• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
18 Mayıs 2026 Pazartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Gündem Güncel

Kırmızı gül buz içinde

18 Mayıs 2026 Pazartesi - 00:00
Kategori: Güncel, Manşet, Söyleşi

53. yılında İbrahim Kaypakkaya’yı Ragıp Zarakolu, İbrahim Ünal ve Aras Aladağ ile konuştuk:

  • Ragıp Zarakolu: Türkiye solu içindeki Kemalist yansımalardan kesin kopuşu gerçekleştirmekte öncülük yaptı. Bir başka tabu ise Kürt ve Kürdistan olgusuydu. Kaypakkaya bu konuda net tavır sergiledi
  • İbrahim Ünal: Hücresinden alınarak kurşuna dizilmiştir. Katil Yaşar Değerli devletin gerekçesini şöyle açıklamıştır: ‘Kaypakkaya’nın görüşleri toplumda güç kazanırsa Türkiye Cumhuriyeti’nin geleceği tehlikeye girecektir
  • Aras Aladağ: Kaypakkaya, devrimciliğin somut olarak örgütlenmesi konusunda, Lenin ve Mao’nun izinden giderek tarihsel ilerlemeci yorumları ve burjuva ideolojilerine payanda olmayı reddetti diyebiliriz

Duygu Kıt

“Oğlumun cenazesini aldım. Taşıması için bir hamal tuttum, ücreti 5 liraydı.

Hamal sordu; ‘Bu nedir amca?’

‘Oğlum’ dedim, ‘Solcu, öğrenci. İşkencede öldürüldü.’

Hamal ağladı, parayı da almadı.

‘Kalsın amca’ dedi,

‘Kalsın’”

Ali Kaypakkaya

Türkiye sol hareketinin 68 Kuşağı önderlerinden, Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist’in kurucusu İbrahim Kaypakkaya’nın, Diyarbakır Askeri Cezaevi’nde 18 Mayıs 1973’te işkencede öldürülmesinin üzerinden 53 yıl geçti. Oğlunu görmek için gelen babasına cenazesi verilen Kaypakkaya, ‘71 devrimci çıkışıyla Kemalizm ve milli meselede kopuşu temsil etti. Kürt varlığının telaffuz edilmediği, adına ‘Doğu Sorunu’ denildiği dönemde, Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı’nı ‘Kürt Sorunu’ bağlamında tereddütsüz ifade etti. 53. yılında ‘Kaypakkaya’yı özgün kılan neydi’ sorusu etrafında, Kaypakkaya’nın, mirasını, ideolojik politik farkını yazar-çevirmen, insan hakları savunucusu Ragıp Zarakolu, Kaypakkaya’nın yol arkadaşı yazar İbrahim Ünal ve Patika Kitap Kolektifi’nden Aras Aladağ ile konuştuk.

Ragıp Zarakolu
  • Kaypakkaya’yı sahiplenme belli kesimlerde neden mümkün olmadı?

Ragıp Zarakolu: Kaypakkaya da Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi ülkenin direniş tarihinde, silinmeyecek izler bırakmış durumda. Resmi ideoloji ile bağını tam olarak koparmayı becerememiş hareketlerin onu dışlaması doğal. Kemalizm, Çin’deki Kumindang gibi modern, ya da Arap ülkelerindeki Baas/Nasırcılık hareketleri gibi ulusal devletin kuruluşunda rol oynamış ideolojilerden biri. Bunların sosyalist hareketlere sızması, destek araması bir anlamda doğaldı. Ama buna ‘Dur!’ denilmesi gerekiyordu. Kaypakkaya bunu yaptı. İskender’in düğümünü kesiverdi. Elbette o da bir geçiş süreci yaşadı. Kaypakkaya Türkiye solu içindeki bu tür Kemalist yansımalardan kesin kopuşu gerçekleştirmekte öncülük yaptı. Elbette bunu gerçekleştiren aydınlar da vardı. Önemli olan bunu siyasal bir hareket olarak gündeme getirmekti. Bir başka tabu ise kendi kaderini tayin hakkını, özelde Kürt ve Kürdistan olgusunu kabul etmede şekilleniyordu. Kaypakkaya bu konuda net tavrını açıkça sergiledi.

