Hito Steyerl*
Küreselleşme koşulları altında belgesel formlarında yaşanan genel dönüşümün formülü, özelleştirme mefhumuyla ifade edilebilir. Ekonomik açıdan, Avrupa’da belgesel üretimi, ulusal ve devlet destekli kamusal alanların özelleştirilmesinin baskısına maruz kaldı; içerik açısından ise, bu baskı özel ve mahrem konulara yönelik talebi artırdı. Bu çifte özelleştirme, gittikçe daha da özelleşen bir kamusal alanın gelişmesine sebep oldu -özel televizyon kanallarında yayınlanan, sıradan insanların hayatlarını konu alan röntgenci-belgeselimsi diziler, bu özel kamusal alanın mecazi biçimde yoğunlaşmış halini sunuyor.
Fakat, bu geniş çaplı özelleştirmenin, belgesel pratikleri açısından çok farklı bir sonucu daha var. Tüketim malları üretimine nüfuz eden dijital teknolojiye erişim iyice kolaylaştı. Şimdilerde, belgesel üretim araçlarına erişmek daha önce hiç olmadığı kadar kolay; kelimenin gerçek anlamıyla özelleştirilebiliyorlar ve devlet denetimindeki kuruluşlara ya da büyük medya şirketlerine mahsus, sıkı sıkıya korunan bir imtiyaz olmaktan çıktılar. 20. yüzyıl boyunca, görsel-işitsel üretim araçlarının denetimi teknolojik gelişmeler ışığında defalarca yeniden düzenlendi; son düzenleme ise dijital çağla beraber geldi.
Buradaki kilit sözcük, video-kamera devrimi. Bu tabir, görsel-işitsel cihazların kitlesel dolaşımına ve bu yeni teknolojilerle ikircikli bir ilişki içinde olan politik çalkantılara (mesela, 1989 Romanya Devrimi) işaret ediyor. Bu optik-politik dönüşümler, üretimin genel olarak yeniden yapılandırılmasıyla aynı anda gerçekleşti; endüstri merkezlerindeki endüstriyel emeğin çöküşüne ve yeni, esnekleştirilmiş işçi türlerinin doğuşuna eşlik etti. Belgesel üretimi, giderek, çağdaş kültür endüstrileri bünyesinde yer alan diğer kitlesel sembolik üretim alanlarıyla bütünleşiyor. Bunların hepsi, yaratıcı ürün, freelanceişçilik ve alabildiğine esnekleşmeyle tanımlanan alanlar. Önceleri seçkinci ve hayli sınırlı bir alan olan belgesel imge üretimi bile, bu süreçte büyük ölçüde proleterleştirildi. Freelancer’lar ve gönüllü muhabirlerden oluşan küçük ekipler, tam zamanlı istihdam edilen gazetecilerin yerini aldı. Öte yandan, dijital üretim sayesinde maliyetin ciddi anlamda düşmesi, profesyonellikten uzak popüler medya deneylerine alan açtı.
Meslek dallarının halihazırda nasıl sistemli bir şekilde vasıfsızlaştırıldığını anlamak için sanat sınıfına giren belgesellerin üretim koşullarına bakabiliriz. Bu alanda deney yapmak mümkün ve hatta çoğu zaman makbul görülen bir şey olsa da, bu ancak maliyet asgariye indirildiğinde gerçekleşebiliyor. Sanat alanındaki deneysel ya da düşük bütçeli belgesel yapımlar, çoğunlukla kendin-yap [DIY] koşullarında, küçük dijital kameralar ve kişisel bilgisayarlarla üretiliyor. Ortada genelde bir sözleşme olmuyor; olduğunda da, esas amacı kurumun çıkarlarını korumak oluyor. İşyeri ile özel alan arasındaki sınır bulanıklaşıyor; aynı şekilde, yaratıcı, yönetici, amatör tercüman ve teknik koordinatörün işlevleri de birbirine karışıyor. Bu alanda üretim giderek bireyselleşse de -yaratıcı ile yapımcı gerçekten de çoğu zaman aynı kişi oluyor- bir yandan da, gittikçe “müşterekleşmeye” meylediyor. Bu, veritabanlarını mesken tutmuş, hayli anonim bir müşterekler alanı. Görseller takas ediliyor, internetten sesler indiriliyor; takma isimlerle fikirler paylaşılıyor. Denkler arası ağlar, yasadışı arşiv yüklemelerinin yapılabileceği karanlık odalar sağlıyor. Deneysel belgesel üretimi giderek işlenebilen ve şekillendirilebilen dijital veri akışlarına katılıyor: kesip alıyor; kendine mal ediyor; kopyalıyor ve dağıtıyor. Baskı laboratuvarının yerini, kopyalama yazılımları alıyor. Eser sahipliği, telif hakkı ve fikrî mülkiyet yeniden değerlendiriliyor. Bu üretim türü, görünmez bir halde dünyada dolaşan ve WiFi sinyalleri biçiminde bedenlerimizi kat eden dram ve arzulardan kaynak devşiriyor. Bu, gerçeklik artık. Yeni belgesel türü, bu gerçekliği resmetmek yerine, ondan büyük parçalar sökerek kendine katıyor.
Değişken ve coğrafi açıdan dağınık insan topluluklarını kısmen müşterek işlemsel prosedürler üzerinden birbirine bağlayan bu iletişim ağlarında, Dziga Vertov’un dünya işçilerini birbirine bağlayacağını hayal ettiği “optik bağlantı”, ironik bir şekilde güncelleniyor. Bu bağlantılar, müşterek üretimin geçici alanları; imaj, ses ve fikirlerin seyahat ettiği kanallar.
Bütün bu ikircikli dönüşümler, belgesel pratiklerin yeniden örgütlenmesine katkıda bulunuyor. Belgesel eklemlenmelerin erimini tüm küreye yayan süreçler, belgesellerin yalnızca üretim koşullarını değil, dağıtım kanallarını da dramatik bir şekilde değiştirdi. Fakat, üretim genel anlamda kolaylaşırken, dağıtım giderek daha dolambaçlı bir hal alıyor.
Avrupa’da devlete ait yayın organlarının tedricen özelleştirilmesi, içeriğin hızla ticarileşmesine sebep oldu. Forma ilişkin deneylerin yerini belgesel eğlenceler ve tefrika halinde yayınlanan felaketler aldı. Bu, deneysel ve düşünümsel belgesel pratiklerin zeminini kaybettiği ve yurtsuzlaştığı anlamına geliyor. Daha deneysel ve sanatsal çalışmalar kadar klasik belgesel film üretiminin bazı alanları için de geçerli bu durum.
Ayşe Boren tarafından çevrilen bu yazı www.e-skop.com’dan kısaltılarak alınmıştır.