- Bugün Marksizm adına konuşanların önemli bir kısmı, tarihle ilişkisinde tuhaf bir terslik yaşıyor: Tarihi açıklama ve değiştirme iddiasıyla yola çıkan bir teori, bizzat tarihin karşısında donmuş bir doktrine dönüşmüş durumda. Marksizm, tarihsel materyalizm adına, tarihselliğini yitirmiş bir inanç sistemi gibi savunuluyor
- Bugün sınıf indirgemeci yaklaşımın Öcalan’a yönelik refleksif reddiyesi, tam da buradan beslenir. Çünkü ‘komünalite–devlet karşıtlığı’ tespiti kabul edildiği anda, Marksizm adına öne sürülen alışıldık tarih şeması ciddi biçimde sarsılır
- Bugün Abdullah Öcalan’ın tarih anlayışı etrafında yürüyen tartışmaların önemli bir bölümü, meseleyi yanlış bir yerden kuruyor. Öcalan ya Marksizm’e ‘karşı’ bir figür olarak konumlandırılıyor ya da Marksizm’in dışına düşmüş, eklektik bir sapma gibi sunuluyor
Sedat Şenoğlu
Marks ve Engels’in tarih anlayışı, yüzeysel okumalarda çoğu zaman mekanik bir belirlenimcilik gibi sunulsa da esasen insan eyleminin maddi koşullar içindeki çelişkili hareketini kavramaya yönelmiş dinamik bir çerçeveye dayanır. Tarih, onların düşüncesinde ne fikirlerin kendiliğinden ilerleyişidir ne de insan iradesinden bağımsız kör bir süreç. İnsanlar tarihi yaparlar; ancak bunu kendi seçtikleri koşullar altında değil, doğrudan karşılaştıkları ve geçmişten devraldıkları maddi, toplumsal ve siyasal koşullar içinde yaparlar. Bu saptama, tarihin hem öznesi hem de sınırı olarak insanı konumlandırır.
Bu çerçevede tarih, öncelikle maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimi sürecidir. Toplumsal bilinç, bu maddi sürecin dışında, ondan bağımsız bir alan olarak değil; doğrudan onun içinde, onunla birlikte şekillenir. Ancak bu belirlenim, tek yönlü bir nedensellik ilişkisi anlamına gelmez. Engels’in özellikle vurguladığı gibi, maddi üretimin ekonomik temeli son tahlilde belirleyicidir; fakat tarihsel sürecin içinde siyaset, hukuk, ideoloji ve bilinç biçimleri de gerçek etkiler üretir. Tarih, bu nedenle, donmuş bir yapı değil; çok katmanlı, gerilimli ve çelişkili bir hareket alanıdır.
Bu tarih anlayışı, Marksizm’in teorik kurucu potansiyelini taşıdığı niteliksel gelişim yönünde yeniden ve yeniden açarak somutlaması zorunluluğunu da içerir. Marks ve Engels, düşüncelerini tarihin üzerine yerleştiren kurucu figürler değil; tarihsel bir mücadele momentinin içinden konuşan devrimci öznelerdi. Onlardan sonra da Marksizm, tarihin gelişimi içinde kendi pratik yolunu bulmak ve ne olduğunu teorik/düşünsel bakımdan da yeniden ve yeniden üretmek zorundaydı. Dolayısıyla, Marksizm’in ne olduğu, zorunlu bir koşul olarak onun kurucularının ölümlerinden sonra ne olabildiğiyle birlikte kavranabilir. Fikirlerin kendi başına tarihi yoktur; tarih, fikirlerin maddi dünyada sınanmasıyla ilerler.
Tam da burada, tarih anlayışının ontolojik boyutu görünür hale gelir. Devrim, yalnızca maddi ilişkilerin yeniden düzenlenmesi değildir; aynı zamanda insanların kendileriyle, geçmişleriyle ve “o ana kadar ne iseler o olma”da verili olan toplam tarihsel ilişki halleriyle hesaplaşmasıdır. Fakat devrim sonrasında bu ruhun kurucu tarihsel yeni olarak oluşmuş niteliğinin sürekliliği korunamadığında, devrim kendi ontolojik bağını pratik olarak yitirmeye başlar. Bu bağ koptuğunda, devrim belirleyici esas olarak tarihin “dışsal” etkenli bir yenilgisine değil, kendi “içsel” çözülmesine maruz kalır. İnsanlar, devrimden sonraki koşullarla oluşan “o an neyseler”e tabi kalmaya başladıklarında, devrim ontolojik olarak çözülür; tarihsel kopuş, evrimsel sürekliliğin içinde eriyerek etkisizleşir. Bu durum, devrimlerin neden sıkça kendi geçmişlerine yenildiklerini açıklar.
