Ben söylemiyorum, bizzat DEM Parti söylüyor: Müzakere sürecinin barış ve demokrasi sonucu doğuracağına olan güven Kürdistan’da hızla azalıyor.
Neden?
Halk durduk yere mi sürece olan güvenini kaybediyor? Yoksa müzakere sürecinde yapısal bir sorun mu var?
Evet, var.
Müzakere sürecinin ilerlemesinde halkın zorlayıcı, yaptırımcı, belirleyici rolü yok. Ama devletin, devlet içindeki fraksiyonların, iktidarın, iktidar içindeki kanatların rolü belirleyici. “Çerçeve yasa” hakkında Öcalan’ın elbette önerileri var. Hatta İmralı’da var olan devlet temsilcilerini ikna etme gücü de var. PKK hareketini, gerillayı ikna etme gücü ise tartışmasız. Ama işte o kadar.
Müzakere sürecinin direksiyonunda Öcalan oturuyor. İstikamet çizen, perspektif gösteren o. Ama gaz ve fren pedallarında Erdoğan’ın ayakları var. Şu ana kadar fren pedalından ayağını çekmiyor.
Erdoğan’ın ayaklarını gaz ve fren pedallarından Öcalan çektiremez. Kim çektirir?
Halk.
Oysa halk müzakere süreci denilen arabanın içinde değil. Dışında. Arabanın gelmesini bekliyor. Gelsin de bizi alıp “barış ve demokrasiye götürsün” demekten yorulunca, arabanın gelmesinden umudunu kesiyor.
Müzakere sürecinde Öcalan “başmüzakereci”. Kimin adına? Kürt ulusu, o ulusun içinden çıkmış PKK ve gerilla adına.
Yapısal sorun tam da burada. Bu büyük kitle adına devletle müzakere halinde olan Başmüzakereci, bu büyük kitle ile değil, üç kişilik DEM Parti heyeti ve birkaç aile ferdiyle dış dünyayla bağ kuruyor.
Kimileri bunu yeterli bulabilir. Öcalan’ın İmralı’dan ileteceği “drektiflerin” halk, PKK hareketi ve gerilla tarafından nasılsa “otomatik” olarak kabul edileceğini düşünenler açısından “aracıların” varlığı yeterli sayılabilir.
Böyle düşünenler ne Öcalan’ı, ne halkı, ne PKK hareketini ve ne de gerillayı belli ki tanımıyorlar. “PKK önderlik hareketidir” sözünü duymuşlar, politik bilinç bakımından dünyanın sayılı halklarından biri olan Kürt halkının, onun örgütlerindeki militan ve savaşçılarının “beyinsiz robotlar sürüsü” olduğunu sanıyorlar. Bu sanma durumu “kuyruklu Kürt” ahlaksızlığının yeni versiyonudur.
Öcalan’ın müzakere süreci boyunca Kürt halkıyla, onun aydınlarıyla, akademisyenleriyle, sanatçılarıyla “konuşma” talebini ısrarla öne sürdüğüne bakanlar, O’nun Ada’da “sıkıldığını”, insanlarla “muhabbet” etmek istediğini sanıyorlar. “Sana görüşlerini aracılar vasıtasıyla kendi halkına iletme imkanını verdik, daha ne istiyorsun” demeye getiriyorlar.
Boşuna böyle demiyorlar. Amaçları müzakereyi Öcalan’la devlet arasında bir müzakere olarak sınırlamak ve Kürt halkını, onun örgütünü ve gerillayı müzakere sürecinin dışında tutmaktır. Öcalan’ın amacı ise Kürt halkını, örgütlerini ve gerillayı müzakere sürecinin asli “muhatapları” haline getirmektir. Başmüzakereci olarak “son sözü” söylemeden ve devletle “demokratik uzlaşmayı” sağlamadan önce, halkıyla, örgütüyle, savaşçılarıyla doğrudan konuşarak, tartışarak “kolektif karara” varmaktır. Önderlik demek, düşüncede “öncülük” yapmak, “teori ve program hazırlamak”, sonra bu düşünceyi, ve programı halkıyla, örgütüyle, savaşçılarıyla pratikte “uygulanabilir” hale getirmektir. Önder kitleye “ne yapsak acaba” demez. “Ne yapmalı” sorusunun “ilkesel” cevabını verir, sonra kitleyle birlikte “nasıl yapmalı” sorusunun cevabını kolektif olarak karara bağlar. Öcalan’ın halkına, örgütüne ve savaşçılarına önderlik yönteminin böyle olduğunu, PKK dışından edindiğim izlenimlere dayanarak böyle anlamış bulunuyorum.
Öcalan boşuna insanlarla konuşma hakkını talep etmiyor. Bu talep, O’nun “kişisel ihtiyacı” ile ilgili bir talep değildir. Bu konuşma talebi halkın, PKK hareketinin ve savaşçıların müzakere sürecinde asli muhatap haline getirilmesi talebidir. Müzakere sürecinin “yapısal zaafını” aşma amacına yöneliktir.
Çünkü karşımızda hayati bir mesele var. İmralı’da Öcalan ve sekretaryası ile devlet arasındaki müzakerede eğer halk, PKK hareketi ve gerilla asli muhatap olarak yer almadığı sürece, “arabanın gaz ve fren pedalları” Erdoğan ve devletin tekelinde olacaktır. İmralı’da tecrit edilmiş Başmüzakereci ve sekretaryasının gücü bu tekeli kırmaya yetmez. Halk, örgüt ve savaşçılar arabanın dışındaysa, hiç kimse bu tekeli kıramaz. Halkın arabaya binmesi demek, devletle müzakerede söz ve karar sahibi olması demektir.
“Çerçeve yasa” eğer İmralı kapısı halka, örgüte ve savaşçılara açılmadıkça, bu sayede onlarla Öcalan arasında “kolektif kararlaşma” gerçekleşmedikçe amaca uygun sonuç vermeyecektir. Yalnızlaştırılan İmralı bu eşitsiz durumda savaşı ve kaosu önlemek için amaçladığı hedeflerden “fedakarlık” etmek zorunda kalacaktır. O nedenle “çerçeve yasa”nın ilk maddesi Öcalan’a halkıyla, örgütüyle ve savaşçılarıyla doğrudan bağ kurma hakkını tanımalıdır. Tecrit böyle kırılır.
Bu bağ kurulduğu zaman İmralı’da alınan kararlarda söz hakkını kullanan ve bu kararları Öcalan’la birlikte alan halk, Erdoğan’ın ayağını fren pedalından çekip alır.
Yani demek istediğim müzakere sadece müzakere değil, aynı zamanda mücadeledir.









