Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’a, Madımak’a… kadar yaşanan katliamlar tarihi sadece ‘bir grup insanı yok etmek’ değildir. Zira sorun ‘yok edilmesi’ düşünülen grubun etnik ve inançsal kimliğinin sosyolojik ve siyasal yaşama yansımasıdır
Kemal Bülbül
Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’a, Madımak’a… kadar yaşanan katliamlar sadece “Bir grup insanı yok etmek” amaçlı değildir. Amaç, hedef alınan insan toplumunu tüm insani, kültürel, inançsal, etnik… değerleri ile yok etmektir.
Selçuklu ve Osmanlı döneminde yapılan Alevi katliamlarını saymazsak, cumhuriyet tarihi katliamları Koçgiri ile başlar. Kimliği farklı olup kimlik, kültür, dil ve inancın gereklerini isteyen her kim var idiyse, “Yok edilmeliydi!” Tanzimat, İttihat ve Meşrutiyet döneminde mayalanan “Tekçi, İnkârcı, Asimilasyoncu ulus devlet” modeli “Türk/İslam” kimliği üzerine kurulmuştu. İşin tuhaf yanı, ne “Türküm, dinim cinsim uludur!” diyenlerin Türklüğü, ne de İslam dini adına oluşturulacak olan kurumların İslam’ı “hakiki” değildi, devşirme ve sorunluydu! Bir tek “hakikat” vardı, o da “Cumhuriyet kurulacak!” Cumhuriyetin etnik kimliği Türk, inançsal kimliği de “Müslüman” olacaktı. Üstüne üstlük “Cumhuriyet laik olacak, laikliğin ve cumhuriyetin güvencesi de Aleviler” olacaktı! Bu “büyük proje”nin öncesinde, “Cumhuriyet tarihi boyunca baş belası” olacak olan Ermeniler için tedip, tenkil ve tehcir yoluyla “lüzum eden yapılmıştı.” Kızılbaş Kürtler önce Koçgiri’de “Kamilen halledilmiş”, geri kalanlar da 1935 – 1938 arasında Dersim’de “Kamilen kökü kazınmak, canlı ve hareket eden bir şey kalmamacasına hali cihetine gidilmek suretiyle” tek kimlik için “Tüm tehlikeler ortadan kaldırılmış” olacaktı. Rumlar mı? O kalaydı canım! Rumlara 6-7 Eylül 1955’e kadar “hoşgörü” ile yaklaşan zihniyet bu tarihte “hoşgörüyü” bir kenara bırakarak tedip, tenkil ve tehcire talanı da eklemiş ve Rumları “anasından doğduğuna pişman etmişti!” Gel gelelim şu “Kürtler ve Aleviler hala potansiyel tehlikeydi!” Nüfusları da “Az-maz değildi hani!”
Cumhuriyetin Alevi ayrıcalığı(!)
Dağlı, “Sergerde Kürt” ile “Şaki Kızılbaş” bir olsa “Alimallah başa mı çıkılırdı?!” Bu tanıma en müsait yer Koçgiri’ydi. Öyle ise oradan başlanacaktı ve öyle de oldu. Koçgiri katliamı Kürt Alevi kimliğini “kökünden kazıma” girişimiydi. Koçgiri ardından Dersim’den sonra yapılan tüm soykırım ve katliamlar bu zihniyetin devamından başka bir şey değildir. Alevi inanç kimliğini yok etmenin amacı, Aleviliğin kendi özünde barındırdığı devlet dışı, sivil ve yatay toplumsal örgütlenme ile kendi ocak yapısını esas alma ve Ortodoks İslamcıların dayattığı “biat” tahakkümüne karşı sorgulayan bir niteliğe sahip olmasıydı. Dolayısıyla “Cumhuriyet Alevilere bir ayrıcalık tanımalıydı.” Bu ayrıcalığın adı laiklikti ama laiklik ilkesi ve ilkenin gerekleri 1937 yılında kabul edilene kadar zaten “Türk-İslam” için gereken kurumsal yapılar ve toplumsal zihniyet devlet eliyle çoktan oluşturulmuştu. “Hilafet ve saltanatın kaldırılması, şeriatın hüküm sürdüğü hukuk sistemine son verilmesi” ve “Kemalist modernizmin pozitivist, oryantalist” zihniyeti “din ve vicdan hürriyet için teminat” olarak Alevileri cezbetse de tüm bunlar yapılacak katliamlar için önleyici birer unsur olamayacaktı. Zira laiklik diye “gericiliğe karşı” her derde deva kabilinden sunulan sistem kendi içinde inkâr ve giderek imhayı örgütlemişti ki bu Kemalist modernizmin pozitivist, oryantalist gericiliğinden başka bir şey değildi. “Laiklik” zaten de inançsal eşitliği ve özgürlüğü esas almak yerine Diyanet İşleri Başkanlığı hegemonyasında, Türk, Sünni, Hanefi, İslam… kimliğini “Tek kimlik” olarak yaşamın her alanına uygulayacaktı. Ancak, Türk, Sünni, Hanefi kimliği de DİB’in belirlediği “Resmi devlet dini çerçevesinde” olacaktı.
İslam’ı tek mezhepleştirme projesi
Türk-İslamcılıkta “Türk etnik kimliği”; Ermeni, Rum, Kürt kimliğinin ötelenmesi, itelenmesi ve aşağılanması üzerine bina edilmişken, İslam inanç kimliği de devletin cansiperane “Hanefilik” kurgusu -ki Ebu Hanife’nin Hanefiliği ile alakası yoktur- üzerine bina edilecekti. Bu anlamda “birinci tehlike Alevilik” olsa da “Ehli Sünnet ”ten olan Şafiilik mezhebi de “az tehlike değildi!” Zira, “Şafiilik” Kürt Müslümanların mezhebiydi! “Tekke ve Zaviyeler Kanunu” ile Alevilik yasaklandı. Şafiilik ise etkisiz hale getirildi. Tekke ve Zaviyeler Kanunu Alevi dergahlarını kapatıp Aleviliği yasaklı bir inanç haline getirirken, Şafiilerin de medreselerini kapattı. Çünkü “Medreseler sivildi.” Bugün “Mellelerden cami hocası atama projesi” de İslam’ın ve Şafi mezhebinin tümüyle devletleştirilmesi projesidir. Bu proje; asimilasyon, devlet dinini tümüyle egemen kılma ve İslam’ı bitirmenin “İstiklal Mahkemeleri” sürecinden kalma bir izdüşümüdür. “İstiklal Mahkemeleri” süreci çok boyutlu değerlendirilebilir ama önemli boyutlarından biri, “yargılanan ve idam edilen” din adamlarını yok ederek, Hanefiliği ve Şafiiliği kontrol altına almaktır. “Türk-İslam” kimliğinin mutlak egemenliği için Kürt etnik kimliği ve Alevi inanç kimliği yanında “azınlıklar da sorun yaratıyor” olsa da onlar zaten kontrol altındaydı.
Burada bir gerçeği daha vurgulamakta yarar var. Koçgiri ve Dersim katliamı, Şêx Said katliamından farklı gibi gösterilse de her üç katliamda da devletin “ulvi gayesi” aynıdır. “Farklı olanı etnik ve inançsal kimliğinden dolayı yok etmek!”
‘Steril Kentler’ politikası
Cumhuriyeti kuran “elitler” için “ulvi bir gaye” daha vardı ki o da “steril kentler” oluşturmaktı. Buradaki “sterillik” Türk-İslam kimliğinin hâkim olduğu ve günümüzde “mahalle baskısı” diye tabir edilen devlet eliyle oluşturulmuş toplum projesiydi. Cumhuriyet tarihi boyunca yapılan katliamlar derinlemesine incelenirse bu katliamlar bir anlamda “devletin sosyo-psikolojisini kentlere hâkim kılma” projesidir. Çok kimlikli, çok kültürlü, çok inançlı kentlerdeki “Çokluk” yerine “Tekçilik” amaçlanarak “tek tip” toplum ve insan yaratma gayesi hedeflenmiştir. Maraş, Malatya, Sivas, Çorum katliamları bu projenin en bariz örneğidir. Bu kentlerde Kürtler, Türkler, Ermeniler, Çerkesler, Aleviler, Sünniler, Hıristiyanlar bir arada yaşarken Türk ve İslam dışında neredeyse hiçbir kimlik kalmamıştır. Dolayısıyla Koçgiri ile başlayan katliamlar sürecinin ana gayesi “Türk-İslam” kimliğini “tek kimlik” haline getirmektir. Bu “tekçilikte” devletin sağı DP, AP, MSP, MHP, ANAP, AKP ve türevleri görüş birliği içinde oldukları gibi devletin solu CHP, SHP ve türevleri de görüş birliği içindedir. Devletin sağı ile devletin solunun tüm çekişmeleri, devlet nimetlerini kendileri ve pragmatik yandaşları için pay etme çatışmasıdır. Devlet sağının paydaşları kasaba eşrafı olan, zahire tüccarlığından gelen “Anadolu Kaplanları’dır.” Devletin solunun paydaşları ise asker ve sivil bürokrasi ile tahrirat katipliğinden gelen, büyüyememiş memurcuklardır. Ayrıca her ikisinin ortak bir paydaşı vardır ki o da müteahhit sınıfıdır. “Büyük burjuvazi” diye tabir edilen sınıf ise devletin tonton çocuğu olmaktan kurtulamamış, bir türlü “devlet mekanizmasını tümden” ele geçirememiştir. Zira devletin Türk-İslam beşiğinde büyüyen “besleme burjuvazi” Avrupa’da ve dünyanın çeşitli yerlerindekinin aksine asker ve sivil bürokrasinin “emir erliği” rütbesinden kurtulamamıştır. Zaman zaman “asi çıkışlar” yapsa da “büyük burjuvazi” olmamış, derin devletin himayesinde teneke burjuvazisi olarak kalmaya razı olmuştur!…
Sermayenin eko-politiği
Maraş, Malatya, Sivas, Çorum katliamlarında dikkat çeken unsurlardan biri de 1960’lı yıllarla birlikte başlayan “kentleşme” projesinde “sermayeyi kimin kontrol edeceğidir.” Ayrıca, kentlerde mahalleler oluşturmak, kent ve mahalle yönetimine katılmak asla Alevilerin hakkı olmamalıydı. 1960’lara kadar köylerde yaşayan Aleviler kentlerde önceleri hizmet sektörünün ayak işlerini yapar konumda idiler. Giderek “küçük esnaflık” gibi işlere el atan Aleviler “Anadolu Kaplanları” için rakip olmaya başladılar. Şu halde Aleviler küçük veya büyük sermaye sahibi de olmamalıydı.
Etnik, inançsal, sosyal ve siyasal olarak farklı olanın “sermaye edinmesi tehlikeliydi!”
Bu çerçeveden baktığımızda Koçgiri’den Dersim’e, Maraş’a, Madımak’a… kadar yaşanan katliamlar tarihi sadece “bir grup insanı yok etmek” değildir. Zira sorun “yok edilmesi” düşünülen grubun etnik ve inançsal kimliğinin sosyolojik ve siyasal yaşama yansımasıdır. Amaç, hedef alınan insan toplumunu tüm insani, kültürel, sosyolojik, inançsal, etnik ve maddi değerleri ile birlikte yok etmektir. Bu durum evrensel insanlığın ve onun tarihi değerlerinin yarattığı hukukta “soykırım-jenosit” olarak tanımlanır.
Bu nasıl bir özür?
Evet, şu belirlemeler hiç tartışmasız doğrudur. Maraş ve Çorum katliamı 12 Eylül askeri faşist darbesini “meşru kılmanın” aracıdır. Ama Türk-İslamcı, tekçi, inkârcı zihniyet bundan çok fazlasını amaçlamış ve amaçlarını da büyük oranda gerçekleştirmiştir. O dönemde Malatya ile başlayıp 4 Eylül 1978 Sivas, Maraş ve Çorum ile sürdürülen katliamlar zinciri Türkiye’nin sadece etnik ve inançsal tablosuna etki etmemiştir. Demografik yapıyı bile büyük bir sirkülasyona uğratmıştır. Öyle ki Türkiye içinde göç ile sınırlı kalmayan zorunlu hareketlilik Avrupa ve diğer dünya ülkelerine kadar bir tür “diasporaya” dönüşmüştür.
Maraş Katliamı başta olmak üzere tüm bu katliamlar için istatistiki bilgiler, grafikler vb. yapılabilir, matematik veriler de tespit edilebilir. Ama açık ve aleni bir tablo ortadayken bu verileri sergilemeye çalışmak beyhude değil midir? 74 yıl sonra Dersim Katliamı ve Pir Seyit Rıza için “özür dileyenin” özür biçimi öylesine sorunlu ki soykırımı/katliamı istatistiki ve sayısal bir veri tablosu olarak görüyor.
Daha dün Dersim için “gerekirse ve devlet geleneğinde böyle bir şey varsa ben özür diliyorum!” diyen zihniyet bugün katliamlarda yitirilen canların anması için yasaklama kararı alabilmektedir. “Katletmek serbest, anmak yasak!”
Yerli yersiz “yüzleşme” diyen ve liberalizmin Türk-İslamcılıkla ittifakında elini ovuşturarak pay bekleyenlerin, hükümetin demokrasi ibresine göre demokrasicilik oynadıkları gün gibi ortadadır. Hükümetin ibresi Türk-İslam odaklı bir anayasa hedeflerken Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın Kürt halkının hakları için dizdiği methiyeler, insan avına dönüşen gözaltı ve tutuklamalardan dolayı yükselen tansiyonu düşürme ustalığıdır.
Neredeyse her güne bir katliamın düştüğü Türkiye’de “yeni anayasa süreci” bir olanaktır. Ama hükümetin ve muhalefetin ne böyle bir amacı ne de böyle bir siyasal alt yapısı vardır. Anayasayı hukuki ve teknik bir ayrıntı olarak gören zihniyet Laik, Demokratik Türkiye ve eşit yurttaşlığı esas alan bir anayasa yapamaz! Aksine yeni tehdit ve yasaklamalar pek de iyi şeylerin habercisi değildir.









