Eskilerin bir sözü vardır, bilirsiniz; ‘Yara iyileşir ama izi kalır.’ Bizim coğrafyamızda barış meselesi, tam da o izin üzerinde parmak gezdirmeye benziyor. Kiminin canı yanıyor dokununca, kimi o izin geçmeyeceğine inanıyor, kimi ise sağaltıcı bir merhem bekliyor.
Türkiye’de toplumun barış sürecine bakışını bir laboratuvar titizliğiyle ölçmeye kalksanız, elinizdeki tüplerin her birinde farklı bir tortu bulursunuz. Çünkü bu ülkede barış, sadece siyasi bir terim değil; sofradaki ekmeğin azalmasından, kapıya gelecek bir habere, çocukların okul yolundaki güvenliğinden, bir bayram sabahı dökülen sessiz gözyaşlarına kadar her şeye sirayet eden bir hal meselesidir.
Sokağa çıktığınızda, büyük nutukların uzağında, sessiz ama devasa bir yorgunluk görürsünüz. İnsanlar artık yorulmuş. Kavganın gürültüsünden, belirsizliğin sisinden, her sabah yeni bir gerilimle uyanmaktan bitap düşmüş bir toplum var karşımızda. Bu yorgunluk, barışa dair ne olursa olsun dedirten bir pragmatizm değil; aksine, insanca yaşama arzusunun en yalın halidir.
Ancak bu arzu, geçmişin hayal kırıklıklarıyla da zedelenmiş durumda. Toplumun bir kesimi, barış kelimesini duyduğunda heyecanlanmak yerine gardını alıyor. Çünkü daha önce açılan parantezlerin nasıl kapandığını, o umutlu cümlelerin nasıl yarım kaldığını gördüler. Kuşku ile umut arasındaki ince bir çizgi bu.
Barışa bakışta bugün iki temel duygu çarpışıyor: Korku ve ihtiyaç. Korku, yıllardır topluma ezberletilmiş, bölünme endişesiyle beslenen, güvenlikçi politikaların gölgesinde büyümüş bir refleks. İhtiyaç ise ekonomik krizden sosyal kutuplaşmaya kadar her derdin ucunun bir şekilde bu meseleye çıktığını gören rasyonel bakış.
İlginçtir ki, bu ülkede barışın en büyük savunucuları ile en büyük şüphecileri bazen aynı sofrada oturuyor. Biri; artık acılar olmasın diyor, diğeri ya her şey daha kötü olursa diye soruyor. İkisi de aslında aynı şeyi, huzuru arıyor. Ama yöntem konusunda diller mühürlü, zihinler ise önyargıların ablukası altında.
Eğer barış, sadece siyasi bir geleceğin aracı olarak masaya sürülürse, toplumun buna bakışı geçici bir ateşkesten öteye gitmez. Ama eğer barış; adaleti, eşitliği ve onarıcı bir dili kapsarsa, o zaman o yorgun kitlelerin gözündeki feri yeniden görebiliriz. Barış bir kelimedir ama bin ihtimali bünyesinde taşır.
***
Ahval böyleyken, bu konuda medyanın tutumunu, vitrini ile mutfağı arasındaki çelişkiyi irdelemek kaçınılmaz oluyor.
Bu karmaşanın ortasında medyanın tutumuna bakmak, sırılsıklam bir yağmurda çatlak bir şemsiyeye güvenmeye benziyor. Toplumun barışa dair algısı, çoğu zaman o sihirli camın arkasından servis edilen görüntülerle, manşetlerin attığı çığlıklarla şekilleniyor. Ancak burada sormamız gereken asıl soru şu: Medya bir köprü mü, yoksa barışın önündeki o yüksek duvarın bir tuğlası mı?
Yıllardır izliyoruz; bir gün ‘kardeşlik’ naraları atan manşetler, ertesi gün rüzgâr tersinden esince düşmanlaştırmanın en sivri dilini kuşanabiliyor. Medyanın büyük bir kısmı, barışı toplumsal bir mutabakat zemini olarak değil, bir manşet malzemesi veya siyasi bir enstrüman olarak görüyor. Gazetelerin yazı işleri masalarında barış, çoğu zaman adaletin tecellisi için değil, reytingin bekası için tartılıyor.
Medya, barış sürecini tartışırken sokağın sesini değil, steril stüdyoların, aynı isimlerden oluşan o bitmek bilmez tartışma programlarının sesini yükseltiyor.
Oysa barış; akşam haberlerinde kullanılan o sert ve köşeli ‘biz ve onlar’ diyen dilde değil, birbirine uzatılacak ellerde gizlidir. Televizyon ekranlarında ‘strateji uzmanı’ sıfatıyla oturanların buz gibi analizleri, barışın insani sıcaklığını donduruyor.
Bir kelimeyle dünyayı yıkan, bir kelimeyle gönül yapan bir güçtür artık medya. Ama ne yazık ki bizde kalemler genellikle kılıç niyetine kullanılıyor. Barışı bir teslimiyet ya da bir ihanet parantezine sıkıştıran o nobran dil, toplumun birbiriyle kucaklaşma imkânını elinden alıyor.
Eğer medya, sadece çatışmanın gürültüsünü değil, huzurun fısıltısını da duyurabilseydi; eğer ötekileştiren sıfatlar yerine anlamaya çalışan cümleler kurabilseydi, bugün toplum barış sürecine bir risk olarak değil, bir nefes olarak bakardı.
Neticede; medyanın büyük kesimi bugün barışın aynası değil, puslu bir camıdır. O cam silinmeden, gerçekleri olduğu gibi görmek, o yorgun toplumun barışa olan inancını tazelemek zor görünüyor.








