Hukuk, siyasi amaçlarla iç içe geçtiğinde hukuki görünüm altında baskıcı sonuçlar üretir. Bu durum politik tutsaklar açısından çok daha belirgin hale gelir. Uzun süreli izolasyon, belirsizlik, sürekli denetim, iletişim kısıtlamaları ve psikolojik baskı; bireyin direncini kırmayı değilse bile onu içten içe aşındırmayı hedefler
Av. Berivan Barin
Hapishanecilik, modern çağın iddia edildiği gibi masum bir “adalet kurumu” değil; aksine ulus-devletin toplumu denetim altına almak için geliştirdiği en rafine iktidar araçlarından biridir. 18. yüzyılda sistemleşen bu yapı, geleneksel zindanlardaki bedeni kırma hedefiyle yetinmeyerek zihni, iradeyi ve kimliği doğrudan hedef alır. Bu nedenle mesele yalnızca bir “ceza” yaptırımı değil, doğrudan bir iktidar ve özne biçimlendirme meselesidir. Hapishaneden önce kurulan “ıslah evleri” ve “tımarhaneler”, “ruhsal-bedensel sorunlu” görülen bireylerin tutulması ve dönüştürülmesi amacıyla sistemleştirilmiştir. Modern hapishane, söz konusu sistemde tüm devlet aygıtıyla entegre çalışan bir iktidar kurumsallaşmasını ifade etmektedir ve bu sistemin tarihsel devamıdır. Ancak buradaki dönüşüm bireyin hür iradesine değil; sistematik baskı, izolasyon ve denetim yoluyla dayatılan bir zorunluluğa dayanır. Bu yönüyle hapishane, yalnızca bir kapatma mekânı değil; aynı zamanda bir kişilik çözme ve kimliği yeniden inşa etme alanıdır.
Devletler zamanla kaba şiddetin her zaman arzulanan sonucu üretmediğini fark etmiştir. Çünkü açık işkence yalnızca korku değil; aynı zamanda öfke, tepki ve toplumsal dayanışma da üretmektedir. Bu nedenle yöntem evrilmiş; artık beden yerine zihin hedef alınmaya başlanmıştır. Devletler bu doğrultuda yöntemlerini sürekli geliştirmişlerdir: Kaba fiziksel baskı ve doğrudan zarar verme yöntemleri yerine; inceltilmiş, derinleştirilmiş ve zamana yayılmış ruhsal, düşünsel ve psikolojik etki yöntemlerine yönelinmiştir. Michel Foucault’nun da ortaya koyduğu gibi, modern cezalandırma artık “bedene az dokunan ama ruha derinlemesine müdahale eden” bir yapıya dönüşmüştür.
Bugün cezaevlerinde uygulanan “iyileştirme”, “rehabilitasyon” ya da “topluma kazandırma” programları, iddia edildiği gibi nötr ve masum süreçler değildir. Bu programlar, özellikle politik tutsaklar söz konusu olduğunda, bireyin düşünsel kimliğini çözmeye ve onu iktidarın arzusuna göre yeniden şekillendirmeye yönelik araçlara dönüşebilmektedir. Asıl sorun tam bu noktada başlar: Bireyin eylemi ile düşüncesi arasındaki sınır bilinçli olarak silikleştirilir. Topluma doğrudan zarar veren bir eylemin dönüştürülmesi ile bir düşüncenin, inancın ya da politik duruşun dönüştürülmeye çalışılması asla aynı şey değildir. İlki bir toplumsal güvenlik meselesiyken; ikincisi doğrudan temel bir insan hakkı olan düşünce özgürlüğüne müdahaledir. Bir söz, bir yazı, bir slogan veya bir duruş; bunların tamamı cezalandırma kapsamına dâhil edilebilir hale gelir. Böylesi bir sistemde hiçbir yasal sınır güvence teşkil etmez; çünkü sınırın kendisi iktidar tarafından konjonktüre göre sürekli yeniden tanımlanır. Türkiye’de özellikle son yıllarda yapılan yasal ve yapısal düzenlemeler, hapishane sistemini daha “modern” ve “profesyonel” bir görünüme kavuşturmuştur. Ancak bu modernleşme çoğu zaman denetim mekanizmalarının daha incelmiş, sistematik ve kapsayıcı hale gelmesine yol açmıştır.
Sorunun en kritik noktası şudur: Hukuki bir çerçevenin varlığı, uygulamanın meşru olduğu anlamına gelmez. Kâğıt üzerinde kusursuz görünen düzenlemeler, sahada bambaşka sonuçlar doğurabilir. Çünkü hukuk, siyasi amaçlarla iç içe geçtiğinde hukuki görünüm altında baskıcı sonuçlar üretir. Bu durum politik tutsaklar açısından çok daha belirgin hale gelir. Uzun süreli izolasyon, belirsizlik, sürekli denetim, iletişim kısıtlamaları ve psikolojik baskı; bireyin direncini kırmayı değilse bile onu içten içe aşındırmayı hedefler. Daha da önemlisi, tutsak maruz kaldığı baskıyı tam olarak tanımlayamaz ve bu durum zamanla “normal” bir işleyiş olarak kodlanır. Modern sistemin en büyük gücü baskıyı görünmez kılmak ve olağanlaştırmaktır. Bu nedenle asıl mesele geçmişteki açık şiddet biçimlerini hatırlamak değil; bugün uygulanan yumuşak görünümlü ama etkisi çok daha derin olan yöntemleri deşifre edebilmektir. Eski çağların cezalandırma anlayışı, “suçlu” ilan edilenlerin doğrudan bedeni üzerine odaklanıyordu. Bu yöntemde kişiler gerçek düşüncelerinden vazgeçmeseler bile, işkenceden kurtulmak için inançlarının zıttı söylemlerde bulunmak zorunda kalıyorlardı. Kırbaçlama, falaka, tavana asma, tabutluklarda hareketsiz bekletme, tazyikli su, dondurucu şok, elektrik verme, uzuvları koparma, derisini yüzme, diri diri yakma ve giyotin gibi yöntemler zindancılığın karanlık ve uzun tarihini oluşturur.
Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu kitabında aktardığı gerçek bir hikâye, bedene uygulanan bu mutlak şiddeti en çarpıcı şekilde özetler: 2 Mart 1757’de Damiens, Paris kilisesinin önünde suçunu itiraf etmeye mahkûm edilmiş; yanar bir meşaleyle Greve Meydanı’na götürülerek darağacına çıkarılmıştır. Burada memeleri, kolları ve bacakları kızgın kerpetenle çekilmiş; yaralarına erimiş kurşun, kaynar yağ ve balmumu dökülmüştür. Nihayetinde bedeni dört ata çektirilerek parçalatılmış ve külleri rüzgâra savrulmuştur. Bu vahşet sahnesinde görüldüğü gibi, geleneksel cezalandırma “intikam” amacına odaklanarak bunu doğrudan beden üzerinde icra etmektedir. İktidara (krala) saldırma cüretine karşı duyulan öfkenin büyüklüğünü göstermek için intikam duygusu bu şekilde tatmin edilmektedir. Ancak bu vahşete rağmen birçok tutsak fikirlerinden pişmanlık duymamış, iradi bir direnişle ölmeyi yeğlemiştir. Zamanla halk, kurbana acıyan ve onu haklı gören vicdani bir muhasebe içine girmiş; işkencecileri kınamaya başlamıştır. Şiddetin bu şekilde ters tepmesi, işkencenin ya gizli yapılmasını ya da yöntemlerin tamamen değiştirilmesini zorunlu kılmıştır.
Modern yöntemler tam da bu ihtiyacı karşılar. Bugünün “terbiye etme” ve “iyileştirme” programları, özünde o eski işkenceci mantıktan ve intikam duygusundan evrimleşerek günümüze uyarlanmıştır. Temel strateji; bedene olabildiğince az dokunup ruhsal dünyaya, inançlara ve duygulara olabildiğince çok müdahale etmektir. Mevcut yargı sistemi, yasalar ve hapishane mimarisi tamamen bu “ruha dokunma” yöntemine göre dizayn edilmiştir.
“İyileştirme programı” denilen olgunun tarihsel kökeni; karanlık, vahşet ve intikamcılıktır. Bu programları düzenleyen kanun ve yönetmeliklerin gerçek amacını kavramak için zindancılığın geçirdiği bu evrimi çok iyi bilmek gerekir. Uygulamanın bir hak ihlali olup olmadığını yalnızca kâğıt üzerindeki sınırlara bakarak değerlendirmek, gerçeği gizlemeye yardımcı olmaktır; zira asıl gerçek sahadadır.
Şu an yürürlükte olan TCK, TMK ve infaz yasaları; devletin politik savunmasını hukuki kılıf içinde düzenleyen bir niteliğe sahiptir. Bu mevzuatın esas odağı, politik tutsağın kimliğine dönüşmüş olan ve toplumda etki yaratan düşünce sistemini itibarsızlaştırıp yok etmektir. Eski çağlarda bedeni parçalayan faşizm, modern zindancılıkta “iyileştirme programları” aracılığıyla ruhu parçalamakta ve öldürmektedir.
İyileştirme programları ve bu programları uygulayan gözlem kurullarının dönem değerlendirme raporları, bu ruhu parçalayan faşizmin nasıl uygulandığının somut belgesidir. Yönetmeliğe göre oluşturulan kurul kararlarını infaz hâkimlikleri ve ağır ceza mahkemeleri onaylamakta ve Anayasa Mahkemesi önüne giden başvurular çoğunlukla reddedilmektedir. Nihayetinde sistemin koruyucusu olan Anayasa Mahkemesi, anayasaya sahip çıkmamaktadır.









