Yaşlılık artık emeklilik ve dinlenme dönemi değil; düşük aylıklar, artan sağlık giderleri, yalnızlık ve güvencesizlik içinde sürdürülen ağır bir yaşam mücadelesine dönüştü. Veriler yaşlı yoksulluğunun en derin toplumsal krizlerinden biri haline geldiğini ortaya koyuyor.
Türkiye, uzun yıllar boyunca “genç nüfuslu ülke” olarak tanımlandı. Ancak son yıllarda açıklanan veriler, bu tablonun hızla değiştiğini gösteriyor. Ülke artık gençleşmiyor; tersine hızla yaşlanıyor. Fakat bu yaşlanma, Avrupa ülkelerindeki gibi güçlü sosyal güvenlik ağlarıyla desteklenen bir dönüşüm değil. Türkiye’de yaşlılık giderek daha fazla yoksulluk, yalnızlık ve ekonomik kırılganlık anlamına geliyor.
2020 yılında 7 milyon 953 bin olan 65 yaş üstü nüfus, yalnızca beş yılda yüzde 20,5 artarak 2025 itibarıyla 9 milyon 583 bine ulaştı. Yaşlı nüfusun toplam nüfus içindeki payı ise yüzde 10,6’ya yükseldi. Bu oran birkaç yıl önce yüzde 9 seviyesindeydi. Diğer bir ifadeyle Türkiye, kısa süre içinde “yaşlanan toplum” kategorisine girmiş durumda.
Ancak asıl çarpıcı olan yalnızca yaşlı nüfusun büyüklüğü değil, bu nüfusun hangi koşullarda yaşamını sürdürdüğü. Artan hayat pahalılığı, düşük emekli aylıkları, sağlık harcamalarındaki yükseliş ve sosyal destek mekanizmalarının yetersizliği, milyonlarca yaşlıyı derin bir geçim krizinin içine itiyor.
TÜİK verilerine göre yaşlı nüfus oranı 2030’da yüzde 13,5’e, 2040’ta yüzde 17,9’a, 2060 yılında ise yüzde 27’ye çıkacak. Yani yüzyılın ortasında Türkiye’de yaşayan her dört kişiden biri 65 yaşın üzerinde olacak. Bu tablo yalnızca demografik bir değişimi değil, ekonomik ve sosyal sistem üzerinde büyüyen bir baskıyı da ifade ediyor.
Çalışma çağındaki nüfusa düşen yaşlı sayısı hızla artıyor. 2019’da her yüz çalışana karşılık 13,4 yaşlı düşerken, bu oran 2025’te 16,2’ye çıktı. Uzmanlar, mevcut sosyal güvenlik yapısının bu yükü taşımakta zorlanacağına dikkat çekiyor. Çünkü sistem giderek daha fazla emekliye daha düşük gelir sunan bir yapıya dönüşüyor.
Temel ihtiyaçlarını karşılayamıyorlar
Ekonomik krizin etkileri en sert biçimde sabit gelirli yaşlılarda hissediliyor. Son yıllarda yüksek enflasyon karşısında eriyen emekli aylıkları, milyonlarca insanı temel ihtiyaçlarını karşılayamaz hale getirdi. Özellikle kira, gıda ve sağlık harcamalarındaki artış, yaşlıların yaşamını doğrudan etkiliyor. Emeklilerin önemli bir bölümü aylık gelirleriyle ay sonunu getiremediği için yeniden çalışmak zorunda kalıyor.
Bugün Türkiye’nin birçok kentinde pazarda gün sonunu bekleyen, ucuz ekmek kuyruklarına giren, emekli maaşıyla ilaç arasında tercih yapmak zorunda kalan yaşlılar sıradan bir görüntü haline gelmiş durumda. Yaşlılık artık çalışma yaşamının ardından gelen güvenli bir dönem değil; aksine yoksulluğun en görünür olduğu evrelerden biri.
Sağlık alanındaki dönüşüm de yaşlılar açısından tabloyu ağırlaştırıyor. Yaş ilerledikçe artan kronik hastalıklar ve bakım ihtiyacı, sağlık harcamalarını yükseltiyor. Ancak kamusal sağlık hizmetlerindeki piyasalaşma ve katkı payları nedeniyle birçok yaşlı tedaviye erişmekte zorlanıyor. Özellikle tek başına yaşayan yaşlılar için bakım hizmetlerinin yetersizliği büyük bir sorun haline gelmiş durumda.
Önümüzdeki dönemde yaşlı nüfusun artmaya devam etmesi, mevcut sorunların daha da büyümesine yol açacak. Sosyal güvenlik sisteminin finansmanı, sağlık hizmetlerinin kapasitesi, bakım politikaları ve emekli gelirleri, ülkenin en temel tartışma başlıklarından biri haline gelecek.
Ancak bugün ortaya çıkan tablo, sorunun geleceğe ait olmadığını gösteriyor. Milyonlarca insan için yaşlılık krizi şimdiden başlamış durumda. Türkiye’nin hızla yaşlanan nüfusu, aynı zamanda derinleşen yoksulluğun da en görünür yüzlerinden birine dönüşüyor.
Gıdadan kısıyorlar
AKP’ye yakınlığıyla bilinen GENAR’ın Nisan 2026 araştırması, ekonomik krizin özellikle yaşlılar üzerindeki etkisini ortaya koydu. Araştırmaya göre 65 yaş üstü yurttaşların yüzde 21,6’sı gıda harcamalarını kısmak zorunda kaldı. Daha önce sosyal ve kültürel alanlarda görülen tasarruf eğiliminin artık temel ihtiyaçlara yöneldiği belirtildi.
Raporda, tasarruf yapamayanların oranının yüzde 58,1’e ulaştığı, yurttaşların ekonomik belirsizlik nedeniyle “bekle-gör” tutumu geliştirdiği ifade edildi. Altın en çok tercih edilen yatırım aracı olmayı sürdürürken dövize yönelimde de artış gözlendi.
HABER MERKEZİ