Ve Türkiye’de bir başka tabuya konu olan Ermeni Soykırımı’nı ilk dile getirenlerden biri oldu. İnanç özgürlüğü konusunda Alevi gerçekliğini de es geçmedi. Bu nedenle başlattığı hareketin içinde bu farklı kimliklere sahip gençler gönüllü olarak yan yana yer alabildi. Hrant Dink “Fırat” kod adıyla bu harekete katıldı örneğin. Ya da Kaypakkaya gibi yaşamını Mayıs ayında (1980) dövüşerek yitiren Orhan (Armenak Bakırcıyan) gibi… Bu gerçek bir enternasyonalizmin yansımasından başka bir şey değil de ne? O kadar çok ortak anı var ki. Çapa Öğretmen Okulu’ndan atılışları, onları FKF lokalinde ağırlayışımız. Cebindeki Papirüs, Yeni Dergi, Soyut… Aydınlık, Türk Solu dergisinde yazıları, ofislerinde kalma. Trakya toprak işgallerine katılım… MDD’cilerin kafasına tabure indirmesi. Onu Teknik Üniversite Anfisi’nden dışarı çıkarışım… Kaypakkaya mavi gözlü, kumral saçlı Orta Anadolu’lu bir gençti. Bu toprakların has insanı… Bir ressam onu ilk çağların azizlerine benzetmişti bir sohbetimizde. Kaypakkaya’nın bakışı yılları aşıp hitap ediyor bize. Savaşın da bir hukuku vardır. Bu devlet asla uymadı buna. Yaralı, sağ olarak ele geçirildi. Ve Diyarbakır Cezaevi’ndeki hücresinde hunharca katledildi. 53 yıl geçmiş aradan onu bedenen yitireli. Türkiye’de solun tarihi aynı zamanda bir kıyımlar tarihidir. Mustafa Suphi’lerden başlayarak. Saymaya gerek yok. Ama O’nu ölümsüz kıldılar. Hiç istemeseler de.

  • Kemalizmin liberal eleştirileri ile Kaypakkaya’nın eleştirileri arasındaki fark neydi? Kemalizmi eleştirenlerin liberal olmakla yaftalandığı bir kesitte, Kaypakkaya’nın eleştirisini nereye koymak gerekir?
İbrahim Ünal

İbrahim Ünal: Kemalizmin libarel eleştirileri ile Kaypakkaya’nın eleştirileri arasındaki fark birçok değerlendirmede önemsiz gibi gösterildi. Bu yaklaşım kurumların ya temel siyasi tezini/tezlerini korumak amaçlıydı veya sorunun özü gerçekten kavranamamıştı. Kaypakkaya’nın Kemalizm tezini değerlendirirken öncelikle sorunun ideolojik bir yaklaşım olduğunu görmek gerekir. Her toplumu/ulusu ayakta tutan üst yapı kurumları ve ideolojik kolonları vardır. T.C.’nin üzerinde oturduğu iki temel kolondan birisi Kemalizmdir. Egemen sınıf iktidarlarının tebaa toplumundan ulus yaratma çabalarının ne kadar başarılı olduğu tartışılır bir durumdur: Böyle bir değişim sosyolojik açıdan yüzyılları alır. Egemen bir Türk ulusu yaratmak için Türk olmayan etnik gruplar üzerinde uygulanan alan temizlikleri, katliamlar, yasaklar vs. gibi kanlı politikaların beslenme kaynağı da Kemalizmdir. Bir siyasal yapının/partinin eğer gerçek anlamda bir iktidar hedefi varsa egemen gücün/iktidarın üzerinde oturduğu ideolojik kolonlar yıkılmadan düzenin temelden değişmeyeceği, gerçek anlamda sosyalist bir iktidarın kurulamayacağı gerçeğini teslim etmek gerekir. Sistemi/düzeni değiştirmenin (diğer siyasal tezlerini ayrı tutarak) yaklaşımını Türkiye koşullarında teorize eden Kaypakkaya sistemin en “güçlü” iki ideolojik kolonuna (diğeri ulusal/ Kürt sorunu) dinamit atarak sistemin sarsılmasına neden olmuştur. Bunu doğru anlamak ve yorumlamak gerekir; dolayısıyla Kaypakkaya’nın bu yaklaşımı nereye oturur?