Bu bağlamda evrim-devrim diyalektiğinde tarihsel devinim, devrimlerle ilerler gibi görünse de, süreklilik asıl olarak evrimsel süreçtedir. Devrim sürmez; evrim sürer. Devrim, evrimin yoğunlaşmış bir ontolojik ifadesidir; ama evrim, devrimin hem önkoşulu hem de sonrasıdır. Devrim, evrimin ağacıysa, ontolojik köklerinde her zaman kendi çelişkilerini ve çözülme ihtimallerini de taşır.
Bu nedenle tarihsel teori, yalnızca devrimlerin zaferlerini değil, yenilgilerini; yalnızca devrimci momentleri değil, devrimsizlik hallerini de kapsamak zorundadır. Tarih, devrimleri yücelttiği kadar, onları kemiren iç çelişkileri de açığa çıkarır. Devrimleri insan/insanlar yapar; ama onları yine insan/insanlar çözer. Tarihsel teori, bu gerçeği dışlamadan kavrayabildiği ölçüde canlı ve dönüştürücü kalabilir.
‘Savunma’nın dayanılmaz hafifliği
Bugün Marksizm adına konuşanların önemli bir kısmı, tarihle ilişkisinde tuhaf bir terslik yaşıyor: Tarihi açıklama ve değiştirme iddiasıyla yola çıkan bir teori, bizzat tarihin karşısında donmuş bir doktrine dönüşmüş durumda. Marksizm, tarihsel materyalizm adına, tarihselliğini yitirmiş bir inanç sistemi gibi savunuluyor. Marks’ı tarihsel bir özne olarak kavramak yerine, onu tarihin üstüne yerleştiren her yaklaşım, farkında olmadan idealizmin en kaba biçimine yaslanıyor. Oysa Marks’ın kendisi, fikirlerin değil, maddi tarihin hareketini esas alıyordu. Bugün Marksizm’i Marks’ın metinleriyle savunmaya daraltılmış tarz, Marks’ın yöntemine değil, esasen otoritesine dayanmak anlamına geliyor.
Buradan bakıldığında, bugün yaygın olarak öznelci yaklaşımlara hapsedilmiş görünen “Marksizmi savunma” hali, üretken yaratıcı teorik güçlenmeye değil, tarihsel pratiğin uzun zamansallığı boyunca devrimsel güçsüzleşme içinde kalma nesnel halini aşacak üretken yaratıcı pratik dönüşümü başaramamaktan doğan bir çözülmeye işaret eder. Dolayısıyla, kaçınılmaz bir sonuç olarak Marksizm, herkesin etrafını keyfince çitlediği küçük teorik mülkiyet alanlarına bölünmüş bir fikir repertuarına indirgenmiştir. Herkes kendi Marks’ının, kendi Lenin’inin mülkiyetçisi haline gelmiş; tarih, gerçek bir toplumsal süreç olmaktan çok, yorumlanacak bir metne dönüşmüştür.
Lenin’in tarihsel rolü bu noktada özellikle öğreticidir. Eğer Lenin, Marks’ın metinlerine dogmatik bir bağlılıkla yaklaşsaydı, 20. yüzyılın devrimci kırılmaları yaşanamazdı. Lenin’de Marks “takipçiliği”ni öne çıkararak bunu şimdiki kendi pozisyonlarını savunmanın bir siperine dönüştürmek, Lenin’in başarısının ölçüsünü bu “mutlak”a dayandırmak üzerinden kendi başarılarının “gelecekteki güvencesi”ne inanıyor olmak, Lenin’in tarihsel cesaretini ve teorik yaratıcılığını görmezden gelmek anlamına gelir. Lenin, Marks’ın metinlerine ortodoks bir bağlılıkla yaklaşsaydı, Ekim Devrimi değil, teorik bir mezhep doğardı.
Marksizm’in karşı karşıya olduğu en esaslı sorunlardan biri, devrimlerin neden yenildiği değil; neden bu yenilgilerin hâlâ aynı biçimde açıklanmaya devam edildiğidir. Tarih, defalarca teoriyi nesnel olarak düzeltmiş; ama teori, tarihten derinlikli, kendini yenileme dinamizmi kazandıracak dersler çıkarmakta ve çözümleyici güçlü sonuçlar üretmekte yetersiz kalmıştır. Bu çoraklaşma, Marksizm’i devrimci bir teori olmaktan çıkarıp, tabir caizse geçmişin hatırasını koruyan bir ideolojiye dönüştürmektedir.
‘Her şeyin teorisi’ne ermek!
Örneğin sınıf indirgemeci yaklaşım, Marksizm adına konuşurken tarihsel gerçekliği açıklamaktan çok onu bastıran bir teorik konfora dönüşmüş durumdadır. Bu yaklaşım ne güncel toplumsal çatışmaları kavrayabilmekte ne de tarihsel yenilgilerle köklü düzeyde yüzleşebilmektedir. Bunun nedeni, Marks’ın sınıf analizinin yanlış olması değil; sınıf mücadelelerini tarihin tek ve nihai belirleyeni haline getiren indirgemeci mantığın, tarihin çok katmanlı gerçekliğini inkâr etmesidir.
Bu inkârın en görünür hale geldiği nokta, Abdullah Öcalan’ın açık ve sarsıcı biçimde formüle ettiği şu tespittir: “Tarih, komünalite ile devlet arasındaki karşıtlıktır.” Bu ifade, yalnızca Kürt özgürlük hareketinin ideolojik çerçevesini tanımlayan bir önerme değildir; aynı zamanda tek taraflı tarih anlatısının bilinen tarzına yöneltilmiş doğrudan bir meydan okumadır. Ve bu meydan okuma tarihsel verilerle konuşmaktadır. Çünkü devlet, yalnızca sınıfsal tahakkümün siyasal biçimi değil; tarihsel olarak komünal toplumsal varoluşun bastırılması, parçalanmasıdır, kurumsallaşmış aygıtıdır. Devletin tarihi, komünal yaşam biçimlerinin sistematik tasfiyesinin tarihidir. Öcalan’ın paradigması tam da bu noktada sınıf indirgemeci yaklaşımın kör noktasını açığa çıkarır. Tarihi yalnızca sınıflar arası mücadele olarak okumak, devlet öncesi komünal toplumları ya “ilkel”, ya “ön-tarihsel” ya da geçici bir aşama olarak görmeye zorlar. Oysa tarihsel ve antropolojik veriler, komünal yaşamın bir “geçiş evresi” değil; devletli uygarlık tarafından zorla bastırılmış bir toplumsal seçenek olduğunu göstermektedir. Bu bastırma, yalnızca ekonomik değil; ontolojik ve kültürel bir kopuştur.
Bugün sınıf indirgemeci yaklaşımın Öcalan’a yönelik refleksif reddiyesi, tam da buradan beslenir. Çünkü “komünalite–devlet karşıtlığı” tespiti kabul edildiği anda, Marksizm adına öne sürülen alışıldık tarih şeması ciddi biçimde sarsılır. Bu, sınıf mücadelesini geçersiz kılmaz; ama onu tarihin tek açıklayıcı ilkesi olmaktan çıkarır. Öcalan’ın tespiti, sınıf mücadelesini inkâr etmez; onu daha geniş, daha köklü bir tarihsel çerçeveye yerleştirir.
Güncel tartışmalar bu gerilimi açıkça göstermektedir. Kürt hareketinin pratiği, devleti ele geçirmeye değil, devlet dışı komünal örgütlenmeleri inşa etmeye yönelmiştir. Bu yönelim, uzun süredir “reel”leşmiş ve yerleşmiş Marksist siyaset anlayışı açısından “yetersiz”, “eksik” ya da “devrim dışı” ilan edilmektedir. Oysa asıl soru şudur: Devletin kendisi, tarihsel olarak komünaliteyi yok eden bir aygıt ise, onu ele geçirmek neden hâlâ devrimin zorunlu ön koşulu ve yolu sayılmaktadır? Sınıf indirgemeciliği bu soruyu sormaktan özellikle kaçınır. Çünkü bu soru sorulduğunda, 20. yüzyıl devrimlerinin neden devletleşme ile birlikte çözüldüğü, neden bürokratikleştiği, neden yeni tahakküm biçimleri ürettiği yeniden düşünülmek zorunda kalınır. Öcalan’ın paradigması tam da bu noktada tarihsel bir ayna işlevi görür: Devrimler, yalnızca sınıfsal ilişkileri dönüştüremedikleri için değil; komünal toplumsallığı yeniden kuramadıkları için yenilmişlerdir.
Bugün mesele, Öcalan’ı “Marksist mi değil mi” diye tartışmak değildir. Eğer Marksizm adına, komünalite–devlet karşıtlığını ciddiye alınmıyorsa, bu onların teorik yetersizliğidir; tarihsel bir hata değildir. Bu da ironik biçimde, Marksizm adına devlet uygarlığının epistemolojik sınırları içinde kalmak anlamına gelir.
Marksizm ve Öcalan paradigması
Bugün Abdullah Öcalan’ın tarih anlayışı etrafında yürüyen tartışmaların önemli bir bölümü, meseleyi yanlış bir yerden kuruyor. Öcalan ya Marksizm’e “karşı” bir figür olarak konumlandırılıyor ya da Marksizm’in dışına düşmüş, eklektik bir sapma gibi sunuluyor. Bu yaklaşım, teorik olarak yüzeysel olduğu kadar tarihsel olarak da hatalıdır. Çünkü Öcalan’ın paradigması, Marks ve Lenin’le reddiyeci/inkârcı bir kopuşu değil; tarihsel materyalist yöntemin farklı tarihsel koşullar altında yeniden kurulmasını ifade eder.
