• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
27 Ocak 2026 Salı
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Gündem Güncel

Çetin Arkaş: Tarihi değiştiren liderler geç anlaşılır

27 Ocak 2026 Salı - 00:00
Kategori: Güncel, Manşet, Söyleşi

İmralı’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile bir süre birlikte kalan Çetin Arkaş ile konuştuk:

  • Doğrusunu söylemek gerekirse tutanağın dili bana iddianameleri hatırlattı. Eğer dert Önder Apo’nun görüşlerini kamuoyuna yansıtmaksa diyaloglar başından sonuna olduğu gibi yansıtılabilirdi ya da çok daha ötesi yapılabilir ve Ada’ya basın mensupları gönderilerek Önderliğin görüşleri daha geniş bir şekilde kamuoyu ile paylaşılabilirdi
  • Önder Apo’nun tarih bilinci çok güçlüdür. Güncelle bağını mükemmel kurar, olayların sebep sonuç ilişkisini kurmakta oldukça ustadır, öngörülüdür. İyi bir stratejisttir. Üzerine düşeni fazlasıyla gerçekleştirmiştir. Hem de en katı tecrit ortamında!
  • Rojava’da katliam yaşanırken, Kürt kadınları cariye olarak kaçırılır, çatılardan atılırken, bunlara kim güldü, kim mutlu oldu, kim üzüldü, kimlerin yüreği yandı? İşte ulus aidiyetinin yanıtı buradadır. Taşıdığın kimlikte değil! Hatta buna insan olmanın aidiyeti denebilir

Mahsum Sağlam

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bir yılını geride bırakırken, devlet ve iktidar tarafından somut herhangi bir adım atılmadı. Bir yandan Şam Geçici Hükümeti ve Türkiye’ye bağlı çete gruplarının Kuzey ve Doğu Suriye’ye dönük saldırı başlatması ve Türkiye’nin bu saldırılardaki belirleyici rolü başta Kürt halkında ve birçok kesimde derin bir güvensizlik yarattı.

Saldırıların devam ettiği böylesi bir dönemde Meclis Komisyonu’ndan üç kişilik heyetin Abdullah Öcalan ile yaptığı görüşmenin tutanakları servis edildi. Hem Rojava’ya dönük saldırıları hem de tutanakların bu süreçte basına servis edilmesinin altında yatan politik çıkarın nedenlerini daha önce İmralı’da Abdullah Öcalan ile bir süre birlikte kalan ve geçtiğimiz aylarda tahliye olan Çetin Arkaş’la konuştuk.

Çetin Arkaş
  • Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile komisyon heyetinin görüşme tutanakları yayımlandı. Tutanağın belli kısımları verildi. Tutanağın hem diline dair hem de Rojava’ya saldırıların olduğu bir dönemde yayınlanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Burada iktidarın politik bir hesap içinde olduğunu düşünüyor musunuz?

Doğrusunu söylemek gerekirse tutanağın dili bana iddianameleri hatırlattı. Eğer dert Önder Apo’nun görüşlerini kamuoyuna yansıtmaksa diyaloglar başından sonuna olduğu gibi yansıtılabilirdi ya da çok daha ötesi yapılabilir ve Ada’ya basın mensupları gönderilerek Önderliğin görüşleri daha geniş bir şekilde kamuoyu ile paylaşılabilirdi. Tabii eğer dert bu olsaydı! Dolayısıyla “bilgilendirme” amaçlı bir paylaşım olmadığı sonucunu pekala çıkarabiliriz. Tümüyle yayınlanmaması ise bir yönlendirme, algı oluşturma niyeti olarak yorumlanabilir. Önderliği muhatap almışsınız, yüz yıllık bir meseleyi, hem de Ortadoğu’da çok ciddi bir jeopolitik deprem yaşanırken çözmeye koyulduğunuzu söylüyorsunuz, o halde kolaylaştırıcı olmak zorundasınız. Muhatabınıza imkân sunacak, şartları buna göre düzenleyeceksiniz. Eğer bunu yapmamakta ısrar eder ve hele bir takım kaynağı belirsiz manipülasyonlar yapılırken ve bunlar iktidara yakın mecralarda dillendirilirken üç maymunları oynarsanız, haklı olarak şüphelilerden biri olarak görülürsünüz ve güven kaybı derinleşir. Önderliği hareketiyle, yoldaşlarıyla ya da halkıyla karşı karşıya getirme, yapıyı parçalama veya güvensizlik yaratma niyeti haklı olarak sezilebilir. Savaşta her yol mubahtır denilerek böyle şeylere tenezzül edilebilir ama ortada halklarımızın, tüm Ortadoğu halklarının kaderini belirleyecek bir mesele varken, bu tür davranışlar hiç kimseye fayda getirmeyeceği gibi, günün sonunda sahibini de vurabilir.

