2026 dünyasında bir şehir düşünün; yirmi gündür gıda stokları tükenme noktasına gelmiş, eczane rafları boşalmış, en temel tıbbi malzemeye erişim imkânsız hâle gelmiş. Bu trajik tablo sadece bir doğa olayının sonucu değil; açık bir yönetim krizinin, bir öncelik sıralamasının ve art niyetli bir zihniyetin ürünüdür
Hamit Kurt
Teknolojinin sınırları zorladığı, insansız hava araçlarının rotasını milimetrik hesaplarla çizdiği ve kıtaların dev tünellerle birbirine bağlandığı bir çağdayız. Dünyada “Teknoloji Çağı” vizyonunun her mecrada yankılandığı, mega projelerin gövde gösterisi yaptığı bu parıltılı tabloda, öyle bir karanlık nokta var ki vicdanı olan herkesin uykusunu kaçırmalı: Van ve Hakkâri’yi birbirine bağlayan yol meselesi.
Yirmi güne yakındır, koca bir ilin dünya ile bağını sağlayan tek hayat damarı olan Van–Hakkâri İpekyolu bir heyelan sebebiyle kapalı. 2026 dünyasında bir şehir düşünün; yirmi gündür gıda stokları tükenme noktasına gelmiş, eczane rafları boşalmış, en temel tıbbi malzemeye erişim imkânsız hâle gelmiş. Bu trajik tablo sadece bir doğa olayının sonucu değil; açık bir yönetim krizinin, bir öncelik sıralamasının ve art niyetli bir zihniyetin ürünüdür.
Zap Suyu aşılmaz bir okyanus ya da geçit vermez bir set değildir. Coğrafyanın zorluğunu biliyoruz; ancak biz bu meselenin coğrafyanın zorluğundan kaynaklanmadığını da biliyoruz. Meselenin Hakkâri ve Van halkına karşı duyulan bir art niyetten kaynaklandığını biliyoruz. Eğer burada mesele bir askerî harekât veya savaş için bir sevkiyat olsaydı, o sular üzerine saatler içinde seyyar köprüler kurulmaz mıydı? Alternatif yollar yıldırım hızıyla açılmaz mıydı?
Savaşın lojistiğine ve güvenliğin tesisine harcanan o devasa enerji, teknolojik imkân ve hız; neden bir halkın yaşam hakkı, ekmeği ve sağlığı söz konusu olduğunda yerini derin bir sessizliğe bırakıyor? Neden somut bir adım atmak yerine, sadece yapılıyormuş gibi hissettiren bir sahtelik tercih ediliyor?
Bir şehri yüz yıldır tek bir yola mahkûm edip o yolu dahi işler hâle getirememek, teknik bir yetersizlikten ziyade siyasi bir mesajdır. Bu durum, Hakkâri halkına fısıldanan o acı cümledir: “Sizin önceliğiniz, bizim ajandamızda alt sıralarda.” Bunun başka bir izahı yoktur.
Hakkâri’de yaş sebze ve meyve esnafı kepenk kapatma noktasına gelmiş, hastalar sevk edilemedikleri için yollarda perişan olmuşken; yetkililerin bu durumu “olağan bir yol kapanması” gibi lanse etmesi, halkın sabrıyla ve onuruyla alay etmektir. Bu mahrumiyet, 20. yüzyılın en zor koşullarını bile aratır hâle gelmiştir. Bir şehri günlerce izolasyona mahkûm etmek, orayı fiilen ve ruhen bir “açık hava hapishanesine” çevirmektir.
Sonuç olarak; Hakkâri halkı ne bu heyelanın altında kalır ne de bu karanlık zihniyete teslim olur. Kimseden lütuf ya da sadaka beklemiyor; yalnızca anayasal hakkı olan, vergisini verdiği devletten hizmet bekliyor. Bu nedenle, bu mağduriyet derhâl giderilmeli ve Hakkâri, hak ettiği medeni ulaşım standartlarına birden fazla yolla kavuşturulmalıdır. Aksi takdirde bu gecikme halk nezdinde teknik bir arıza değil; siyasi bir dışlanmışlık ve “ötekileştirme” olarak hafızalara kazınacaktır.









