İstanbul’da iki gün sürecek “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı”, Cumartesi günü Cem Karaca Kültür Merkezi’nde başladı. 29 aydın ve yazarın çağrısıyla düzenlenen konferans, siyasetten sivil topluma, gençlerden, kadınlara, kültür-sanat dünyasına kadar geniş katılımıyla dikkat çekti. İlk gün biri panel/forum olmak üzere dört oturum gerçekleşti. Her oturum dikkatle izlendi. Her konuşmacı önemli belirlemeler ve hedeflere dikkat çekti.
Konferansın açılış konuşmalarını çağrıcı isimlerden Gültan Kışanak ve Rıza Türmen yaptı. Uluslararası PEN Yazarlar Birliği Başkanı Burhan Sönmez video mesaj ile katıldı. Açılış konuşmacıları ve panellerdeki konuşmacıların ortak vurgusu demokratikleşmenin hayati önemineydi. Sıklıkla “Bu konferans bir son değil, yeni bir demokrasi hareketinin başlangıcı olmalı” değerlendirmesi yapıldı.
“Türkiye yol ayrımında”
Rıza Türmen, AKP’nin cumhuriyetin üzerine oturduğu temel toplumsal sözleşmeyi bozduğunu, yerine ise yeni bir temel koyamadığını belirterek sözlerine başladı. “Marazi belirtiler ortaya çıktı. AKP şimdi tek adam rejimi kurmaya yöneldi. Türkiye böylelikle yol ayrımına geldi. Ya tek adam karanlık rejiminde yaşayacak ya da bunun üstesinden gelip yepyeni bir güneş doğacak” dedi.
Türmen, son dönemde yaşanan “mutlak butlan” kararını da sert bir dille eleştirdi: “Bir partinin seçilmiş lideri mahkeme kararıyla değiştirilebiliyor. Bu, çok partili dönemin sona erdiği anlamına gelir.” Temel çelişkinin iki başkan arasındaki çekişme değil, demokrasiden yana olanlarla tek adam rejimini isteyenler arasında olduğunu vurgulayan Türmen, yeni bir demokrasi hareketinin zorunlu olduğunu söyledi.
Kürt sorununun ancak demokrasi çerçevesinde çözülebileceğini belirten Türmen, “Kürtler demokrasinin motoru haline gelmeli. Kürt siyasi hareketi, Türkiye demokrasisi bakımından en önemli harekettir. Bu olmadan yeni bir demokrasi hareketi başlatmak son derece güçtür” dedi. Konferansın “Türkiye’deki büyük umutsuzluğa büyük bir umut kapısı açması” gerektiğini vurgulayarak sözlerini tamamladı.
“Demokratik dönüşüm artık ekmek su kadar yaşamsal”
Gültan Kışanak ise konuşmasına Türkçe ve Kürtçe selamla başladı. Konferansın Cem Karaca Kültür Merkezi’nde yapılmasının sembolik önemine dikkat çekti: “12 Eylül sonrası vatandaşlıktan çıkarılan, yurtsuz bırakılan bir sanatçının adını taşıyan bu mekânda; yüz yıllık yalnızlığı, ötekileşmeyi, dışlanmayı ve kutuplaşmayı konuşuyoruz.”
Kışanak, cumhuriyetin ikinci yüzyılında yaşanan çoklu krizlere (otoriter yönetim, ekonomik, siyasal, ekolojik, kimlik krizleri) işaret ederek, “Toplumda umutsuzluk, mutsuzluk ve hareketsizlik hâkim. Oysa demokratik dönüşümün öznesi halktır. Demokratik dönüşüm artık ekmek su kadar yaşamsal bir ihtiyaç haline gelmiştir” dedi.
Kürt meselesinin artık “ayrılık meselesi” olmaktan çıkıp “tanınma ve hukuk içine alınma meselesi” haline geldiğini belirten Kışanak, “Kürt realitesi hukuk kapısına dayanmıştır” ifadesini kullandı. Barış ve demokrasinin birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini vurgulayan Kışanak, kalıcı barışın teminatının ise “hiç kimseyi dışarıda bırakmayan, eşitlik ilkesi üzerine kurulu demokratik bir sistem” olduğunu söyledi.
Ortak çağrı: Geniş cephe ve yeni başlangıç
Her iki konuşmacı da konferansın sadece teorik tartışmalarla sınırlı kalmaması, geçmişle gelecek arasında köprü kurması ve somut bir demokrasi hareketine dönüşmesi gerektiğini vurguladı. Türmen yoksulluk ile demokrasisizlik arasındaki doğrudan ilişkiye dikkat çekerken, Kışanak çoklu krizlerin kesişim alanında ortak mücadele ve dayanışmanın şart olduğunu belirtti.
Konferansın ilk gününde olduğu gibi ikinci gününde de cumhuriyetin yapısal sorunlarını ve güncel krizleri birlikte ele alacağı, demokratik dönüşüm için somut perspektifler üreteceği görülüyor. Özellikle gençlerin sürece aktif katılımı ve kendi tartışma zeminlerini oluşturması çağrısı da açılış konuşmalarında öne çıkan mesajlardan biriydi. Konferans, “Cumhuriyetin ikinci yüzyılında demokratik bir cumhuriyet tahayyülü” etrafında şekillenen geniş bir katılım ve tartışma platformu oldu.
Konuşmacıların da belirttiği gibi bu konferans, dönemin somut ihtiyaçlarından doğdu. Kürt sorununda barış ve çözüm sürecinin “terör parantezi”nden çıkarılarak özgürlükler, haklar ve eşitlik temelinde yeniden değerlendirilmesi artık sadece bir arzu değil, zorunluluk haline gelmiş durumda.
Bu zorunluluğun ancak güçlü, geniş ve örgütlü bir toplumsal hareketle hayata geçirilebileceği gerçeği, konferansın hem çağrısında hem de içeriğinde açıkça hissedildi.
PEN Başkanı Burhan Sönmez; “Bir pencere çizdiğimizde, dört yanı vardır, çizgiler ilerler, birleşerek bir kafes yaratır ve bizi bir kafes gibi içine alır. Bu dört çizginin tam ortasına baktığımızdaysa, aslında beşinci yolu, Kürtlerin pênc-rê dediği imkanı görürüz. Orada yeni bir ufuk vardır bizim için. Bugün, kalın çizgilerle etrafımıza çizilen çerçevelerin içindeki bu ufuk, barıştır, barışa açılan yoldur,” diyerek barışın önemine dikkat çekti.
29 kişinin çağrısıyla düzenlenen, iki gün süren ve yaklaşık 60 sunumla zenginleşen program, yalnızca eleştiri ve analiz üretmekle yetinmeyeceğini ilk gün hissettirdi. Çağırıcıların niyeti, açılış konuşması ve panellerdeki vurgular, fikirleri, değerlendirmeleri ve eleştirileri belirli bir hedefe odaklama amacını taşıyordu: Dönemin en acil ihtiyacı olan toplumsal hareketi genişletmek, büyütmek ve ilerletmek. Bu yaklaşım, konferansı sıradan bir akademik ya da politik buluşmadan ayıran en belirgin özellik oldu.
Gültan Kışanak’ın açılış konuşmasında altını çizdiği gibi, konferansa katılan herkes bu mücadelenin bileşeni olarak yeni bir başlangıç yapmak zorunda. Konuşmacıların ortak paydası da buydu: Yüz yıl önce ilk cumhuriyet ve ilk anayasa ile yola çıkılan ufuktan bugün daha da geride bir cumhuriyetle ilerleme kaydedilemeyeceği. Bu ortak tespit, konferansı nostaljik bir cumhuriyet eleştirisi olmaktan çıkarıp, bugünün somut görevlerini tartışma zeminine taşıdı.
Elbette her emek kıymetlidir; her çalışma zaman, emek ve sorumluluk ister ve doğal olarak bir karşılık bulmak ister. Ancak bu konferansı yalnızca “yapılmış bir etkinlik” olarak görmek eksik kalır. Onu, daha önce birikmiş çalışmaların ürünü, devamı ve yeni bir aşaması olarak değerlendirmek gerekir.
Bu bakış açısıyla bakıldığında konferans, Kürt sorununda barış ve çözümün toplumsal hareket zemininde yeniden inşası için önemli bir sorumluluk üstlenmiş durumda. Bu sorumluluğun farkında olmak ve konferansın ürettiği enerjiyi, tartışmaları ve önerileri sahada büyütmek, artık katılımcıların ve destekçilerin ortak görevi haline gelmiştir.
Konferans, hemen tüm detaylarıyla Yeni Yaşam’ın sayfalarında yer aldığı için ben sadece özüne ilişkin birkaç saptamayla yetinmiş olacağım. Kısacası, bu konferans “sadece konuşuldu” hissi bırakmıyor. “Şimdi ne yapacağız?” sorusunu doğrudan ve ısrarla gündeme taşıyor. Bu yönüyle, Kürt sorununun çözümünde toplumsal hareketin yeniden inşası yolunda atılmış ciddi ve umut verici bir adım olarak kayıtlara geçmeyi hak ediyor.









