Bu hafta başında bir haber yayınlandı. Her yerde “Kadeş Barış Antlaşması’nın bir nüshası bulundu” başlığı ile geçildi. Çorum’daki Hitit başkenti Hattuşa’da yer alan Büyükkale kazı alanında yürütülen çalışmalarda, çivi yazılı yeni bir tablet parçası tespit edildi. Yaklaşık bir yıl süren bilimsel incelemeler sonucunda, bulunan bu çivi yazılı metnin insanlık tarihinin bilinen en eski barış metinlerinden biri olan Kadeş Barış Antlaşması’nın nüshalarından birine ait olduğu belirlendi. M.Ö. 13. yüzyılda kaleme alınan antlaşmanın 12 ile 20. maddelerini kapsayan yeni satırların, tarafların ülkelerinden kaçarak diğer ülkeye sığınan insanlara yönelik muamelesini ve sığınmacı/mülteci hukukuna dair hükümleri içerdiği açıklandı.
Gerçekten heyecan verici. Bir nüshası New York’taki Birleşmiş Milletler Binası’nda sergilenen Kadeş Antlaşması, M.Ö. 1274 yılında gerçekleşen büyük savaşın ardından M.Ö. 1258’de resmen onaylanmış, tarihin ilk yazılı barış metnidir. Ancak bu tarihi belgeyi antik döneme ait diplomatik bir vesika olarak okursak haksızlık ederiz; çünkü Kadeş, “Barış neden yapılmalıdır ve sürdürülebilir bir diyalog nasıl kurulur?” sorusuna bin yıllar öncesinden verilmiş en nitelikli cevaptır.
Biraz geriye gidersek;
Anadolu merkezli Hitit İmparatorluğu ile Nil kıyılarında hüküm süren Mısır Yeni Krallığı’nın Suriye toprakları üzerindeki hegemonya mücadelesi, uzun yıllar boyunca tükenmek bilmeyen bir savaşa yol açmıştı. Bugün Suriye’nin küresel ve bölgesel aktörlerin hesaplaşma sahasına dönüşmesi gibi, o dönemde de bölge iki büyük gücün yıpratma savaşına sahne oluyordu. Suriye’de hâlâ işlerin değişmemiş olması inanılmaz bir olay…Neyse!
Ancak bu sürdürülemez yıkım, tarafları radikal bir stratejik akılla masaya oturmaya zorladı.
İki devleti barış masasına getiren temel etkenleri hatırlamak, bugün yürütülen Demokratik Toplum ve Barış sürecini de anlamak açısından son derece aydınlatıcı olabilir.
Elbette binlerce yıl önce iki krallık arasında yapılan antlaşmayla bugünkü meselemiz aynı değil. Fakat barış arayışını doğuran nedenlere baktığımızda tanıdık sorularla karşılaşıyoruz. Çatışmanın topluma yüklediği bedel daha ne kadar taşınabilir?
Bölgedeki savaşlar sürerken içeride çözümsüzlüğü korumak kime güvenlik sağlar?
Birlikte yaşamanın hukukunu kurmak neden sürekli ertelenir?
Kadeş’te tarafları masaya getiren akıl, savaşı sürdürmenin bedelini ve uzlaşmanın imkânlarını birlikte değerlendirebilmişti. Bugün bizim de buna ihtiyacımız var diyelim.
Dönemin karakteristik özelliğine bakıldığında üç temel neden göze çarpıyor.
Birincisi, savaşın sürdürülemezliğidir. Yıllarca süren çatışmaların her iki devlete de ağır insani ve ekonomik bedeller ödetmesi, askeri yöntemlerin zafer getirmediğini kanıtlar.
İkincisi, ortak dış tehdit algısıdır. Mısır batıdan ve denizden gelen krizlerle boğuşurken, Hititler de doğuda yükselen Asur tehdidinden kaygı duyuyordu; bu ortak riskler barış yapmayı bir tercih değil zorunluluk kılar.
Üçüncüsü, stratejik çıkarların uyuşmasıdır. Taraflar, diplomasi ve iş birliği yoluyla elde edilecek kazanımların, savaşın yaratacağı yıkımdan katbekat fazla olduğunu kavrarlar.
Detaylara indikçe; Kadeş’in özünde sıradan bir ateşkes değil, adeta bir “ebedi barış” arayışı olduğu da sezilir. Saldırmazlık taahhüdü, karşılıklı savunma paktı, sınırların belirlenmesi ve sığınmacılara insani muamele yapılması gibi kararlar, iç istikrarın ancak dış uzlaşmayla sağlanabileceğini gösterir. Hatta iki krallığın liderleri antlaşma metninde birbirlerine “kardeşim” diye hitap ederek dostluklarını ve büyük krallıklarının geleceğini bu eşitlikçi hukuka bağlamışlar. Sözlerle veya geçici niyetlerle yetinilmeyip metnin kil tabletlere yazılması, barışın hukuki güvenceye kavuşturulmasının en somut örneğidir.
Bugünden baktığımızda, Kadeş Antlaşması’nın ruhu devam eden barış sürecinin adeta antik bir projeksiyonu gibidir. Bugün de benzer iç ve dış dinamikler, toplumları diyalog, müzakere ve eşitlik ilkesini gözetmeye sevk ediyor. Elbette barış kâğıt üzerindeki maddelerden önce, zihinsel bir niyet ve iradeyle başlar. Mültecilere insanca muamele edilmesi, ortak güvenlik kaygıları ve eşit muhataplık dili, sadece M.Ö. 13. yüzyılın değil, insanlığın evrensel ve zamansız refleksidir.
Burada sorulması gereken temel soru şudur.
Kadeş’te el sıkışan aktörler bizden daha mı bilinçliydi, yoksa çaresizliğin getirdiği bir mantıkla mı hareket ettiler? 21. yüzyılın devasa imkânlarına rağmen insanlığın hâlâ savaşlara boğulması ve barışa ancak çaresiz kaldığında sığınması sarsıcı bir çelişkidir. Oysa Kadeş, bize ortak aklın erdemini ve barışın her zaman mümkün olduğunu gösteriyor.
Binlerce yıl önce amansız rakibine “kardeşim” diyebilen o stratejik akıl, bugün neden kendi toplumsal kardeşlik hukukunu yeniden tesis edemesin?
Barışa ulaşmak için illa tarafların birbirini yok edemeyeceğini acı tecrübelerle anlaması mı gerekiyor?
Kadeş anlaşmasının öğrettiği bir gerçek de şu: Savaşın galibi, barışın ise zamanı yoktur…
Bugün Kadeş’in barışını kendi coğrafyamızda yeniden yazmaya her zamankinden daha yakınız. Binlerce yıl önce çivi yazısıyla kile kazınan o barış iradesini, bugün sağduyu, diyalog, akıl ve evrensel hukukla inşa etmek tamamen bizim elimizdedir.