Kaypakkaya yaygın olarak söylenen/bilinenin tersine işkencede “parça parça” edilerek öldürülmemiştir. Aylarca ağır işkencelere tabi tutulmuş ama o, düşüncelerinden taviz vermeden, ağır şartlar içinde bile ideolojik siyasi mücadelesine devam etmiştir. Kaypakkaya’nın direnişini buradan okumak gerekir. Tutuklanıp cezaevinde hücreye konduktan sonra (Bilinen mektubu ve savunma taslağını burada yazmıştır.) bir gece hücresinden alınarak kurşuna dizilmiştir. Katil Yaşar Değerli devletin (MİT’in) gerekçesini şöyle açıklamıştır: “Kaypakkaya’nın bu görüşleri toplumda güç kazanırsa Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceği ağır bir tehlikeye girecektir.”

  •  Kaypakkaya’nın ardıllarının onun ölümü sonrasında mirasını taşıma konusunda zorlandığı eleştirisine katılıyor musunuz?

İbrahim Ünal: Bu sorunun gerçek cevabı evet çok zorlandık. İşin en dramatik yanı ise 1973’den sonraki toparlanmada Kaypakkaya’nın görüşlerini adeta değiştirilemez “ayetler” gibi değerlendirip iman gücüyle işe başladık. Bu anlayışımızın süreçte ağır bedelleri oldu. Bu süreci 12 Eylül’e kadar anlatmak birkaç sayfaya sığmaz; “Tarihe Not” adlı kitabımda bu sürecin ilişkilerini, çelişkilerini, çatışmalarını ayrıntılı olarak anlattım. Orada yazdıklarım bir yanıyla (12 Eylül’e kadar) yaşananların yüzleşmesidir. 12 Mart döneminde dışarıda kalan birkaç kadro ile az sayıda sempatizan ile 74 affıyla dışarı çıkanların başlattığı çalışma ülke çapına yayılarak başlamış oluyor. Örgütlenmede propagandanın esasını Kaypakkaya’nın siyasi görüşleri ve sorgudaki direnişi oluşturuyordu.

1976 başlarında örgütü yöneten Koordinasyon Komitesi bir genelge yayınlayarak Kaypakkaya’nın birçok görüşünü hatalı bulduğunu ilan etti. Ancak Kaypakkaya’nın görüşlerini doğru bularak saflara katılan büyük bir kitle bu genelgeye karşı ayağa kalktı. Bunun sonucunda (1976 yaz başlarında) parti bölündü. Merkezi olarak yönetimsiz kalan muhalifler kendi bölgelerinde özerk yönetimler oluşturdu. Böylece Kaypakkaya’nın tezlerini savunan, partiyi kabul eden ama özerk çalışan beş farklı bölge ortaya çıktı.

Sancılı bir sürecin sonunda, 1978 Şubat’ında bütün bölgelerde demokratik seçimlerle belirlenen delegelerin katıldığı bir konferansla bölgeler birleştirilerek tüm partinin iradesini temsil eden bir Merkez Komitesi seçilerek ve parti tüzüğü kabul edilerek bölgesel döneme son verildi. Konferansta 12 Mart yenilgisiyle ilgili kısmi bir özeleştiri yapılsa da Kaypakkaya’nın tezlerinin esası kabul edildi. Tersi düşünülemezdi zaten, konferans delegeleri de ideolojik olarak dogmatizmden beslenmişlerdi.