  • Abdullah Öcalan ilk görüşmede ‘koşullar oluşursa bu süreci çatışma ve şiddet zemininden hukuki zemine çekecek teorik ve pratik güce sahibim’ demişti. Son tutanaklarda da Kürt sorununu çözme iddia ve kararlılığını sürdürüyor. Bu minvalde tarihsel ve siyasal rolü ile kurucu ve paradigmasal yönüne dair neler söylenebilir?

Önder Apo bu çözüm iradesini 35 yıldır dile getiriyor. Barış ve Demokratik Toplum çözüm için 35 yıldır muhatap arıyor. Bu süreç boyunca çözüm çabalarını, arayışlarını ve tüm bunların nasıl akamete uğratıldığını ayrıntılandırmaya gerek yok sanırım. Çok sefer bunlar dile getirildi. Bu açıdan eğer sorgulanacaksa “kim samimi, kim değil” mevzusu, en son kapısı çalınacak kişi Önder Apo’dur. Doğrudan PKK’nin kurucu lideridir, herkes her politik şahsiyet bir partinin kurucu lideri olabilir. Fakat yaşanan süreç, sınanmalar, deneyimler, kat edilen mesafeler böylesi kişilikler açısından netleştirici bir rol oynarlar. Kimisi tüzük ve resmiyet gereği bu sıfatı taşır, kimisi de bunun çok ötesine geçerek sonsuz bir güven yaratır. Güven teori ile söz ile oluşmaz. Güveni yaratan, kalıcılaştıran söze bağlı şekillenen pratikleşmedir, gerçekleşmedir. Bu öyle bir hal alır ki, bazen anlayamasan da öğrenemesen de inançla arkasından yürürsün güven merkezinin. Çünkü o hiç yanıltmamıştır. Hep fersah fersah öndedir. Bu nedenledir ki çok tarihi anlarda, çok tarihi kararları böylesi liderler alabilir ve kitleleri arkasından sürüklemeye devam edebilir. Egosu yüksek kişilikler böylesi kararlar alamazlar. Önderlik 27 Şubat’ta yaptığı çağrı için “biliyorum, belki bazı çevreler beni ihanetle bile suçlayacaklar” demişti. Yine 15 Şubat sürecinde büyük bir çatışmayı halklar arası boğazlaşmayı ve bunun üzerinden kurgulanan planları boşa çıkarmak için oldukça esnek yaklaşmıştır. Hakkımda ne düşünülür kaygısı yerine halkım için, halklarımız için en doğrusu nasıl olabilir düşüncesiyle hareket etmiştir. Tarih değiştirici liderler bazen geç anlaşılırlar, bu da belli trajedilere bile yol açabilir. Oluşan ya da oluşturulan politik ya da toplumsal psikolojinin etkisinde kalmadan, girdabına kapılmadan doğru bir hatta yürümek ancak tarihsel kişiliklerin başarabileceği bir şeydir. Önder Apo’nun tarih bilinci çok güçlüdür. Güncelle bağını mükemmel kurar, olayların sebep sonuç ilişkisini kurmakta oldukça ustadır, öngörülüdür. İyi bir stratejisttir. Üzerine düşeni fazlasıyla gerçekleştirmiştir. Hem de en katı tecrit ortamında! Halen ortadan kaldırılmayan trajedisi ise yetersiz yoldaşlık, sahte dostlar ve yeteri kadar cesaret sahibi olamayan muhataplarının varlığıdır.

  • 27 Şubat Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’nın açıklanmasının üzerinden neredeyse bir yıl geçti. Bu bir yıllık süreci nasıl görüyorsunuz?

