“Epstein Koalisyonu” olarak adlandırılan ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırısı, Batıdaki burjuva toplumlarının tüm yozlaşmışlığını ve iki yüzlülüğünü gözler önüne serdi. Emperyalist güçler önceleri özenle kurgulanmış yalanlarla saldırı savaşlarını başlatmak ve gerekçelendirmek için çaba sarfeder, bu savaşları meşrulaştırmak ve uluslararası topluma kabul ettirmek için bin bir türlü takla atarken, artık buna gerek duymamaktadırlar. Daha doğrusu artık uluslararası hukuku kabul etme iddiasında değiller ve bundan sonra, “antika ve çıkarlara uygun olmayan” uluslararası hukuk yerine güçlünün ve vasalların hukukunun geçerli olduğunu gösteriyorlar.
Burjuva basını İran’a atılan bombaları “Nihayet!” başlığıyla kutsarken Welt gazetesi yazarın Ulf Porchardt ağzından salyalar akıtarak, “İran’da da o sıkça eleştirilen Amerikan emperyalizmi, kapitalizm ve özgürlük konusunda bir kalkınma yardımı olarak ihtiyaç duyulan tek şeydir” diye emperyalizm güzellemesi yapıyor. Aynı diğer burjuva medyası gibi: Katledilen sivilleri ve kız öğrencileri tek kelime ile anmadan, “kız okuluna bomba atılması bir iddiadır” yorumunda bulunarak, Dubai’den ayrılamayan “Ah, zavallı Alman turistler” başlıklarıyla rezilliğin dibini gözümüze sokuyorlar.
Avrupalı hükümetler ise, ABD yönetimine yönelik tüm eleştirilerini unutmuşçasına, ABD ve İsrail’in arkasında durduklarını ilan ediyorlar. Sadece arkalarında durduklarını değil, doğrudan savaşa katılabileceklerini de. “İran’a demokrasi ve özgürlük” gerekçesiyle bir de. Cehenneme kadar yolu olan Molla rejiminin ne menem bir şey olduğunu aklı başında olan herkes bilir. Aynı şekilde saldırı savaşlarıyla, bombalarla demokrasinin gelmeyeceğini, Batının asıl derdinin hiçbir yerde ve hiçbir zaman demokrasi ve özgürlükler olmadığını da! Bilhassa Alman emperyalizminin böyle bir derdi yok. Ama bolca yalana ihtiyacı var.
Fransa nükleer cephanesini büyütme kararı alır, Britanya üslerini ABD bombardıman uçaklarının kullanımına açarken, Berlin “savaşa katılmaya kesinlikle niyetimiz yok” yalanına sarıldı. Tabii Savunma Bakanı Boris Pistorius’un dediği gibi, “Ama bölgedeki askerlerimizi koruma hakkını saklı tutarız” şerhi ile. Halbuki Almanya her ne kadar “biz bu savaşta yokuz” dese de başından itibaren saldırı savaşlarının en önemli parçasıdır.
Şöyle ki; ABD ordusunun sadece Almanya’da 39 bin askeriyle 40 üssü bulunmaktadır. Özellikle Ramstein’daki ABD Hava Kuvvetleri Üssü ABD ordusunun Ortadoğu, Afrika ve Baltık Denizi’ndeki operasyonları için yaşamsal önemdedir. ABD’li General Rob Kane’nin 27 Ocak 2026’da açıkladığı gibi, Ramstein ABD toprakları dışındaki “en büyük, en çok trafiği olan ve belki de dünyadaki en önemli ABD üssüdür”. Ramstein’daki “Hava ve Uzay Operasyon Merkezi – AOC’ ABD’nin Avrupa, Afrika ve Ortadoğu’daki bütün hava operasyonlarını kontrol etmektedir. Ramstein’da ayrıca ABD’deki dron pilotlarıyla operasyonda kullanılan dronlar arasındaki iletişimi sağlayan röle istasyonu bulunmakta ve yılda 30 binden fazla uçağın inip kalktığı bir merkezi düğüm noktası olarak buradan her ay Ortadoğu’ya 900 ton mühimmat gönderilmektedir.
Neticede Almanya uluslararası hukuku önemsiyor ve saldırı savaşlarına katılmıyor olsaydı, İspanya gibi davranır ve toprakları üzerinden savaş yürütülmesini onaylamazdı. Aslında Alman emperyalizminin, zaten artık esamesi okunmayan uluslararası hukuku önemsediği yalanına kendi kamuoyu bile inanmamaktadır. Almanya, efendisi ABD’nin sadık vasalı ve soykırımcı faşist Netanyahu hükümetinin en önemli destekçisi sıfatıyla savaşın tarafı olmuş ve kundakçı rolüne soyunmuştur. Saldırı savaşına İspanya’nın sosyal demokrat başbakanı kadar karşı çıkamayan, ama “gene de Molla rejiminin öncü siyasetçilerinin öldürülmesine seviniyorum” diyen Sol Parti başkanı gibi reformistler olduğu müddetçe, Alman tekelci burjuvazisinin işi kolay olacaktır. Görüldüğü kadarıyla, Karl Liebknecht’in dediği gibi, asıl düşmanın kendi ülkesinde olduğunu görmekten aciz reformistler sayesinde “ölüm Almanyalı bir usta olmaya” devam edecek.









