Kürt sanatının renkli ismi Ferhat Tunç ile sanatı, ulusal birliği, diasporayı ve Ahmet Kaya’yı konuştuk: Ülkesizlik üşütüyor. İçinde olsanız da olmasanız da ülkesiz hissettiriliyorsunuz. Sanatçı, Kürt, Alevi, demokrat olarak ülkesiz hissettiriyorlar. Hayalini kurduğunuz ülke için bir şeyler yaparak başa çıkabiliyorsunuz
Mehmet Elma
Hakkında açılan davalar nedeniyle sürgünde yaşayan Kürt sanatının ve siyasetinin renkli ismi Ferhat Tunç ile sanatın üretkenliğini, ulusal birliği, diasporayı ve Ahmet Kaya’yı konuştuk. Tunç, Ahmet Kaya ile renkli anılarından yeni hazırladığı albüme, kitaba kadar birçok konuyu paylaştı.
Türkiye’deki siyasi gelişmelerin bir sanatçının çalışmalarını ne denli etkileyeceğini en iyi gösteren örneklerden birisiniz şüphesiz. Son dönemde sanatınızdan çok hakkınızda açılan davalar ile gündemdesiniz. Kısaca soruşturma ve yargı sürecini anlatır mısınız?
Kırk yıllık sanat hayatım var. Sanatımdan çok hakkımda açılan davalarla gündemde olmam, vatandaşı olduğum ülke için bir utanç nedenidir. Baskı, yasak ve her türlü ayrımcı uygulamaları olan bir devlet sisteminde, muhalif bir duruşun sahibi olmak zorundasınız zaten. Kürt sorununun barışçıl yollarla çözülerek Kürt halkının özgür irade ve yaşam haklarının verilmesi için mücadele ettim. Bu mücadele aynı zamanda demokratik bir Türkiye mücadelesiydi.
Yaşadığım ülkenin demokratik bir cumhuriyet anlayışıyla yönetilmesini istemem suç sayıldı ve bunun için hedef haline getirildim. Böyle olmasından hoşnut değilsem de ben onların istediği bir sanatçı olamazdım. Böyle bir “sanatçı” olmaz zaten. Bunu sanata ve sahip olduğum değerlere ihanet sayarım. Bunu ne bugün ne de yarın kabul edeceğim.
Son üç yılımı art arda hakkımda açılan davalar nedeniyle mahkemelerde geçirmek zorunda kaldım. “Cumhurbaşkanına hakaret”, “terör örgütü propagandası” ve son olarak “terör örgütüne üyelik”ten hakkımda ona yakın dava açıldı. Bu davalardan biri 2 yıl hapis cezasıyla sonuçlandı. Davalar yüzünden sanatımı yapamadığım gibi, sürekli bir tedirginlik içinde yaşamak zorunda kalmıştım. Sabahın köründe kapıma dayanan polislerin eşliğinde savcılara ifade vermek, bir zulme dönüşmüştü. Evimi, yaşadığım ülkeyi terk etmek zorunda kaldım.
‘Cezaevine girseydim bir daha çıkamazdım’ dediniz, sürgünü seçtiniz. Ahmet’i, Nâzım’ı, Yılmaz’ı kaybettiğimiz sürgünü. Ülkesizlik sizi de üşütmüyor mu?
Cezaevine girseydim 2 yıllık kesinleşmiş hapis cezama, 2012 yılında Malatya Ağır ceza Mahkemesi’nde 5 yıl ertelemeli dosyamın da bozulmasıyla 2 daha eklenecek ve ceza 4 yıla çıkacaktı. Dahası cezaevinde bulunmam nedeniyle hakkımda devam eden diğer davaların da hızlı bir şekilde sonuçlanması sağlanacaktı. Bu durumda cezaevinden çıkmamın koşulları kalmayacaktı. Avukat arkadaşlarımla bütün bu olasılıkları değerlendirdikten sonra ülkeden ayrılmaya karar verdim. Bu benim için zor bir karardı.
Aslında sürgün için “seçim” demek biraz yanıltıcı olabilir. İnsan isteğini, hevesini, hayalini, emeklerini terk etmeyi seçmez. Kimse doğal düzenini bilinçli olarak bozmaya meraklı olamaz. Ne yazık ki tutsaklığın üretmemin önüne geçeceğini düşündüm. Aslında bir seçim varsa, buna, tutsak olmamayı seçmek, denilebilir. Ülkesizlik üşütüyor. İçinde olsanız da olmasanız da ülkesiz hissettiriliyorsunuz. Sanatçı, Kürt, Alevi, demokrat olarak ülkesiz hissettiriyor size egemen sistem. Hayalini kurduğunuz ülke için bir şeyler yapmaya devam ederek başa çıkabiliyorsunuz bunlarla. Sürgünde de sanatsal faaliyetlerimi, neden sanat yaptığımın bilinciyle devam ettirmeye çalışıyorum. Şu an beni sürgün acısından sıyıran iki şeyden biri bu. Diğeri de hâlâ mücadele edenlerin, her şarta rağmen sokaktan cezaevlerine kadar direnişin sürdüğünü görmek.
Müziğe küçük yaşlarda ağıtla başladınız, ‘Dersim’in Küçük Ozanı’ olarak tanınmaya başlandınız. Hâlâ da birçok eserinizde ağıtlara rastlamak mümkün. En son Metin-Kemal Kahraman ‘Alişero’ eserinizin girişinde okudu. Kürt müziğinin sermayesi midir acı?
Ağıtlarla büyümüş bir kuşağın çocuklarıyız. Dersim’in acılı tarihini anlatan ağıtlar. Dedemin söylediği ağıtlar bana bu yolu açtı. Sanatçı kimliğimin beslendiği ana damarın bu ağıtlar olduğunu söyleyebilirim. Büyüdüğümüz o Dersim coğrafyasında ağıt acıdır, dildir, tarihtir. Ağıt vicdana, onur ve haysiyete çağrıdır. Ağıt, yok edilmeye çalışılarak dilsiz ve tarihsiz bırakılmış toplumumuzun hafızasıdır.
Kürt halkı ne yazık ki devletlerin politikalarıyla hak ettiği adaletli, özgür kaderi yaşayamadı. Acısını, kederini, haksızlığı sanatla çok sık dile getirmeyi tercih eden bir toplum. Acısını içine atmak, sinmek yerine mücadele etti, sanatı da bir mücadele ve sorunlarını dile getirebildiği alan olarak değerlendirdi. Keşke sesi olduğumuz şey acılar olmasaydı ama acıyı işlemenin de eğer teslim olan, kadere yoran tarafı yoksa tedavi gibi karşılığı var. Ancak haksızlık da olmasın; Kürt müziği sadece acının değil, umudun, zaferin, görkemli direnişin de sesi oluyor. Yani aslında toplumsal seyrin sesi oluyor ve tabii topluma yön veren, coşkusunu, direncini etkileyen, acıyla başa çıkmayı öğreten etkisini de unutmamalıyız.
Kurucusu olduğunuz Dersim Araştırmalar Merkezi (DAM) son dönemde Dersim’in üzerinde yürütülen politikalar ile ilgili çok çarpıcı raporlar yayınlıyor. Dersim’de ne oluyor, planlanan ve hedeflenen nedir?
Dersim’de kötü şeyler oluyor tabii ki. Dersim’in tarihsel, kültürel özgünlüğü ve inancı hedefte. Halk tarikatlar aracılığıyla kültüründen koparılmak isteniyor. Munzur Üniversitesi de ne yazık ki bu uygulamalar için araç haline getirilmiş durumda. Cemaatler, tarikatlar asimilasyon için kullanılıyor. Munzur Üniversitesi Rektörü Ubeyde İpek’in bir itirafını hatırlıyorum. Alibey Akademisi ve enstitü kurulması için çabalarken, bir toplantıda “Tunceli’de var olan boşluğu biz doldurmazsak çeşitli örgütler, siyasetler dolduracaktır” demişti. Halkın bir aradalığını artırması, tarihsel geleneğinden gelen zalime karşı baş eğmeyen yönünü büyütmesi gerekiyor ve biz Dersimli sanatçılara da halkın sesi olma görevi düşüyor. Bu konuda kurucularından ve aynı zamanda yöneticilerinden bir olarak Dersim Araştırmaları Merkezi’nin çalışmalarını kıymetli buluyorum. Dersimli sanatçı arkadaşlarımızın bu çalışmalara katılmaları ve destek sunmaları gerekir.
Ahmet Can Akyol’un yazdığı senin de seslendirdiğin Gülvatan’a değinmek istiyorum. ‘Her duruş bir eylemin başlangıç yeri mi?’ diyor sevgili Ahmet. Diaspora Ferhat için yeni bir eylemin başlangıcı mı?
Sürgünde yaşamaya başladığımdan beri, birçok arkadaşımız gibi ben de ülkeye dönüşün hayalini kuruyorum. Ancak bunun tek başına hayal ederek mümkün olmadığını da biliyorum. Özgür, adil bir ülke yaratmamız gerekiyor. Bu yüzden de daha çok üretmeliyiz. Ahmet Can Akyol arkadaşımızla birlikte yeni bir albüm için kolları sıvadık. Her şey yolunda giderse bu yaz mevsiminde ‘Gülvatan’ tadında yeni eserlerle geliyoruz. Bunun yanı sıra okuyucuyla buluşturmanın heyecanıyla hazırladığım kitabım var. Nerede olursak olalım bu hayalimiz için üretimde olmalıyız. Sözümüzle, sazımızla, her nasıl olursa olsun, durmamamız gerektiğini biliyorum.
Gülvatan’ı dinlediğinizde “Her duruş bir eylemin başlangıç yeri mi?” sorusu yanıtını da buluyor. “Kırağılar sarmış gül bahçemi, toprağımı Gülvatan’ımı” diyerek… Bugün farklı bir durum yaşanmıyor. Baskı, yasak, hapis ve sürgünler sonsuza kadar sürmez. Yenilirsiniz belki, ancak yeniden çok daha güçlü olarak düştüğünüz yerde ayağa kalkarsınız.
Toplumsal sorunları çokça eserlerinde işlediğin için biraz da bu gelişmelerden konuşmak istiyorum. AİHM kararı, ulusal birlik, Kürt siyasetine dönük sistematik saldırıları nasıl değerlendiriyorsunuz, ne yapmalı?
Türkiye, hiçbir zaman hukuk devleti olamadı. Ancak AKP-MHP iktidarı ile hukukun hiçbir zaman işlemediği döneme denk geldik. Sevgili Selahattin Demirtaş, hiç tutuklanmamalıyken, AİHM kararlarına rağmen serbest bırakılmıyor. Türk yargısı iktidarın sopası görevi yapıyor, bir tür rehinelik sistemi mi işliyor acaba?
Kürtler, zaten dört parçada da saldırı altındayken birlik sağlamadıkça ne yazık ki hak ettiğine ulaşamıyor. Birlik, Kürtler için başta özgürlükten adalete, ekonomik sömürüden kurtulmaya kadar pek çok temel gereksinimi sağlar. Bunun kıymeti bilinmeli ve hepimiz ulusal birlik için elimizden geleni yapmalıyız. Kürt siyasetine saldırılar dediniz; tam da birlik olamamanın, güç dağınıklığının verdiği rahatlık var iktidarlarda. Her gün onlarca arkadaşımız tutsak ediliyor, kurumlar kapatılıyor, belediyeler malumunuz…
Ahmet Kaya ile bir diyet hikâyesi
Bir dostluğa değinip bitirmek istiyorum. Ahmet Kaya… Daha önce hiçbir yerden okumadığımız, duymadığımız bir anınız var mı, paylaşır mısınız?
1993 yılının Ocak ayı…
İstanbul’da biraz sıkılınca ve aşırı kilolarımız da sorun olmaya başlayınca Bodrum’a gitmeye karar verdik… Giderken Cevat Korkmaz ve Halil İbrahim Özcan da bize katıldılar. Ahmet’in Bodrum Torba’daki evine yerleştik ve her gün Türbükü’ne yürüyerek kilo vermeye çalışıyorduk…
Bir gün, eve dönüş yolunda mangal yapan kasapların tahrik amaçlı olarak astığı koyun etlerini görünce, Ahmet çıldırdı. “Başlarım ulan böyle rejime, on gün aç yaşayacağıma ölene kadar tok yaşarım!..” demeye başladı. Ahmet’i o andan sonra sakinleştirmek mümkün olmadı.
Bodrum Gümüşlük’te tanıdık bir restorana attık kendimizi. Burası aynı zamanda bir kasaptı. Oysa Bodrum’a giderken kesinlikle yemin etmiştik, yeminimizi hatırlayan Ahmet, Cevat Korkmaz’a dönerek, “Yahu biz bu yemini nasıl bozarız şimdi?” demeye başladı. Annesi Zekiye Teyze’mizi aradı.
O da “Başınıza bayat ekmeği doğrayıp tövbe edin!” dedi. Restorandaki bayat somun ekmeklerini kafamızda ufaltmaya başladık…
Mevsim de kış olduğu için etrafta kimsecikler yoktu. Bu şekilde yeminimiz bozuluvermişti oracıkta. Ahmet kasaba dönerek, “Bize şu davarın yarısını kesip pişirin” dedi. İşe yeniden koyulmuştuk…
Ben, bir gün sonra Bodrum’dan Didim’e döndüm. Aynı gece Ahmetlerin girdiği restoran içinde ‘Hasan Mutlucan’ çalmaya başlamışlar. Dışarıda da onları bir grup ülkücü karşılamış. Bu saldırı sırasında Ahmet yediği yumruğun şokunu atlattıktan sonra havaya bir şarjör boşaltmıştı…
Daha sonra o gece yakalananlar serbest bırakılıyordu…
Halil ve İbo bu olayın şokuyla aynı gece İstanbul’a dönüyor ve Ahmet ile Cevat Korkmaz, Didim’e bana geldiler. Didim’de aynı gece, radyo dinlediğimiz esnada, MHP Bodrum İlçe Başkanı’nın öldürüldüğünü duyduk…
Ahmet, “Aha bu işi de boynunuza yıkacaklar” demeye başladı. Ortada bizi ilgilendiren bir olay olmadığı halde sabaha kadar oturup, Kaş’tan Yunanistan’a kaçış senaryoları yazdık. Sabah olduğunda bu bol aksiyonlu günle ilgili kahkahayla gülmeye başlamıştık…
Ne acıdır ki o gün kahkahayla güldüğümüz senaryo daha sonraki yıllarda gerçek olacaktı.