Yapısal değişim ve dönüşümler gerçekleşmeden sözün hükmü olmaz, sözün hükmü güçlenmeden toplumsal barış kalıcı hale gelmez
Ali Kalik
Toplumların kaderini belirleyen yalnızca güç dengeleri değildir; aynı zamanda sözün taşıdığı anlam, güven ve sürekliliktir. Söz siyasetin temel araçlarından biridir. Ancak sözün hükmü, onu söyleyenin niyetiyle değil; arkasındaki yapısal hakikatle eşdeğerdir. Eğer bir ülkede söz ile pratik arasındaki mesafe açılmışsa, orada kriz sadece siyasal değil, aynı zamanda ahlaki ve toplumsaldır.
Türkiye’de uzun yıllardır en çok tartışılan konulardan biri, sözün neden hükmünü yitirdiğidir. Bu sorunun yanıtını tek tek siyasetçilerin samimiyetlerinde değil; daha derinde sistemin yapısal sorunlarında aranmalı. Çünkü yapısal sorunlar çözülmeden verilen sözler, çoğu zaman geçici birer politik manevra alanı olmaktan öteye geçmez. Türkiye’de yapısal kurumsallaşma, siyasi erkin ikbaline göre kendini konumlandırmanın ötesinde bir fonksiyonu kalmamıştır. Bu durumu en iyi özetleyen Merhum Demirel’in “dün dündür bugün bugündür” polemiğinde gizlidir.
Özelikle Kürt sorunu gibi tarihsel ve çok karmaşık bir sorunda bu durum daha da belirgindir. Defalarca dile getirilen “çözüm” söylemleri ve ortaya konan irade, yapısal değişim ve dönüşümlerle desteklenmediği için sürekli tıkanmış, söz ile pratik arasındaki uçurum derinleşmiştir. Burada mesele bir çözüm perspektifinin olup olmaması değil; var olan perspektifin hangi kurumsal, hukuki ve zihinsel alt yapıya dayandığıdır.
Yapısal sorunların başında tekçi ve katı merkeziyetçi zihniyet gelmekte. Bu zihniyet farklılıkları zenginlik olarak değil tehdit olarak gören, yerel dinamikleri bastırıp sindiren, toplumsal farklılıkları güvenlik meselesine indirgeyen zemini sürekli canlı tutmakta. Böyle bir zeminde verilen her söz, atılan her adım ister istemez bu tekçi zihniyetin bariyerine takılamaya mahkûm. Çünkü zihniyet ve yapısal değişimler gerçekleşmeden söylem değişse de pratik bir öncekinin tekrarını aşmaz.
Diğer önemli bir sorun ise hukuk sisteminin siyasal erkten bağımsız hareket edememesidir. Hukukun güven vermediği bir yerde sözün de hükmü olmaz. Çünkü halklar biliyor ki, verilen sözler yasal güvencelerle korunmaya alınmıyorsa, yaşanacak ilk krizde kolaylıkla başa dönüleceğinin kaçınılmaz olmasıdır. Halklar bunu yaşayarak tecrübe edinmişler. Bu da toplumsal hafızada derin bir güvensizlik yaratmış durumda.
27 Şubat çağrısından günümüze kadar; grup toplantılarında, basına verilen demeçlerde ve sosyal medya üzerinde paylaşılan mesajlarda kardeşlik hukuku ve çözüm sürecini gerektiren yasaların zaman kaybetmeden çıkarılmasına dönüktür. Yapılan bu açıklamalar şu ana kadar “norm dışı- norm içi” güçlerin güç düellosuna dönüşmüş durumda. Bunun altında yatan temel neden ise ülkenin yapısal sorunlarının çözümsüz bırakılmasıdır. Bu da norm dışı güçlerin zemin bulmasına neden olmakta. Hatta darbe mekaniğini canlı tutmakta.
Bugün gelinen noktada açık olan şudur: Yapısal sorunlar çözülmeden sözün hükmü yeniden tesis edilemez. Bunun için zaman kaybı yaşamadan düşman hukukundan derhal vazgeçilmeli. Devlet-toplum ilişkilerini yeniden tanımlayarak, tüm farklılıkların içinde yer alacağı çoğulculuğu esas alan demokratik mekanizmaların yasalarla güçlendirilmesi bir zorunluluktur. Aynı zamanda hukukun üstünlüğü sağlanmalı ve siyasi muhatapların, söz ve pratiklerini yasal güvencelere dayanarak hayata geçirebileceği inancı güçlendirilmeli.
Sözün yeniden değer kazanması sadece siyasettin değil, toplumunda değişim ve dönüşümünün önünü açar. Çünkü söz, tek başına bir beyan değil; aynı zamanda toplumsal bir sorumluluktur. Bu sorumluluklar yerine getirilmediğinde yalnızca siyaset değil, toplumsal dayanışma bağları da zayıflar. Buda siyasette çürümenin, toplumda yozlaşmanın önünü açar.
Sonuç olarak, sözün hükmü ile yapısal sorunlar arasında doğrudan organik bir bağ vardır. Yapısal değişim ve dönüşümler gerçekleşmeden sözün hükmü olmaz, sözün hükmü güçlenmeden toplumsal barış kalıcı hale gelmez. Türkiye’nin sorunlarının bu kadar birikmesi ve çözümsüz kalmasının temelinde yatan gerçeklik söz ile pratiği buluşturup güveni inşa edememesidir.