Daha sonraki yıllarda da büyük sıkıntılar yaşadık. Dogmatizmin ve kendiliğindenciliğin sarmalından bir türlü kurtulamadık. Kaypakkaya’nın ardılları olarak onun tezlerini, mücadelesini, direnişini yeniden üretemedik. Kaypakkaya varlığımızı belirleyen bir tabuydu; gölgesi çok ağırdı; O’na en büyük kötülüğü de gölgesinden çıkamamakla yaptığımızı düşünüyorum.

  •  İbrahim Kaypakkaya’nın Maoizmle ilişkisini nasıl değerlendirmek gerekir?
Aras Aladağ

Aras Aladağ: Bu topraklarda Maoizm konusunda teorik-pratik tutarlılık Kaypakkaya’da somutlanmıştır. Buna dair Beyaz Aydınlık-Kırmızı Aydınlık (Proleter Devrimci Aydınlık) ayrılığından sonra, Kaypakkaya’nın PDA’ya dönük polemikleri bize bolca argüman sunuyor. “Şafak Revizyonistleri” dediği bu hareketin merkezindeki ekibe karşı yazdığı yazılar her ne kadar TİİKP ile ayrıştıkları noktaların altını çizse de esasta tarihin ele alınışına ve devingen bir teori olarak Marksizmin somut koşullara uygulanmasına dair (Belli’den Avcıoğlu’na, Aybar’dan Boran’a) derin bir ayrışmaya işaret ediyor. O ayrışma ki Türkiye solunun yaklaşık elli yıl boyunca ayağına dolanan meseleleri Kaypakkaya’nın teorik-pratik müdahalesiyle daha anlaşılır hale getirmiştir.

Sadece Aydınlık çevresinin değil, egemenlerin ve modernist solun tamamının huzurunu kaçıran bu yazıların Kemalizm ve ulusal sorun gibi çokça anılan başlıkları var. Ama esasında bu tartışma başlıklarından çok, Kaypakkaya’nın yönteminin ayrıştırıcı yanına bakmak gerekir. Bu şu nedenle önemlidir; ülkemizde o dönem itibarıyla Mao Zedong Düşüncesi denilen ve günümüzde de Maoizm olarak ifade edilen ideolojik tutumun sol cenahta yanlış bir şekilde Perinçek/Aydınlık çizgisiyle birlikte anılması, Kaypakkaya’da özgün olanın da üzerini örtüyor. Oysa ki Kaypakkaya’yı diğerlerinden ayıran en önemli şeylerden biri, Mao’nun ve Büyük Proleter Kültür Devrimi’nin ürünü olan komünist devrimciliğin temsilcisi olmasıdır. Üstelik bu sadece teorik bir tutum değildir, söz konusu olan teorik-pratik bir bütünlüktür.

Kaypakkaya, devrimciliğin somut olarak örgütlenmesi konusunda, Lenin ve Mao’nun izinden giderek tarihsel ilerlemeci yorumları ve burjuva ideolojilerine payanda olmayı reddetti diyebiliriz. “İkinci Kurtuluş Savaşçısı” değildi, hükümeti “anayasayı uygulamamakla” da suçlamıyordu. Burjuva devrimlerinin ve aydınlanmacılığının “mirasçısı” olma, onu “ilerletme”, burjuvaziyi demokrasi konusunda “cesaretlendirme” gibi hedefleri de yoktu. Devrimci hareketi burjuvazinin yedek gücü yapmaya hevesli yaklaşımlara karşı kararlıca işçi-köylü ittifakını savundu ve çeşitli ulusal-sınıfsal çelişkilerden faydalanarak, hasımlarına karşı devrimin olanaklarını aradı. Bugün solda yeniden popüler hale getirilen sınıfsal niteliklerinden soyutlanmış bir “cumhuriyetçilik” tartışması, onun “mirasını sahiplenme”, ona “yaslanma” gibi tartışmalar doğaldır ki Kaypakkaya’da yoktu. Tüm bu tartışmadaki olgular tarihseldi ve Kaypakkaya’nın yaklaşımında hasımları sadece sınıfsal dayanaklarıyla ve politik anlamlarıyla var oldu.

