Hesekê içerisindeki Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerin ilerleyen süreçte Dêrazor merkezli ayrı bir idari hatta bağlanabileceği yönündeki tartışmaları güçlendirdi. Özellikle ‘Arap Kemeri’ yaklaşımının yeniden canlandırılması ihtimali, Kürt çevrelerinde ciddi kaygı yaratmış durumda
Demokratik Suriye Güçleri (DSG) ile Suriye Geçici Hükümeti arasında 29 Ocak 2026 tarihinde ABD ve Fransa arabuluculuğunda imzalanan anlaşmayla birlikte, Şam ile Rojava arasında “demokratik entegrasyon” adı altında yeni bir süreç başladı. Sürecin fiili başlangıcı ise 2 Şubat tarihi olarak kabul edildi. Aradan geçen yaklaşık dört aylık süreç boyunca entegrasyon görüşmeleri ağır ilerledi; krizler, karşılıklı güvensizlikler, siyasi gerilimler ve kurumsal tıkanıklıklar sürecin temel karakteri haline geldi.
Buna rağmen taraflar arasındaki temaslar tamamen kopmadı ve entegrasyon başlığı farklı alanlarda tartışılmaya devam etti. Ancak son dönemde Şam yönetiminin attığı bazı adımlar, 29 Ocak anlaşmasının ruhuna aykırı yeni bir siyasi ajandanın devreye sokulduğunu gösteriyor.
Özellikle “Arap bölgeleri” söylemi üzerinden Hesekê Muhafazası’nın parçalanması ya da zayıflatılması yönündeki girişimler, Şam’ın Kürt bölgelerinin mevcut statüsünü aşındırmayı hedeflediği yönündeki kaygıları artırmış durumda. Bu mesele yalnızca idari bir düzenleme tartışması değil; aynı zamanda Rojava’nın siyasal ve demografik geleceğini ilgilendiren stratejik bir konu olarak öne çıkıyor.
29 Ocak Anlaşması ve Kürt bölgelerinin statüsü
29 Ocak anlaşmasının en önemli maddelerinden biri, Kuzey ve Doğu Suriye’deki Kürt bölgelerinin özgünlüğünün korunacağı yönündeki güvenceydi. Anlaşma çerçevesinde DSG ve Özerk Yönetim kurumlarının, Suriye devlet yapısına “demokratik entegrasyon” modeliyle dahil edilmesi planlanıyordu. Kürt tarafının anlaşmayı kabul etmesindeki temel etkenlerden biri de bu güvenceydi.
Anlaşmaya göre Hesekê Muhafazası, Kürt bölgesi statüsüyle korunacak; Cizre Bölgesi’nin mevcut kurumsal, toplumsal, ekonomik ve siyasal yapısına dokunulmayacaktı. Aynı zamanda Efrîn ve Kobanê bölgeleri Halep’e, Girê Spî ise Rakka’ya bağlı idari bölgeler olarak tanımlansa da, Hesekê’de uygulanacak modelin bu bölgelerde de geçerli olması öngörülüyordu. Böylece Kürt bölgelerinin bütünlüklü bir statü içerisinde korunması hedefleniyordu.
Hesekê Muhafazası’nın sınırları içerisinde Serêkaniyê, Dirbêsiyê, Amûdê, Qamişlo, Tirbêspiyê, Çilaxa, Girgê Legê, Derik, Şeddadê, Zirgan, Til Temir, Til Berak, Til Hemîs ve Til Koçer gibi ilçe ve kasabalar yer alıyor.
Bu bölgeler içerisinde özellikle Şeddadê, Til Berak, Til Hemîs ve Til Koçer’de Arap nüfus yoğunluğu bulunuyor. Ancak bu yerleşimlerin tamamı tarihsel ve idari olarak Hesekê Muhafazası’na bağlı bölgelerdir. Şeddadê doğrudan Hesekê’ye bağlıyken, Til Berak ve Til Hemîs Qamişlo’ya, Til Koçer ise Derik’e bağlı.
Buna rağmen Şam yönetimi son dönemde bu bölgelerin “Arap bölgeleri” olarak ayrı bir statüye kavuşturulmasını tartışmaya açtı. Bu yaklaşım, 29 Ocak anlaşmasının çerçevesini aşan yeni bir müdahale olarak görülüyor. Çünkü söz konusu model, Kürt bölgelerinin coğrafi ve siyasal bütünlüğünü parçalayabilecek bir sürecin önünü açabilir.
Ziyad el Ayiş kimdir?
Bu tartışmaların ortasında dikkat çeken gelişmelerden biri de, Suriye Geçici Cumhurbaşkanı Ahmed el Şara tarafından 29 Ocak anlaşmasını takip etmekle görevlendirilen özel temsilci Ziyad el Ayiş’in Dêrazor Valiliği görevine atanması oldu.
Ziyad el Ayiş, özellikle doğu bölgeleri ve aşiret ilişkileri konusunda öne çıkan isimlerden biri olarak biliniyor. Şam yönetimi adına DSG ile yürütülen temaslarda aktif rol alan Ayiş, son aylarda “Arap bölgeleri” söylemini öne çıkaran isimler arasında gösteriliyordu. Bu nedenle Dêrazor Valiliği’ne atanması sıradan bir bürokratik değişiklik olarak görülmüyor.
Aksine bu atama, Hesekê içerisindeki Arap nüfusun yoğun olduğu bölgelerin ilerleyen süreçte Dêrazor merkezli ayrı bir idari hatta bağlanabileceği yönündeki tartışmaları güçlendirdi. Özellikle “Arap Kemeri” yaklaşımının yeniden canlandırılması ihtimali, Kürt çevrelerinde ciddi kaygı yaratmış durumda.
Arap Kemeri politikası yeniden mi devrede?
“Arap Kemeri” politikası ilk olarak 1960’lı yıllarda Baas rejimi döneminde uygulanmıştı. Bu politika kapsamında Türkiye sınırı boyunca uzanan Kürt yerleşim hattına Arap nüfus yerleştirilmiş, birçok Kürt köyünün demografik yapısı değiştirilmiş ve Kürtlerin coğrafi bütünlüğü parçalanmaya çalışılmıştı.
Bugün Şam yönetiminin “Arap bölgeleri” söylemiyle gündeme getirdiği yeni yaklaşımın, geçmişteki Arap Kemeri siyasetinin güncellenmiş bir versiyonu olduğu yönünde değerlendirmeler yapılıyor.
Çünkü mesele yalnızca bazı ilçelerin idari statüsü değil. Asıl tartışma, Kürt bölgelerinin birbirleriyle olan siyasal, toplumsal ve coğrafi bağlarının zayıflatılmasıdır. Şeddadê’den Til Koçer’e kadar uzanan hattın “Arap bölgesi” adı altında farklı bir idari yapıya dönüştürülmesi, Rojava’daki Kürtlerin ortak yönetim alanını parçalayabilir.
Bu durum uzun vadede Kürt kentleri arasında kopukluk yaratabilir, Kürt nüfusun siyasal etkisini azaltabilir ve Rojava’nın bütünlüklü yapısını zayıflatabilir. Daha da önemlisi, Kürtlerle Araplar arasında yeni bir toplumsal gerilim zemini oluşturabilir.
Bu nedenle bugün tartışılan konu yalnızca bir sınır ya da idari yapı meselesi değil; Rojava’nın geleceği, Kürtlerin siyasal varlığı ve Suriye’nin yeniden şekillenme sürecinde nasıl bir modelin ortaya çıkacağı meselesidir.
Haber: Doğan Cihan / ANHA