Çok yol kat edebilme imkânı varken, çok az, çok yavaş ve arzu edilen güvenin oluşturulamadığı bir süreç olarak tanımlarsak yerinde olur. Rojava’daki son duruma kadar “en azından ölümler durdu, anneler ağlamadı” diyebiliyorduk. İstenilen düzeye bir türlü varamasa da en azından potansiyel olarak, umut olarak “güven”in belki bugün, belki yarın büyüyebileceğine dair bir beklenti vardı. İnşa edilen yetersiz de olsa ne varsa, son Rojava saldırıları ile her şey heba edildi, hatta 27 Şubat’ın oldukça gerisine bile düşürdü. Bunu toplumsal psikoloji ile ilgilenenler bir araştırıversinler, fazlasıyla göreceklerdir. Barış cesaret ister diye söylenenler çok oldu. En büyük cesaret ise zihniyeti barışa hazırlamak, bu amaca dönüştürmektir. Zihniyet dönüşürse dil dönüşür, duygular dönüşür. Bunların dönüşmesiyle çatışmalı süreçle açılan mesafeler kapanmaya başlar. Bu hissedilir, çünkü sahici olur, organik olur. Birbirimizi dönüştürür, sağaltır. Geride bıraktığımız bir yıla bu açıdan baktığımızda katedilen mesafe maalesef çok yetersiz olmuştur. Zihniyet dönüştürülemezse çok fazla yol alınamaz. Yenme-yenilme, zafer-hezimet retoriğine, egemen-bağımlı anlayışı eşlik eder. İşte böylesi ortam, bağrında çatışmalı sürecin tüm risklerini taşır ve her an geriye dönüşün tedirginliği yaşanmaya devam eder. Bugün yaşananlar da bu düşüncemizi doğruluyor. Her başarısız deneme, muhatapları, barış ve çözüm umudunu daha gerilere savurur. Kabul edilsin ya da edilmesin, inanç yitimine yol açar. Rojava nasıl bir kırılma yaratmıştır araştırılabilir. Orada yaşanan veya yaşatılanlara dair algı nedir yürütülmeye çalışılan süreci nasıl etkilemiştir? Hatta sayın Öcalan’ın demokratik cumhuriyet, demokratik entegrasyon çabalarını büyütmüş müdür, zayıflatmış mıdır yanıtı sahada görülse de muhatapları yine de araştırabilir. Rojava’daki katliam bu açıdan salt bir askeri saldırı değildir. Aynı zamanda ideolojik ve paradigmasal bir saldırıdır. Böyle hedefleri olan bir saldırıdır. Çözüme hızla yol alınsaydı bu önlenebilirdi. Bunun için niyet ve irade ile onurlu bir barış ile gerçek manada demokratik entegrasyon temelli bir niyet gerekliydi. Yaşananlara bakıp herkes bunun cevabını arayabilir.

  • Açıklanan tutanaklarda Abdullah Öcalan uzun bir süre Suriye’de kaldığını vurgulayarak Ortadoğu için demokratik çözüm önerileri sunuyor. Onun Suriye diktatörlüğe kurban edilmemeli uyarısını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ortadoğu nasıl, hangi çelişkiler üzerinde bu kadar rahat yönetildi? Gücü nasıl tüketildi, nasıl bağımlı hale getirildi ve birbirine hangi sebeplerle kırdırıldı? Etnik, mezhebi, inançsal sebepler olarak çokça örnek sıralayabiliriz. Ulus devletler ya da devletçikler ile küçük iktidar adacıkları yaratıldı. Hemen her biri, birbiriyle çelişkili, çatışmalı halde tutuldu. Kadın neredeyse yaşamın dışına itildi, demokratik değerler yok sayıldı. Biat kültürü hakim kılındı. Soran, sorgulayan beyinlerin boy vermesine müsaade edilmedi. Önder Apo, geliştirdiği demokratik ulus paradigmasıyla tüm bu sorunlara neşter vurmaya çalıştı. Rojava bir modeldi, modelin ayakları üzerinde durması iyi bir örneklik teşkil edebilecekti. Kesinlikle çevreye doğru pozitif etkiler üretecekti. Önce Suriye’nin tamamına sonra benzer sorun alanlarına yayılabilecekti. Ancak böyle kalıcı barış ve huzurlu bir ortam yaratılabilirdi. Tabandaki çeşitlilik, hakikat, yönetime yansıtılamadığı müddetçe sorun potansiyeli devam eder. Baas elindeki istihbarat ve gelir gücüyle yıllarca böyle bir sistemi yönetti. Şimdi “Suriye devrimi” diyorlar ama önce Dürzilere ve Alevilere, şimdi de Kürtlere saldırarak farklılıklara tahammül göstermeyeceklerini ifade etmiş oluyorlar. Bu el değiştirmiş diktatörlük manasına gelir. Devrim demekle diktatörlüğü, kravat takarak tekçiliği kapatamazlar. Suriye gerçekliği ile bağdaşmayan dayatmalar ancak bastırma ile yönetilmeye çalışılabilir. Bunun nelere yol açtığını Esad ve Saddam rejimleri boyunca gördük. Demokratik değerlerin hakim olduğu toplum ile yönetimin barışık yaşadığı bir Suriye yerine, “bana hizmet etsin de nasıl olursa olsun” anlayışıyla hareket edilirse, kötülüğün bulaşıcı olduğu er geç görülecektir. Kötülük pasaportla seyahat etmez, kendine geçirgen alanları çok rahat bulabilir. Bu unutulmamalıdır.

  • Kürtlerin yüzyıllardır statüsüz bırakılarak bir sopa gibi kullanılması değerlendirmesi var. Bu ne anlama geliyor?

Kahire konferansında Churcill’in kullandığı bir söz olsa gerek. Yaralı bırakılmış Kürdü bir sopa olarak yüzyıl boyunca kullanmayı hesap ettiler. Kürdün vatanı dörde bölündü. Oysaki Ortadoğu’daki en kadim halkların başında gelmektedir. Nüfusu Fars, Arap ve Türk nüfusundan hiç de az değildir. Çözümsüz, yok sayılan, ulus devlet mantığı içinde hor görülen, itiraz ettiğinde başına vurulan Kürt ne yapacak? Ya kaderine razı gelecek ya isyan edecek. Yaşanan da bu olmuştur. Kürdü yok sayan her idare dönemsel de olsa başkaldırı ve başkaldırıyı bastırma ikilemi ile karşı karşıya kalmıştır. Kürt sopası bu şekilde kullanılmaya çalışılmıştır. Kürde ne yardım edilmiştir ne de Kürt ortadan kaldırılabilmiştir. Hep uğraşan, uğraştıran, isyan eden-bastırılan bir sorunsallık alanına hapsedilmiş, böyle kalması bilinçli bir şekilde tercih edilmiştir. İstenilse pekala çözülebilecek bu sorunun çözülmesi tercih edilmemiş, çözümsüzlüğünden faydalanmak tercih edilmiştir. Yüz yıl böyle geçmiştir. Milliyetçi, tekçi paradigma bu sorun alanını çözmedi. Çok önemli bir engel teşkil etti. Tavşana kaç, tazıya tut politikaları ile bugüne kadar gelinmiştir. Birileri zorla tavşanı tutacağını sanarak koşmaya çalışırken, kendisini dar bir çıkmaz sokağa sürükleyen tazıların gözünde bir tavşan gibi görüldüğünü maalesef ayırt edememektedirler.

  • Entegrasyondan ne anlamalı Kürtler? Kürtlerin diğer parçalarla entegrasyonu nasıl mümkün?

Entegrasyondan anlaşılması gereken bizi aynı oranda, yağmurun veya güneşin etkisinden koruyacak ya da ortak çatımız diyebileceğimiz bir yapının altında buluşabilmektir. Aynılaşmadan, tekleşmeden ama farklılık içinde biz olmayı başararak! Biz olmaktır entegrasyon. Demokratik Ulus’un izdüşümüdür. Tabi olmak, biat etmek değil, ortak akılla buluşmak, farklılıklarımızla bütünleşmek demektir. Nazım Hikmet’in de deyişiyle “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine” olmaktır. Entegrasyon hapishane değildir, hepimizin ortak evidir. O ortak evde herkes kendisidir, huzurludur ve işte o nedenledir ki bu ortak çatı olarak hissedilir, benimsenir özümsenir. Zora dayalı değildir, gönüllü birlikteliktir. Sopa ile sağlanan entegrasyon her an patlayacak sorun alanları demektir. Huzursuzluk, mutsuzluk demektir. Kendini o çatı altında yabancı ve öteki gibi hissetmektir. Demek ki sahici ve kalıcı bir entegrasyon ancak demokratik temelde ve rızaya dayalı gerçekleştirilebilir. Gönüllü ve huzurlu bir birlikteliktir yani. Bunun için demokratik değişim ve dönüşüm şarttır. Kim, öteki gördüğü, kıymet görmediği, hiçe sayıldığı, varlığına saygı duyulmadığı ve itiraz edildiğinde hiçe sayıldığı, varlığına saygı duyulmadığı ve itiraz ettiğinde zulüm gördüğü bir yerde bulunmak ister ki? Entegrasyon zulme rıza göstermek, huzursuz bir yaşama boyun eğmek değildir. Yaratılmak istenen gönüllü, hatalar varsa bunların giderildiği suçlar ve günahlar varsa bunlarla yüzleşilip helalleşildiği bir birlikteliktir. Son ne mi olur? Tarih, insanın özgürlük arayışlarıyla doludur.

  • Tutanaklarda Abdullah Öcalan’ın ‘umut ilkesi’ olmadan çalışamayacağına dair vurgusu önemli, bu yıl içinde karar verilmesi gerekiyor. Bu temelde özgürlüğü sağlanması bölge halkları için nasıl bir etki yaratacak?

Umut hakkı ifadesini bir türlü içime sindiremediğimi bu vesileyle belirtmek isterim. Biliyorum bir hukuki terim olarak kullanılıyor ve mahkumiyetinin 25 yılını tamamlamış tutsaklar için devreye sokulan bir uygulama oluyor. Eğer bir barış olacaksa, bir halkın önderi, baş müzakerecisi cesur bir kararla serbest bırakılmalıdır. Umut hakkıymış, şu yasaymış, bu kanunmuş bunlara takılmamalıdır. Neden isyan edildi, hangi politikalar buna sebebiyet verdi, yeni bir sayfa açabilmek için nelerle yüzleşmek gerekir, bunun tek taraflı olması kalıcı bir barışı yaratabilir mi? Helalleşmek için hakikatle buluşmak gerekmez mi? Tüm bunlar sağlıklı ve gerçek manada onarıcı, kalıcı bir barış sürecine bizi götürür. Zorla ve konjonktürün dayatmasıyla değil, içtenlikli bir muhasebeyle barışa karar verilmişse umuda yelken açılmış demektir. Orada umut hakkından çok önce umudu vermeden çözümleri çoktan bulmuşuz demektir. Bize özgü, sahici ve kalıcı! Her açıdan iyileştirici prangalarımızdan arındığımız, her kulvarda hızla koşmaya başladığımız bir süreç. Böyle bir ortamda Önderliğin özgürlüğü asla sorun görülmez. Demokratik dönüşümünü sağlamış bir yönetim, tüm çevrenin çekim merkezi, dönüştürücü gücü, etki merkezi olur. Önderliğin özgürlüğü ile bu süreç derinleşerek büyür. Demokratik Ortadoğu’nun, kadın özgürlüğünün, büyük Ortadoğu rönesansının kapısı ardına kadar açılır. Ortadoğu hegemonların el uzatacağı sorun alanlarından kurtulmuş, toplumsallığı doğuran analık rolünde olduğu gibi, demokratik uygarlığa da beşiklik eder.

  • Son olarak Rojava’ya dönük saldırılar dört parça Kürdistan’da ve tüm dünyada kesintisiz eyleme dönüştü. Bu eylemlerin karakteri nasıl bir etki yarattı? Ulusal birlik açısından nasıl değerlendirirsiniz?

Ulus olmanın en temel kriterlerinden biri ortak ruh ve duygu birlikteliğidir. Rojava’da katliam yaşanırken, Kürt kadınları cariye olarak kaçırılır, çatılardan atılırken, bunlara kim güldü, kim mutlu oldu, kim üzüldü, kimlerin yüreği yandı? İşte ulus aidiyetinin yanıtı buradadır. Taşıdığın kimlikte değil! Hatta buna insan olmanın aidiyeti denebilir. Dünyanın değişik yerlerinde bile böylesi barbarlıklara tanık olduğumuzda içimiz yanmalı, savaşında, karşı karşıya gelmesinde bir ahlak olmalı. Kimseyi insanlıktan çıkarmamalı diyeceğim ama zaten böylesi kötülükleri bile isteye insandan başka hangi canlı yapabilir ki? İnsan eşrefi mahlukattır. Bu doğrudur ama madalyonun bir yüzüdür. Madalyonun diğer yüzünde ise yaratılmışların en sefili olan yönüyle karşılaşıyoruz. Her ikisi de insana özgüdür. Hangisini seçerse! Kâğıt üstünde Rojava’ya saldıranlarla Rojavalı Kürtler aynı ulusa mensup görülüyorlar. Yine kâğıt üstünde Rojava’da yaşananları görüp yüreği dağlanan bizlerle, mutluluktan sarhoş olan bazı kişilikler aynı ulusa mensup gözüküyoruz. Ulus olmak tasada ve kıvançta bir olmak ise durup bir düşünelim. Biz gerçekten aynı ulusun mensupları mıyız? Aslında insan ulusuna mensup olmayı becerebilmek her birimizi birbirimize daha fazla yakınlaştırabilecektir. Ama yaşanan tablo da ortadadır. Bunlar hayra alamet şeyler değildir. Daha fazla ayrışma, uzaklaşma ve kopuş alametleridir. Herkesin kendi mahallesine sığındığı bir duygu dünyası ilk başta korunaklı gelebilir ama koca insanlık ailesi içinde her bir ulusu yalnızlaştırır, adacıklara dönüştürür, birbirine yabancılaştırır. Milliyetçilik bir iktidar ideolojisidir, halklara bir şey kazandırmaz, kumarda hep kasanın kazanması gibi sürekli iktidarlara alan açar. Elbette biz Kürdüz, doğup büyüdüğümüz coğrafya Kürdistan coğrafyasıdır. Kâğıt üstünde ne yazıldığının bir yerden sonra anlamı yoktur. Hakikat hem de bin yılların, hem doğal, hem de yazılı hakikati ortadayken, yok ol demekle bu ortadan kalkmaz. İnkar, tahrik, zulüm, aşağılama, acının üstünde tepinme, bir ulusun acı çekmesini dileme elbette bir tepkiye yol açacaktır. Bu açıdan bakıldığında binadan bedeni atılan YPJ savaşçısı Deniz değildi, saç örgüsü kesilip alay edildiği sanılan yalnızca o yiğit kadın savaşçı değildi, bir ulusa yapılan saldırıydı hem de göstere göstere. Bir ulus, bunu yüreğinde hisseti, o nedenle bir yerde ayağa kalktı, kalkacak, daha fazlasını da yapacak. Kürt birliği acı üzerine de kurulabilir, büyük başarı ve gurur üzerine de! Acı üzerine kurulacak Kürt birliğinde potansiyel tehdit odakları var olur ve bu her zaman suistimale açık olur. Böyle bir Kürt ulusal varlığı yerine barışçıl ve demokratik bir değişime dayalı Kürt ulusal şekillenişi Kürd’de, Arap’a, Fars’a ve tabii ki de iyi gelirdi. Şimdi sorulması gereken soru şu: Bu neden tercih edilmedi ve sonuçları kestirilebiliniyor mu? Ya da şöyle de sorulabilir. Böyle bir şey bilinçli olarak mı tetiklendi ve birikmiş, bütünleşmiş bir öfke ile mi? Geleceğe dair ne hesaplanıyor olabilir? Kim, ne yanlış ya da ne hesap yaparsa yapsın bugün Rojava ve hatta tüm Kürt halkı ciddi bir tehdit altındadır. Bunu ancak örgütlü ve yekvücut davranarak püskürtebiliriz. Ulusal birlik her zamankinden daha fazla kaçınılmaz hale gelmiştir. Tehlike tek tek bir bir kapıyı çalmadan ortaklaşılmalıdır. Dünya insanlık ailesi ise bulunduğu her yeri bu ailenin en onurlu halklarından biri olan Kürt halkının kızlarının ve oğullarının yanında daha güçlü bir şekilde saf tutmalıdır.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Ateşkese rağmen çeteler Kobanê’ye saldırıyor: Dünya Rojava için ses yükseltiyor | Canlı Blog

Sonraki Haber

Rojava’ya saldırı barış sürecine saldırıdır

Sonraki Haber

Rojava’ya saldırı barış sürecine saldırıdır

SON HABERLER

Çetelerin Safa köyüne saldırıları püskürtüldü

Yazar: Bedri Adanır
27 Ocak 2026

Rojava halkı gruplar ve taburlar halinde bölgelerini savunuyor

Yazar: Bedri Adanır
27 Ocak 2026

Gençler Xaçort ve Köyiçi mahallelerinde Rojava için yürüdü

Yazar: Bedri Adanır
27 Ocak 2026

Amûdê ve Dêrik halkı Kobanê zaferinin yıl dönümünde eylemde

Yazar: Nazlı Buket Yazıcı
27 Ocak 2026

Adana’da gençler Rojava’ya saldırıları yürüyüşle protesto etti

Yazar: Bedri Adanır
27 Ocak 2026

Amerikalı Gazeteci: Kürtler yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya

Yazar: Nazlı Buket Yazıcı
27 Ocak 2026

Kadının teşhisi de yok

Yazar: Bedri Adanır
27 Ocak 2026

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır