• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
18 Temmuz 2026 Cumartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Yeraltındaki çelik damarlar mı yeryüzündeki yaşam damarları mı?

18 Temmuz 2026 Cumartesi - 00:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum

Kapitalist modernite, toplumu kendi doğal örgütlenmesinden kopararak ekonomiyi sermayenin, siyaseti devletin, doğayı ise piyasanın konusu hâline getirdi. Böylece yaşamın birbirini besleyen bütün damarları parçalandı

Berivan Elter

Günümüzde, insanlık yalnızca yeni savaşlarla karşı karşıya değildir. Aynı zamanda beş bin yıllık iktidar uygarlığının kendi sınırlarına dayanmasına tanıklık etmektedir. Bir zamanlar toplumsal yaşamı örgütleme iddiasıyla ortaya çıkan iktidar aygıtları, bugün yaşamın kendisini tüketerek ayakta kalmaya çalışan dev bir Leviathan’lar ordusuna dönüşmüş durumda. Bu nedenle, çağımızın savaşları yalnızca devletler arasındaki çatışmalar olarak okunamaz. Savaşlar, ömrünü uzatmaya çalışan kapitalist uygarlığın bir yönetim stratejisi, bir kriz yönetimi olarak karşımıza çıkıyor.

Bu yüzden dünyanın neresine bakarsak bakalım aynı manzarayla karşılaşıyoruz. Coğrafyalar değişiyor, savaşların isimleri değişiyor, kullanılan bayraklar ve söylemler değişiyor; fakat yaşanan tablo aşağı yukarı hep aynı. Yerinden edilen halklar, yıkılan kentler, büyüyen yoksulluk, derinleşen ekolojik tahribat ve geleceği çalınan çocuklar… İlk bakışta birbirinden bağımsız görünen bütün bu gelişmeler, aslında aynı sistemin farklı coğrafyalardaki tezahürlerinden başka bir şey değildir.

Günümüz savaşları çoğu zaman sınır çizgilerinde başlamıyor. Savaş, çok daha önce enerji hatlarında, ticaret koridorlarında, limanlarda ve küresel sermayenin dolaşım ağlarında başlıyor. Cephede patlayan ilk bomba, aslında çok daha önce hazırlanmış ekonomik ve jeopolitik hesapların görünür hâle gelmesi oluyor.

Fakat burada bile dikkatli olmak gerekir. Çünkü enerjiyi savaşların nedeni olarak görmek de bizi eksik bir sonuca götürür. Petrol, doğal gaz ya da ticaret koridorları kendi başlarına savaş üretmez. Onları savaşın nesnesi hâline getiren, kapitalist modernitenin yaşamı sürekli denetim altına alma arzusudur. Dolayısıyla enerji üzerine yürütülen mücadele, gerçekte yaşamın egemenlerce örgütlenmesi üzerine binlerce yıldır yürütülen mücadelenin günümüzdeki hali olmaktadır.

Yeraltındaki çelik damarlar

Bir haritaya baktığımızda devletleri görürüz. Kalın sınır çizgilerini, farklı renklere boyanmış ülkeleri, denizleri ve okyanusları… Oysa aynı haritayı yerin altından görebilseydik bambaşka bir manzarayla karşılaşırdık. Sınırlar neredeyse görünmez hâle gelir; onların yerini kıtaları birbirine bağlayan petrol boru hatları, doğal gaz ağları, denizlerin altından geçen fiber optik kablolar, elektrik iletim sistemleri ve demiryolu koridorları alırdı. Dünyanın gerçek dolaşım sistemi işte bu görünmez çelik damarların içinde akmaktadır.

Belki de bu nedenle artık savaşlar yalnızca toprakları ele geçirmek için yürütülmüyor. Asıl mücadele, bu damarların hangi güç tarafından denetleneceği üzerine yoğunlaşıyor. Bir petrol kuyusuna sahip olmak kadar, o petrolün hangi limana ulaşacağı; bir doğal gaz rezervini işletmek kadar, hangi boru hattından hangi pazara akacağı belirleyici hâle geliyor. Çünkü kapitalist modernite açısından belirleyici olan yalnızca üretim değildir; dolaşımın kesintisiz sürmesidir. Ne var ki yeraltındaki bu çelik damarlar büyüdükçe, yeryüzündeki yaşam damarları aynı ölçüde daralıyor.

Bir doğal gaz hattındaki kesinti yalnızca enerji piyasalarını etkilemiyor. Aynı gün içinde bir işçinin mutfağındaki ekmeği küçültüyor, bir çiftçinin üretim maliyetini artırıyor, bir annenin çocukları için ayırdığı bütçeyi azaltıyor. Televizyon ekranlarında “enerji krizi” olarak verilen haber, milyonlarca insan için sessizce büyüyen yoksulluğa dönüşüyor.

Bugün İran ile İsrail arasında yükselen gerilim de, Rusya ile Ukrayna arasında süren savaş da, Hint-Pasifik’te kurulan yeni ittifaklar da farklı coğrafyalarda yaşansalar da enerji yollarının, ticaret koridorlarının ve küresel dolaşım ağlarının yeniden paylaşılması savaşı olarak yaşanıyor.

Avrasya enerji yolu savaşları

Yeryüzünün altında uzanan görünmez çelik damarlar, yalnızca petrolü ya da doğal gazı taşımıyor. Aynı zamanda bugünün iktidar ilişkilerini de taşıyor. Bu nedenle enerjiye sahip olmak kadar, enerjinin hangi güzergâhlardan akacağını belirlemek de stratejik bir üstünlük meselesi hâline gelmiş durumda.

Bir zamanlar uygarlıkların kaderini İpek ve Baharat yolları belirliyordu. Bugün ise dünyanın yeni yolları baharat taşımıyor. Petrol taşıyor, doğal gaz taşıyor, veri taşıyor, elektrik taşıyor. Dün kervanların geçtiği coğrafyalardan bugün fiber optik kablolar, yüksek hızlı demiryolları ve enerji koridorları geçiyor. Taşınan mallar değişse de yolları ve güzergahları denetleme arzusu dünyayı yutacak seviyede artık.

Son yıllarda gündeme gelen Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru (IMEC) bu dönüşümün en dikkat çekici örneklerinden biridir. Yüzeyde bakıldığında bu proje, Hindistan’dan Avrupa’ya uzanan yeni bir ticaret güzergâhı gibi görünmektedir. Oysa biraz daha yakından bakıldığında bunun yalnızca konteynerlerin taşınacağı bir yol projesi olmadığı anlaşılır. Aynı güzergâhta enerji hatlarının, veri kablolarının ve geleceğin enerji sistemi olarak sunulan hidrojen altyapılarının planlanması yapılmaktadır. Çünkü günümüzde, ticaret ve enerji yolları birbirine bağımlı şekilde sermaye, enerji ve bilgiye alt yapı sağlıyor.

IMEC’i ekonomik bir girişim kadar, Çin’in yıllardır adım adım ördüğü  Tek Yol-Tek Kuşak (OBOR) girişimine verilen jeopolitik bir yanıt olarak okumak gerekiyor. Bir tarafta limanlar, demiryolları ve lojistik merkezleri üzerinden Avrasya’yı birbirine bağlamaya çalışan Çin; diğer tarafta bu ağı dengeleyecek yeni koridorlar oluşturmaya çalışan Hindistan-Batılı güçler.

Güzergâh savaşları

Enerji ve ticaret yolların arasındaki rekabet, dünya düzenini kimin şekillendireceğini, savaşların hangi düzeye çıkacağını tayin edecektir. İşte bu yüzden günümüz savaşları yalnızca sınırların değil, güzergâhların savaşıdır. Hürmüz Boğazı bu gerçeğin belki de en çarpıcı örneğidir. Dünya petrol ticaretinin önemli bir bölümünün geçtiği bu dar su yolu, yalnızca coğrafi bir geçit değildir; küresel ekonominin en hassas düğüm noktalarından biridir. Burada yaşanacak kısa süreli bir gerilim bile enerji fiyatlarını yükseltmeye, deniz taşımacılığını pahalılaştırmaya ve dünyanın başka köşelerindeki halkların yaşamını doğrudan etkilemeye yetmektedir. Bu nedenle Hürmüz’de yaşanan her kriz, yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil, küresel yaşamı etkileyen bir gelişmedir.

Benzer biçimde Rusya-Ukrayna savaşı da enerji yollarının nasıl jeopolitik silahlara dönüştüğünü gösterdi. Yıllarca ekonomik iş birliği olarak sunulan doğal gaz hatları, savaşla birlikte siyasal baskı araçlarına dönüştü. Avrupa, enerji güvenliğinin yalnızca teknik bir mesele olmadığını, aynı zamanda siyasal bağımsızlıkla doğrudan ilişkili olduğunu acı biçimde deneyimledi. Enerji fiyatlarındaki her artış, fabrikalardan mutfaklara kadar uzanan geniş bir zinciri etkiledi. Böylece savaşın gerçek cephesinin yalnızca Donbas’ta değil, Avrupa kentlerindeki emekçi mahallelerinde de kurulduğu görüldü.

Kapitalist modernite çoğu zaman enerji için savaşıyormuş gibi görünür. Oysa gerçekte savaştığı şey enerjinin kendisi değildir. Enerji, yaşam üzerindeki denetimin aracıdır. Çünkü enerji akışını kontrol eden, üretimi kontrol eder; üretimi kontrol eden emeği kontrol eder; emeği kontrol eden ise toplumun geleceğini belirleme gücüne sahip olur. Bu nedenle enerji savaşlarını yalnızca petrolün ya da doğal gazın paylaşımı olarak okumak yetersizdir. Asıl paylaşım, yaşamın nasıl örgütleneceği üzerinedir.

Doğa da bu paylaşımın sessiz tanığıdır

Enerji adına açılan madenler, kurulan barajlar, genişletilen sanayi bölgeleri ve yeni ulaşım koridorları yalnızca coğrafyayı değiştirmiyor; binlerce yılda oluşmuş ekolojik dengeleri de geri dönülmez biçimde dönüştürüyor. Bir orman kesildiğinde yalnızca ağaçlar yok olmuyor. O ormanın hafızası, canlıları, su döngüsü ve toplumla kurduğu ilişki de parçalanıyor.

Kapitalist modernite için doğa hiçbir zaman yalnızca doğa olmadı. O, çıkarılması gereken rezervler toplamıydı. Toprak, üzerinde yaşayan toplumla değil, altındaki maden kadar değer kazandı. Nehir, yaşamı beslediği için değil; kaç megavat elektrik üretebildiği kadar önemli görüldü. Petrol ise yeryüzünün milyonlarca yılda oluşturduğu jeolojik hafıza olmaktan çıkarıldı; borsalarda fiyatı belirlenen bir metaya dönüştürüldü. Tam da bu nedenle enerji meselesi, teknik ya da ekonomik bir konu olmanın ötesinde, uygarlığın doğayla ve toplumla kurduğu ilişkinin aynası olmaktadır.

Savaşın bedelini kimler öder?

Savaşların en görünmeyen cephesi ise haritalarda işaretlenmez. Ne askeri raporlarda ayrıntılı biçimde yer alır ne de diplomatik zirvelerin sonuç bildirgelerinde kendine geniş bir yer bulur. O cephe, her sabah sessizce yeniden kurulan yaşamın içindedir. Çünkü savaş yalnızca şehirleri yıkmaz. Yaşamı yeniden kurabilme kapasitesini de yıkar. Bugün enerji koridorları üzerine yürütülen mücadelelerin gerçek bedelini çoğu zaman o koridorların geçtiği bölgelerde yaşayan halklar değil, onlardan binlerce kilometre uzakta yaşayan milyonlarca insan ödemektedir. Petrol fiyatlarındaki birkaç dolarlık artış, enerji şirketlerinin kâr tablolarında küçük bir değişiklik olarak görünürken; emekçiler için küçülen sofralara, yükselen kiralara, artan ulaşım giderlerine ve derinleşen borçluluğa dönüşmektedir. Savaşın ilk etkisi çoğu zaman cephede değil, mutfakta hissedilir.

Bu yüzden televizyon ekranlarında İran ile İsrail arasında karşılıklı atılan füzeleri izlerken aynı saatlerde görünmeyen başka bir savaş da yaşanmaktadır. Deniz taşımacılığının maliyeti yükselmekte, sigorta primleri artmakta, enerji piyasaları dalgalanmakta ve bunun ilk hissedildiği yer borsalar değil, halkların gündelik yaşamı olmaktadır. Çünkü kapitalist modernitede savaş, önce ekmeğin fiyatını değiştirir.

Kapitalist ekonomi bu ilişkiyi görünmez kılmayı başarmıştır. Enflasyon teknik bir kavram gibi anlatılır. Enerji fiyatları piyasa hareketi olarak sunulur. Oysa bu kavramların arkasında çok somut bir gerçek vardır. Bir annenin çocuklarına hazırladığı sofradan eksilen bir tabak yemek, doğalgazını açamayan aileler, kış aylarında yakılamayan bir soba, okul servisinin ücretini karşılayamayan bir ailenin yaşadığı çaresizlik… Yaşanan krizlerin ve savaşların yükü ise eşit dağılmaz.

Kadının ve çocuğun Yükü

Savaşların ve yoksulluğun en ağır bedelini her zaman yaşamı yeniden üretenler öder. Tarih boyunca yaşamın sürekliliğini sağlayan görünmeyen emek büyük ölçüde kadınların omuzlarında taşınmıştır. Çocukların büyütülmesi, yaşlıların bakımı, gıdanın hazırlanması, dayanışma ağlarının ayakta tutulması ve kültürel hafızanın korunması çoğu zaman kadın emeği sayesinde mümkün olmuştur. Kapitalist modernite ise tam da bu alanı görünmezleştirerek kendi sistemini kurmuştur. Savaş dönemlerinde bu görünmez emek daha da ağırlaşır. Gelir azalırken bakım yükü artar. Göç büyürken yaşamı yeniden kurma sorumluluğu derinleşir. Erkek egemen savaş düzeni, kadın emeğini yalnızca sömürmez; onu savaşın sessiz tamircisine dönüştürmeye çalışır. Bu nedenle kadın özgürlüğü yalnızca eşit haklar meselesi değildir. Enerji yollarıyla örgütlenmek isteyen iktidar ağlarına karşı yaşamın yeniden örgütlenmesi meselesidir. Bu yüzden, kadın özgürlüğü enerji savaşlarının dışında duran ayrı bir toplumsal sorun değildir. Tam tersine, bu savaşların merkezindedir. Aynı durum çocuklar için de geçerlidir. Bir savaşın en uzun gölgesi çocukların üzerine düşer. Çünkü savaş bittiğinde bile onun bıraktığı yoksulluk, eğitimsizlik, göç ve travma yıllarca yaşamaya devam eder. Bugün dünyanın birçok bölgesinde milyonlarca çocuk bombaların sesinden önce yoksulluğun sessizliğiyle tanışıyor. Okullar kapanıyor, çocuk emeği yaygınlaşıyor, sağlıklı beslenme temel bir hak olmaktan çıkıyor. Enerji güvenliği adına yürütülen politikaların gerçek faturası çoğu zaman uluslararası raporlarda görünmez; o fatura çocukların eksilen geleceğinde yazılıdır.

Hangi ilke, nasıl bir örgütlenme?

Enerji kaynaklarını ve yollarını inşa etme mücadelesi, yaşamın bütün kaynaklarını merkezileştirme mücadelesine dönüşmüş durumdadır. Bu nedenle enerji koridorları, limanlar, boru hatları ve ticaret yolları üzerine verilen kavga ile bir köylünün toprağını kaybetmesi, bir kadının bakım yükünün artması, bir çocuğun eğitimden kopması ya da bir nehrin kuruması birbirinden bağımsız olaylar değildir. Hepsi aynı uygarlık krizinin farklı yüzleridir. Ve belki de tam bu nedenle bugün insanlığın önündeki temel mesele yalnızca savaşların nasıl durdurulacağı değildir. Asıl mesele, yaşamın hangi ilke etrafında yeniden örgütleneceğidir. Kapitalist modernite, toplumu kendi doğal örgütlenmesinden kopararak ekonomiyi sermayenin, siyaseti devletin, doğayı ise piyasanın konusu hâline getirdi. Böylece yaşamın birbirini besleyen bütün damarları parçalandı.

Yerelin bilgisi, toplumun ortak aklı ve doğanın kendi dengesi giderek görünmez hâle geliyor. İnsan ise kendi yaşamı üzerinde söz söyleyen özne olmaktan uzaklaşıyor. Tam da bu nedenle demokratik moderniteyi yalnızca kapitalist modernitenin karşısına konulmuş siyasal bir model olarak değerlendirmek eksik olur. O, her şeyden önce yaşamın yeniden topluma döndürülmesi arayışıdır. Devlet karşısında toplumu büyütmeyi, yaşamı çoğaltmayı, dayanışmayı ve örgütlemeyi esas alır.

Ekonomi mi vahşi kapitalist sistem mi?  

Bu yaklaşım ekonomiyi de başka bir yerden tarif eder. Çünkü ekonomi, piyasaların büyümesi, tekelciliğin oluşması, bir grup azınlığın yönetimi değildir. Ekonomi, yaşamın idaresidir. Toprağın toplumla kurduğu ilişkinin korunmasıdır. Suyun metalaştırılmadan paylaşılmasıdır. Üretimin yalnızca kâr için değil, ihtiyaç için yapılmasıdır. Emek ile doğa arasındaki dengenin yeniden kurulmasıdır. Bu nedenle komünal ekonomi yalnızca farklı bir mülkiyet modeli değildir; yaşamın parçalanmış bütünlüğünü yeniden kurma çabasıdır. Bugün dünya yeni enerji teknolojilerini konuşuyor. Güneş, rüzgâr, hidrojen ve başka kaynaklar geleceğin kurtuluş reçetesi olarak sunuluyor. Oysa aynı tahakküm zihniyeti devam ettiği sürece petrolün yerini güneşin alması insanlığı özgürleştirmeyecektir. Çünkü sorun yalnızca hangi enerjiyi kullandığımız değildir; enerjinin kim tarafından, hangi ihtiyaç için ve nasıl örgütlendiğidir. Kadın özgürlüğü de bu paradigmanın sonradan eklenmiş bir başlığı değildir. Çünkü yaşamı her gün yeniden kuran toplumsal emek görünmez bırakıldığı sürece hiçbir demokratik dönüşüm tamamlanamaz. Tarihin en eski sömürge ilişkisi aşılmadan ne ekonomi özgürleşebilir ne toplum demokratikleşebilir. Yaşamın yeniden örgütlenmesi, kadın özgürlüğünü merkeze almadan mümkün değildir.

Neyi seçeceğiz?

Bir tarafta yeraltındaki çelik damarları büyütmek için yeryüzündeki yaşamı tüketen bir uygarlık duruyor. Enerji koridorlarını güvence altına almak adına toplumları parçalamaktan, doğayı tahrip etmekten ve yoksulluğu derinleştirmekten çekinmeyen bir uygarlık… Diğer tarafta ise yaşamı yeniden toplumun ellerine bırakmayı hedefleyen başka bir arayış var. Gücünü ordulardan değil halkların örgütlü iradesinden, sermayeden değil ortak üretimden, tahakkümden değil demokratik birliktelikten alan bir arayış… Belki de artık haritalara yeniden bakmanın zamanı gelmiştir. Ama bu kez devletlerin çizdiği sınırlara bakarak değil… Yerin altındaki boru hatlarına bakarak da değil… Bir köyün boşalmasına, bir kadının görünmeyen emeğine, okuldan koparılan bir çocuğa, kuruyan bir nehre ve birbirine tutunmaya çalışan insanlara bakarak… Çünkü bir uygarlığın gerçek gücü, kaç kilometrelik enerji hattına sahip olduğu ile değil, yaşamı ne kadar çoğaltabildiği ile ölçülür. Bugün dünyayı birbirine bağlayan çelik damarlar her zamankinden daha uzun olabilir. Fakat insanlığın geleceğini belirleyecek olan, yeraltında dolaşan enerji değil; yeryüzünde yeniden kurulacak ortak yaşamdır.

 

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Yeniden yapılanmanın toplumsal perspektifi: Komün

SON HABERLER

Yeraltındaki çelik damarlar mı yeryüzündeki yaşam damarları mı?

Yazar: Yeni Yaşam
18 Temmuz 2026

Yeniden yapılanmanın toplumsal perspektifi: Komün

Yazar: Yeni Yaşam
18 Temmuz 2026

Barış hakikatin toprağında filizlenir

Yazar: Yeni Yaşam
18 Temmuz 2026

Kerkük-Ceyhan hattı sona yaklaşıyor

Yazar: Yeni Yaşam
18 Temmuz 2026

Doğal alanlarda birbirini kovalayan saldırı mekanizmaları: 2009- 7 genelgesi, orman kıyımları

Yazar: Yeni Yaşam
18 Temmuz 2026

İktidarın gecikme politikası

Yazar: Yeni Yaşam
18 Temmuz 2026

Anılara götüren Kızılbaş Kürt kimliğim…

Yazar: Yeni Yaşam
18 Temmuz 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır