27-28 Haziran’da yapılan DEM Parti mitinglerinde Kürt halkı, sürecin kalbinde olduğunu bir kez daha ve belki de en güçlü şekilde teyit etti. Mitinglerde süreç, bir kez daha demokratik toplumla kamusal alanda müzakere edildi ve yüksek bir katlımla yeniden onaylandı. Kürtlerin sürece yönelik eleştirileri, henüz karşılanmamış beklentileri olsa da yürürlükte olan müzakerelerin ve kesintisiz devam eden akışkan mücadelenin bir parçası olduğunu bilince çıkararak ilkesel olarak ilk günden bugüne barış konusunda net bir pozisyon aldı ve bu net pozisyonu son mitinglerle bir kez daha deklare etti. Bu bakımdan 27-28 Haziran mitingleri, Kürt cephesinde 27 Şubat, 4-5 Mayıs ve 11 Temmuz 2025 tarihlerini tamamlayan güçlü praksisin temsiliydi.
Meselenin dağdan ve kışladan müzakere masasına gelmesi, Meclis’in ilk defa sorumluluk alması, hakeza uluslararası toplumun pozitif desteği sürecin meşruiyetine stratejik bir değer kattı. Barışın genişleyen meşruiyeti ve yükselen stratejik değeri Türkler arasında da -kimi fırsatçı siyasetler dışında- sürecin ilerlemesinden yana pozitif bir yaklaşımı beslemiştir. Her iki tarafta da sorunların çözülmesi için halk sürece yönelik gerekli desteği sundu.
Tam da umutlandığımız bir eşikte mitinglerde verilen mesajların bir kısmı negatifti. Anladığımız kadarıyla iktidarın müzakerelerin ruhuna uygun olmayan kimi taktiksel hamleleri söz konusu. Platformlardan yapılan eleştirel açıklamalar iktidarın bu taktiksel hamlelerinin barışa verilen stratejik değer ile örtüşmediği yönündeydi. Bizzat alanda dillendirilen “teslimiyet, pişmanlık” gibi terimlerin çerçeve yasada yer alma olasılığı, Kürtleri fazlasıyla alanda tedirgin etti. Bu olası durumlar hatalıdır, yanılgılıdır. Eksik veya yanlış yapılacak bir barışın toplumda karşılığı olmayacaktır; bilakis intikam duygusunu tazeleyecek, düşmanlıkları tetikleyecektir. İnsan onurunu tartışmaya açacak olan bir barış kalıcı olmayacaktır. İnsan onurunu önceleyen bir barış ise cumhuriyeti ortak bir çatı haline getirecektir.
Müzakere Kürtlerin ve Türklerin yeni bir kurucu imkân etrafında sözleşmesidir. Barış yasasının çıkacağı bu eşik müzakerenin en doğru şekilde yapılması gereken eşiktir. Kürtlerin varlığının tanınması, eşit yurttaşlar olarak hayatlarına devam etmesi ülkenin Kurtuluş Savaşı’ndan sonra alabileceği en taze nefes olacaktır. Bu yüzden barış ile oyun oynayacak zamanlar artık geride kalmalı, gerçek ve onurlu barışa odaklanılmalıdır. Zira büyük bedeller ödendi, büyük acılar yaşandı. İki yıldır ölümler olmuyor. Bu çok değerli bir şey. Artık yeni bir yaşamı kurmalıyız. Mitinglerde de açığa çıktığı üzere tüm dinamikler açısından Kürt meselesinde önümüzde onurlu barıştan başka bir yol yok. Bir kez daha tereddüt etmememiz gereken bir eşikteyiz. O zaman bir kez daha hatırlatalım: Barıştan korkmayalım!
Sürecin bir diğer negatif kısmı iktidarın geç hareket ederek yasal çerçeveyi uzatması, kendi cephesine bile güven vermemesi ve CHP başta olmak üzere muhalefet üzerinde kurduğu yargı kıskacıdır. İktidarın 2008 Ergenekon, 2009 KCK operasyonlarıyla ülkeyi kesintisiz bir olağanüstü duruma mahkum eden siyaset stratejisi, 15 Temmuz darbe girişimiyle şiddetlenerek devam ediyor. Bu operasyonel dalga Kürt barışında tarihsel günleri yaşadığımız bugünler de hala sürüyor. İleri demokrasi ile siyasete başlayan AKP rakiplerine siyasi operasyon yapmadan siyaset yapamaz hale geldi. Barıştan yana olan herkesin temel sorusu şu: Siyasi operasyon yapmadan nefes alamaz hale gelen AKP barışı nasıl yapacak?
Özgür Özel liderliğindeki demokratik ve meşru CHP yönetimi her şeye rağmen soğukkanlılığını yitirmeden yoluna devam etse de yargı operasyonları süreci riske sokan temel bir sorun olmaya devam ediyor. Kürt cephesinde muhalefete yönelik yargı kıskacı “barış kumpası” olarak da değerlendiriliyor. Aktör değiştirerek, normalleşme ihtimallerinin altını oymaya çalışan yargı kıskacı, muhalif kesimi barışa karşı agresif bir tutum almaya zorluyor. Muhtemelen iktidar, CHP’ye vurdukça barış sürecine yönelik agresif tavrın yükselebileceğini öngörüyordu. Yani bunun farkında. Dolayısıyla inceltilmiş strateji daha ne kadar sürer, onu bilmiyoruz, ama görünen o ki iyi bir yere doğru gitmiyor.
Bir siyasi partiye “menfaatlerinden vazgeç veya menfaatlerini önceleme” demek siyaseten mantıklı bir çağrı değildir; ancak Kürt meselesi gibi birçok sorunu domine eden temel bir meselede, ülkeyi 24 yıldır yöneten bir iktidara; hele ki “dışarısı kaos, içeriyi güçlendirmeliyiz” mottosuyla barış yapmaya çalışan bir iktidara rahatlıkla “artık menfaatlerinizi öncelemekten vazgeçin, toplumun sinir uçlarıyla oynamaktan vazgeçin, kalıcı çözümlere yönelin” deme hakkı, son derece demokratik ve meşru bir haktır ve bu hak herkes tarafından kullanılmalıdır. Kürtler 27-28 Haziran mitinglerinde bu hakkı sonuna kadar kullandı, iktidara son derece hayati bir uyarı yaptı.
Bu süreçte kimi muhalif çevrelerin Kürt barışını suçlulaştıran yaklaşımları da sorunludur. Bu yaklaşım AKP’ye olan öfkenin bir kısmının Kürtlere yönelmesine neden oluyor. Bu tam bir akıl tutulmasıdır. Buna kimi sol yapıların aracılık etmesi ise son derece talihsizdir. Bu tehlikeli kulvara girmemek, sapla samanı karıştırmamak lazım. AKP ülkeyi yönetiyor. Herkes AKP’nin kötü icraatlarına muhalefet edebilir, bu gayet meşru bir direniştir. Ancak hiç kimse barışa muhalefet edemez, çünkü barışa muhalefet etmek dünyanın hiçbir yerinde meşru değildir. Meşru olan barış hakkımız, daha iyi bir ülkede yaşama hakkımız, daha demokratik bir siyasal öncülük bekleme hakkımızdır. Bu hakları aramak tamamen meşrudur ve bu meşruiyetten kimse muaf değildir.









