Dünyanın neresinde bir halkın iradesi böyle kuruluyor? Kobanê’de, Efrîn’de, Hesekê’de halk doğrudan özgür seçim yapmıyor; önceden belirlenmiş komisyonlar ‘uygun’ gördüğü isimleri parlamentoya taşıyor. ‘Kürt temsiliyeti’ diye sunuluyor ama gerçek temsil değil; vitrin siyasetidir
Ahmet Ağaç
Artık kimse kimseyi kandırmasın.
HTŞ’nin bugün Şam’da kurmaya çalıştığı yapı; “yeni Suriye”, “geçiş hükümeti”, “istikrar” ve “birlik” gibi kavramlarla sunuluyor. Ancak sahadaki gerçeklik bambaşka bir tablo gösteriyor.
Gerçekten demokratik bir sistem kuruluyor olsaydı, önce Kürtlerin iradesi tanınırdı. Yıllardır savaşın yükünü taşıyan toplulukların sözü dikkate alınır, Rojava’nın ortaya çıkardığı siyasal ve toplumsal gerçeklik kabul edilirdi.
Fakat bugün yapılan tam tersidir. Rojava’da 14–15 yılda oluşan toplumsal deneyim küçültülmek, etkisizleştirilmek ve merkezi denetim altına alınmak isteniyor. Oysa Rojava sıradan bir bölgesel yapı değildir. Dünya DAİŞ barbarlığı karşısında sessizliğe gömülmüşken direnen yerdi orası. YPJ’nin ortaya çıkardığı çizgi, Ortadoğu’nun bin yıllık erkek egemen karanlığına karşı başka bir nefes oldu. Bugün herkes biliyor ki Rojava’da kurulan model eksiksiz değildi; ancak Ortadoğu’da halkların birlikte yaşayabileceğini gösteren en ciddi deneyimlerden biri hâline geldi.
Şimdi sorulması gereken temel soru şudur: HTŞ nedir?
Daha birkaç ay öncesine kadar cihatçı geçmişiyle anılan, ideolojik omurgası selefi çizgiden gelen bir yapı, bugün takım elbise giyip “devlet aklı” rolüne büründü diye modern ve demokratik bir yönetim olarak mı kabul edilecek?
Kimi kandırıyorlar?
Rakka’dan itiraz yükseliyor. Dêrazor’dan rahatsızlık geliyor. Dürziler tedirgin. Aleviler güvensiz. Süryaniler kaygılı. Kadınlar korkuyor.
Çünkü halklar şunu hissediyor: Kurulmak istenen şey demokratik ortak yaşam değil; merkeziyetçi, kontrollü ve denetim odaklı yeni bir rejimdir.
Sürecin en dikkat çekici taraflarından biri de ENKS’ye biçilen roldür. Türk devleti ile yürütülen temaslar, oluşturulan komisyonlar ve Kürt temsilini parçalı hâle getirme çabaları artık daha görünürdür. “Kürtler de masada” görüntüsü oluşturulurken, esas amaç gerçek Kürt iradesini etkisizleştirmektir. Bu durum sayısal verilerde de açık biçimde görülüyor.
Seçim yapılmış gibi gösteriliyor ama gerçek tablo bambaşka. 210 sandalyeli yapının 70 vekili doğrudan geçici hükümet tarafından atanıyor. Yani halkın oyuyla değil; masa başında oluşturulan komisyonlarla belirleniyor.
Dünyanın neresinde bir halkın iradesi böyle kuruluyor? Kobanê’de, Efrîn’de, Hesekê’de halk doğrudan özgür seçim yapmıyor; önceden belirlenmiş komisyonlar “uygun” gördüğü isimleri parlamentoya taşıyor. Üstelik Rojava’daki neredeyse bütün Kürt partileri bu süreci boykot etmişken, sadece ENKS’nin sistem içinde tutulması da tesadüf değil. Efrîn, Kobanê ve Hesekê’den çıkarılan üç sandalye “Kürt temsiliyeti” diye sunuluyor ama gerçek şu:
Bu temsil değil; vitrin siyasetidir. 210 sandalyeli Suriye Parlamentosu’nda Kürtlere yalnızca 8 sandalye ayrılması temsil değil, açık bir siyasal küçültme politikasıdır. Nüfusun en az yüzde 20’sini oluşturan Kürtlerin yüzde 2’nin altında bir temsile zorlanması demokratikleşme olarak açıklanamaz
Daha da açık söyleyelim: Bu sistemde ENKS’ye biçilen rol, Kürt halkının ortak iradesini büyütmek değil; Şam’ın ve bölgesel güçlerin kurduğu denkleme “Kürt meşruiyeti” görüntüsü vermektir. Bir yandan Kürtlerin gerçek siyasal ağırlığı parçalanıyor, öte yandan “Bakın Kürtler de parlamentoda” propagandası yapılıyor. Başka bir ifadeyle seçim vardır; fakat belirleyen seçim değildir. Bu tablo Kürtler açısından temel bir soruyu gündeme getiriyor: Yeni Suriye’de Kürtler kurucu bir güç mü olacak, yoksa kontrol altında tutulacak sınırlı bir aktöre mi dönüştürülecek?
Çünkü bugün kurulmak istenen modelin özü şudur: Kürt olsun ama iradesiz olsun. Temsil olsun ama denetim altında olsun. Masada otursun ama karar veremesin. Konuşsun ama halkın gerçek taleplerini dillendirmesin. Yani inşa edilmeye çalışılan şey özgür Kürt siyaseti değil, “makbul Kürtlük” modelidir. Fakat burada hesaba katılmayan büyük bir gerçek var: Rojava’daki irade masa başında üretilmedi. Binlerce insanın bedeliyle, DAİŞ karanlığına karşı verilen savaşla, kadınların ve gençlerin direnişiyle oluştu. Bu nedenle o iradeyi diplomatik manevralarla tasfiye etmek kolay değildir. Çünkü halk kendisi için savaşanı da bilir, kendisi adına pazarlık yapanı da.
Bugün Kürtlere biçilen rol belirleyici bir ortaklık değil; kontrollü ve sınırlandırılmış bir siyasal alandır. Bu da yıllardır Ankara’nın istediği modeldir. Türkiye’nin yürüttüğü diplomasi trafiği de aynı hedefe yöneliyor. İbrahim Kalın görüşmeleri, Şam temasları ve güvenlik pazarlıkları aynı noktada birleşiyor: Rojava’daki iradeyi zayıflatmak. Çünkü onları rahatsız eden yalnızca silahlı güçler değildir. Asıl rahatsız oldukları şey, Kürt halkının kendi kendini yönetebileceğini göstermesidir.
Rojava’nın yarattığı esas korku budur. Bir Kürt çocuğunun kendi dilinde eğitim görmesi… Bir Süryani’nin yönetime katılması… Bir Arap aşiretinin kadın komutanla aynı masaya oturması… Bir kadının Ortadoğu’da özne hâline gelmesi…
Şimdi ise HTŞ eliyle, “yeni Suriye” adı altında bu modeli yavaş yavaş boğmak istiyorlar. Fakat unutulan büyük bir gerçek var: Rojava artık yalnızca bir coğrafya değildir. Bir hafızadır. Bir deneyimdir. Bir halklar fikridir. Ve bazen fikirler tanklardan daha güçlüdür.
Bugün HTŞ birkaç şehir merkezini kontrol ediyor olabilir. Ancak halkların güvenini kazanmayan hiçbir iktidar kalıcı olamaz. Ortadoğu halkları artık eski Ortadoğu halkları değil. Aleviler görüyor. Dürziler görüyor. Araplar görüyor. Kürtler zaten görüyor.
Bu nedenle mesele yalnızca “Suriye’yi kim yönetecek?” meselesi değildir. Asıl mesele, yeni Suriye gerçekten halkların ortak evi mi olacak, yoksa eski Baas zihniyetinin sakallı ve makyajlanmış yeni bir versiyonu mu ortaya çıkacak?
Bugünkü tablo maalesef ikinci seçeneğe daha yakındır.
Ortadoğu’nun en büyük trajedisi de budur: Halklar birlikte yaşamayı öğrenmeye başladığında, iktidarlar yeniden korkmaya başlıyor.