Bu noktayı netleştirmek gerekir: Marks, Lenin ve Öcalan arasında esaslı bir yöntem sürekliliği vardır. Üçü de tarihi, fikirlerin özerk alanı olarak değil; maddi toplumsal ilişkilerin, iktidar biçimlerinin ve mücadelelerin diyalektik hareketi olarak kavrar. Üçü de tarihi açıklarken, metafizik değil tarihsel materyalist bir zeminde durur. Ayrışma, yöntemde değil; yöntemin uygulanmak zorunda olduğu tarihsel derinlik ve bağlamlarda ortaya çıkar.
Marks, kapitalizmin henüz dünya ölçeğinde tamamlanmadığı; ulus-devletin yükseliş evresinde olduğu bir tarihsel momentte, üretim ilişkileri ve sınıf mücadeleleri üzerinden tarih biliminin temel teorik düzlemlerini açığa çıkarmaya yöneldi. Onun tarihsel materyalizmi, sanayi kapitalizminin maddi gerçekliğiyle doğrudan temas halindeydi. Lenin ise, bu yöntemi emperyalizm çağının eşitsiz ve bileşik gelişme koşullarına uyarladı. Devleti, yalnızca egemen sınıfın aracı olarak değil; devrimci kırılmanın zorunlu düğüm noktası olarak ele aldı. Lenin’in teorik yaratıcılığı, Marksizm’i dogmatik bir miras olmaktan çıkarıp, somut tarihsel koşullarla yeniden ilişkilendirmesinden kaynaklanıyordu.
Öcalan’ın yaptığı da yöntem bakımından bundan farklı değildir. O da tarihsel materyalist çerçeveyi terk etmez; aksine, onu devlet uygarlığının çok daha uzun erimli tarihine doğru genişletir. “Tarih, komünalite ile devlet arasındaki karşıtlıktır” tespiti, Marksizm’in reddi değil; onun tarihsel kapsamının derinleştirilmesidir. Burada diyalektik yöntem belirleyici rol oynar. Marks’ta diyalektik, stratejik çözümleme ekseni bakımından, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çelişkide; Lenin’de diyalektiğin stratejik ekseni siyasal iktidar ile devrimci süreç arasındaki gerilimde görünür olur. Öcalan’da ise stratejik diyalektik, komünalite ile devlet arasındaki tarihsel karşıtlıkta somutlaşır. Üçünde de ortak olan, tarihin düz bir ilerleme çizgisi olarak değil; çelişkiler, kopuşlar ve geri dönüşlerle ilerleyen bir süreç olarak kavranmasıdır. Bu, sürekliliğin en güçlü kanıtıdır.
Öcalan’ın paradigmasını Marks ve Lenin’e karşıtlık içinde okumak, aslında Marksizm’i kendi tarih felsefesine aykırı biçimde dondurmak anlamına gelir. Marksizm, hiçbir zaman tamamlanmış bir “sistem” olmadı. Marks’ın kendisi, tarih biliminin ancak somut tarihsel koşullar içinde üretilebileceği ve kavranabileceğini ısrarla vurguladı. Lenin’in yaptığı, bu uyarıyı ciddiye almaktı. Öcalan’ın yaptığı da budur: Tarihsel materyalist yöntemi, 20. ve 21. yüzyılın devletleşme krizleri, ulus-devletin yapısal şiddeti ve komünal toplumsallığın bastırılması bağlamında yeniden düşünmek.
Bu çerçevede, Kürt özgürlük hareketinin devleti ele geçirmeyi değil; devlet dışı komünal örgütlenmelerin tarihsel ontolojisini ve sürekliliğini esas alması, Marksizm’e aykırı bir sapma değil; tarihsel materyalist yöntemin güncel bir uygulamasıdır. Devletin tarihsel olarak komünaliteyi bastıran temel aygıt olduğu tespitinden hareketle, devleti merkez almayan bir devrimci strateji geliştirmek, teorik bir zayıflık değil; tarihsel zorunluluktur. Marks ve Lenin kendi çağlarında bu zorunluluğu nasıl farklı biçimlerde kavradılarsa, Öcalan da kendi tarihsel bağlamında aynı yöntemi işletmektedir. Marks, Lenin ve Öcalan arasındaki süreklilik tam da burada yatar. Ayrıldıkları yer, tarihin kendisinin onları ayırdığı yerdir. Bu gerçeği kabul etmek, Marksizm’i zayıflatmaz; onu yeniden tarihsel bir teori olarak toplumsal pratik işlevselliğinin zeminini güçlendirir. Bugün ihtiyaç duyulan da tam olarak budur.