Birçoğunun ideolojik/politik olarak görünmez kıldığı ve “ileri” bulduğu egemenleri “baş düşman” olarak tarif etmesinin sol kesimlerde skandal olarak karşılanması da bu nedenle çok normaldi. Çünkü solda egemen hale gelen görüş, “asker-sivil-aydın zümre”, “zinde kuvvetler”, “millici kuvvetler” gibi Marksizm dışı kavramlarla tarif ettikleri güçlerin kapitalist olmayan kalkınma yolundan ilerleyebileceği şeklindeydi. Bunun dışındaki yorumlarda ise hakim sınıflardan kah birinin kah diğerinin peşine takılmaya, onlara yedeklenmeye sebep olacak yorumlar vardı ki bu yorumlar ya çok partili hayata geçişi karşı-devrim olarak görüyordu ya da parlamentoya sahip olmadığı anlamlar yüklüyordu. Oysa ki Kaypakkaya’ya göre monarşik meşrutiyetten beri parlamento “kaba ve uydurma”ydı ve faşizmin yüzünü örten “demokratik” bir maskeden ibaretti. Özetle, 1950’de çok partili hayata geçiş ne “faşizmden demokrasiye geçiş”ti, ne de “gerici parlamento”, “karşı-devrimin pekiştirilmesi”ydi.

  •  Kaypakkaya’nın kısa ama yoğun mücadele pratiğinde öne çıkan şey nedir?

Aras Aladağ: Kaypakkaya Marksizm dışı tüm burjuva yorumlar üzerine inşa edilen kağıttan kuleleri yıktı (İroniktir ki bugün aynı kulelerin farklı kavramlarla yeniden inşa edilmesine tanık oluyoruz). Bu aynı zamanda burjuvazinin bütün tarih, kültür, ideoloji ve yönteminin reddi anlamına da geliyordu. Yaptığı şey aslında Marksizmin modernleşmeci-aydınlanmacı ve ekonomist yorumlarıyla arasına ideolojik bir set çekmek ve ileri/geri gibi ikilikler üzerinden tarihi yorumlayanlarla ayrışmaktı (Şeyh Sait Ayaklanması’na dair değerlendirme böyle bir ayrışmanın izini taşır).

Kaypakkaya kısa mücadele pratiğinde ne yaptı dersek, özetle; “Marksizmi tekil bir ilerleme şablonuna, kendilindenciliğe, evrimciliğe ve mekanik materyalizme sıkıştıran yorumlara karşı, Lenin’in açtığı ve Mao’nun sistemleştirdiği çizgiyi yaşadığı coğrafyanın özgül çelişkilerine yaslanarak teorize etti” diyebiliriz. Bu bir anlamda parti, kitle çizgisi, ulusal sorun, parlamentarizm, burjuva devrimi gibi alanlarda bütünsel bir Maoist kavrayışa işaret ediyordu.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

12’nci Cizîr Kültür-Sanat ve Dil Festivali konserle sona erdi

Sonraki Haber

18 Mayıs: Ateşin hafızası, halkın vicdanı

Sonraki Haber

18 Mayıs: Ateşin hafızası, halkın vicdanı

SON HABERLER

Yasayı Kandil mi çıkaracak?

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mayıs 2026

18 Mayıs: Ateşin hafızası, halkın vicdanı

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mayıs 2026

Kırmızı gül buz içinde

Yazar: Yeni Yaşam
18 Mayıs 2026

12’nci Cizîr Kültür-Sanat ve Dil Festivali konserle sona erdi

Yazar: Yeni Yaşam
17 Mayıs 2026

BM: Sudan’da 19,5 milyon kişi akut gıda güvensizliği yaşıyor

Yazar: Yeni Yaşam
17 Mayıs 2026

Qamişlo’daki tutsak yakınlarının eylemleri sürüyor

Yazar: Yeni Yaşam
17 Mayıs 2026

Aksaray’da kuyuya giren 3 işçi hayatını kaybetti

Yazar: Yeni Yaşam
17 Mayıs 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır