savaş rejimi kavramının yakaladığı tabloya büyük ölçüde benzeyen bir durumdur. Bu, savaşın olmadığı yerlerde bile barıştan söz etmenin mümkün olmadığı; savaş mantıklarının ekonomik, toplumsal ve siyasal hayatın içine nüfuz ettiği anlamına gelir. Savaş rejimine karşı direnişleri ve mücadeleleri desteklemeli, Filistinliler ve Kürtlerle dayanışma kampanyalarımızı yoğunlaştırmalı ve diğer halkların taleplerinin ve deneyimlerinin görünür hâle gelebileceği bir siyasal alan yaratmalıyız. Her şeyden önce ise, bölgedeki hareketlerin ve siyasal güçlerin yeni bir kurtuluş siyaseti tahayyül etmek için nasıl mücadele ettiklerine dikkat etmeliyiz. Bu, aynı zamanda Ortadoğu’da yeni bölgesel düzenlemelerin kurulmasını da içerir.
- Kürdistan Özgürlük Hareketi, Ortadoğu enternasyonalizmi tartışmaları ve mücadeleleri açısından önemli bir teorik ve pratik deneyim birikimine sahiptir. Sizin de 2014’ten bu yana dayanışma gösterdiğiniz Rojava Devrimi, bu çabanın bir sonucu olarak gelişti. Rojava Devrimi, direniş mücadeleleri yürüten halklara ve ilerici çevrelere ne öğretiyor?
Rojava Devrimi, Ortadoğu’da ve ötesinde yeni bir kurtuluş siyaseti icat etme mücadelelerinin temel bir parçası. Bir anlamda, hem çektiği dayanışmayı hem de birbirinden çok farklı bağlamlarda yarattığı güçlü yankıları göz önünde bulundurduğumuzda, onun eylem halindeki bir enternasyonalizm örneği olduğu söylenebilir. Örneğin Latin Amerika’da, birçok mücadelenin siyasal tahayyülünün bir parçası haline gelmiş; bu mücadeleleri güçlendirirken aynı zamanda kendisi de yeni anlamlar kazanmıştır. Rojava Devrimi’ne yön veren, ulus-devletin ötesinde özerklik ve özyönetim ihtimali, 20. yüzyıldaki tarihsel proleter enternasyonalizm biçimlerinin sınırlarını aşmak açısından güçlü bir ilham kaynağı olmaya devam ediyor. Çünkü bu tarihsel biçimler büyük ölçüde ulusu siyasal örgütlenmenin temel birimi olarak kabul ediyordu. Rojava Devrimi’nin, Beşar Esad’ın düşüşü ve Suriye’de Ahmed Şara’nın öncülüğünde yeni geçiş düzeninin kurulmasıyla ortaya çıkan yeni konjonktür içinde nasıl gelişeceğini ise zaman gösterecek. Sahadaki durumun karmaşıklığının, Türkiye ve İsrail de dahil olmak üzere sürece dahil olan çok sayıdaki aktörün ve ülkedeki değişen siyasal dengelerin farkındayım. Söylemeye gerek yok ki, verebileceğim herhangi bir ders yok. Benim yalnızca Kürt dostlarıma ve yoldaşlarıma yöneltebileceğim sorular var.
- Abdullah Öcalan tarafından geliştirilen; demokratik, ekolojik ve kadın özgürlükçü siyasete dayanan paradigma, aslında günümüz krizlerine yanıt verebilecek kapsamlı bir teorik perspektif içeriyor. Bunun yaygınlaşmasının koşulları nelerdir?
Rojava Devrimi hakkında az önce söylediklerimi tekrar edebilirim. Abdullah Öcalan’ın son on yıllardaki teorik çalışmaları, yeni bir enternasyonalizm için gerekli zemini oluşturan devrimci bilgi ve pratik birikiminin ayrılmaz bir parçasıdır. Elbette başka teorik yaklaşımlar ve deneyimler de bu birikimin parçasıdır. Burada asıl önemli olan şey, yalnızca farklı teorik ve siyasal perspektifleri bir araya getirmek ya da Öcalan’ın paradigmasını başka bağlamlarda değişmeden yeniden üretmek değildir. Önemli olan, bana göre yeni enternasyonalizmin kurucu bir anını oluşturan yaratıcı bir çeviri sürecine dahil olmaktır. Bu konuda söylenecek çok daha fazla şey var. Ancak şimdilik şunu söyleyerek bitirmek isterim: PKK’nin kendisini feshetme kararının ardından Türkiye’deki tartışmaları ve gelişmeleri yakından takip ediyorum. Dünya genelinde binlerce yoldaşın da umduğu gibi, Öcalan’la kısa zamanda yüz yüze görüşme ve bu soruları onunla tartışma fırsatı bulmayı gerçekten umut ediyorum: Hak ettiği gibi özgür bir şekilde. Yeni enternasyonalizm üzerine bu röportaj boyunca yürüttüğümüz tartışmaya önemli katkılar sunabileceğinden eminim.
Haber: Devriş Çimen / Yeni Özgür Politika









