• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
3 Mayıs 2026 Pazar
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Çok dillilik ışığında belediyecilik ve yerel yönetimler

3 Mayıs 2026 Pazar - 00:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum

Çeşitli ülkelerde var olan çok dilli uygulamalar anayasal açıdan güvence altına alınarak belediyeler tarafından uygulanmaktadır. Çok dilli belediyecilik anlayışını kabul eden ülkeler şu şekilde zikredilebilir: Belçika, İsviçre, Kanada, İsrail, İsveç, İspanya, Katalonya, Galiçya, Hindistan, Çin, Endonezya, İngiltere, İskoçya, Kuzey İrlanda, Fransa, vb.

Abdullah Demirbaş

1-Demokrasi ve çok kültürlülük
Yaşadığımız tarihsel kesit itibariyle toplumsal yaşamın ve düşünce biçimlerinin köklü bir değişim geçirmekte olduğu konusunda yaygın bir konsensüs bulunmaktadır. 18. yüzyıldan itibaren gelişen modernite projesi değerler sıkalasının tümü çerçevesinde sorgulanmakta, aydınlanma felsefesinden klasik pozitivist anlayışa değin pek çok unsuru eleştiriye tabi tutulmaktadır. Fransız devrimi ile sembolleşen ulus devletler dünyası, insanlığın realitesi karşısında sınırlarını kaybederken, sanayi toplumundan bilgi toplumu’na geçildiği ısrarla vurgulanmaktadır. Bu denli köklü değişimler, kurumsal ve siyasal alanda da yansımasını bulmaktadır. Demokrasinin önemi de bu değişimler silsilesi çerçevesinde yeniden ortaya çıkmaktadır. Zira demokrasi, toplumsal gerçekliğin siyasal alana yansımasını realite bağlamında en uygun şartlarda sağlayan sistem olduğunu kanıtlamıştır. Bugün demokrasi fikrinin tartışılması, onun yerine farklı bir fikirler ve uygulamalar manzumesi önermek için yapılmıyor. Demokrasinin daha işlevsel, daha tatmin edici boyutlara ulaştırılması amacıyla yapılıyor. Bu eleştiri elbette yüzeysel ve eklektik bir mahiyette değil, daha derin bir sorgulama yönünde olmalıdır. Demokrasi teorisi, insanlık tarihi boyunca farklı şartlar dahilinde, çağa uygun biçimler alarak doğruluğunu ve yaşanılabilir olma özelliğini kanıtlamıştır. Hemen belirtilmesi gereken nokta da bu manada karşımıza çıkmaktadır; yani demokrasi teorisi tamamlanmış olan bir durumun ötesinde, halen devam eden bir süreçtir. Bu saptama, bir ülkenin demokrasi için uygun olduğu yönlü iddiaların geçersiz olduğu, tersine ülkelerin demokrasi yoluyla uygun bir hale geldiği
önermesini temellendirir. Halkın siyasal iktidar üzerinde belirleyici etkisi olduğu fikrini temele alan demokrasi, daha geniş manada yurttaşların kendilerini etkileyen tüm kararların alınmasına etkin olarak çeşitli şekillerde katılmaları ve bu katılmanın tüm sektörlerinde oldukça yüksek bir ademi merkeziyetçilik aracılığıyla gerçekleşmesi gerektiğini kabul eder. Demokrasinin yerel yönetimlere dayanması, tam da bu noktada anlamlıdır. Çünkü merkezi iktidar bağlamında seçim dönemleri dışında bir etkinliği kalmayan yurttaşlar, ancak yerel yönetimler vasıtasıyla kendilerini yaşatabilirler. Bu olgu aynı zamanda yerel yönetimlerin “demokrasi okulu” olduğunu kabul eder. Demokrasinin en büyük özelliği, yerelde halkın ihtiyaçlarının karşılanması sürecinde halka bizzat “özne olma” işlevinin yüklenmesi noktasındadır. Yerel yönetimler ile demokrasi ilişkilerinde gözden kaçırılmaması gereken en önemli unsur; yerel kültürlerdir. Kültür, içinde yaşayan insanlara, onlara anlamlı gelen bir değerler ve tercihler kümesi, bir yaşam modeli sunan bir çerçeve olarak ele alınırsa, yerel demokrasinin kültürle uyumlu olması bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır. Normatif ilkeler, değerler ve idealler bütünün olarak kültür tüm unsurlarını demokrasi içerisinde yaşatabildiği ölçüde uygun bir durum ortaya çıkmış olur. Ulus devletlerin oluşması sürecinde tüm kültürlerin benzer doğaya sahip olduğunun kabul edilmesi, homojen toplumların varolduğu yanılgısını ortaya çıkartarak, bütün içerisinde yer alan öteki kültürlerin reddedilmesini doğurmuştur. Otoriter ve totaliter yönetimler tam da bu yanılgıdan ilham aldıkları için ortaya çıkmışlardır. Ancak bugün merkezi otorite karşısında yerelin özelliği savunulmaya başlanarak, homojenliğe karşıt olarak heterojenlik savunulmaya başlanmıştır. Yerel kültürlerden beslenen belediyecilik, merkezi iktidarlardan daha demokratik bir muhtevaya sahiptir. Bu bağlamda değinilmesi gereken çok kültürlülük, “farklılıklar zemininde birlik” ilkesine dayanarak, üç ana prensibi öne çıkarır:

  1. İnsanlar kültürlerinden bağımsız bir biçimde düşünülemezler. Çünkü bireyler
    çevreleri ile etkileşim sürecinde belirli anlam, değer ve semboller temelinde var olurlar.
  2. Farklılıklar birer hata değildir. Dolayısıyla her kültür “eşsiz” ve “değerli” dir.
  3. Her kültür aslında çoğulcu yapının bir parçasına tekabül ederek, ötekiyi
    dışlamayan bir demokrasi anlayışına katkıda bulunabilir. Tektip homojen kültürlerin aksine olarak çok kültürlülük farklılıkların kabulünü ve desteklenmesini belirtir. Bu zengin bir açılıma imkan tanıyarak, yurttaş merkezli demokrasiyi daha anlamlı kılmaktadır. Çünkü sadece merkezi siyasal sistemde demokratik açılımlar yapmaya çalışmak, kültürlere yabancı olarak inşa edilen bir anlayış doğurur. Oysa ki yerelin savunulması özgür, yurttaş merkezli anlayışı tam olarak karşılayarak “farklılıklar
    zemininde birlik” ilkesini hayata geçirir.

2-Yerel yönetimler ve konfederalizm
İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinde 20. yüzyıla kadar olan tarihsel kesit boyunca egemen olan teori ve pratik, “devlet için halk” olmuştur. Oysa ki insan hak ve
hürriyetlerinin kabul edilmesi, demokrasinin gerekliliği, hukuk devleti ve hukukun üstünlüğü gibi etmenler neticesinde günümüzde çağdaş ülkelerde olan ve ülkemizde de olması gereken mantık, “halk için devlet”tir. Devletin efendilikten hizmetkarlığa geçişi ile birlikte, özne olan unsur da “yurttaş” olmaktadır. Yurttaşın öne çıkması evrensel değerler içerisinde yerelin önem kazanmasını doğurarak, çok kültürlülük tartışmalarını da temellendirmektedir . Klasik demokrasilerde, seçimler yoluyla iktidarı ele geçiren sayısal çoğunluk, sayısal azınlık haklarını ihlal ederek bu oranı ötekileştirmiştir. Bu olumsuzluğu ortadan kaldırmak, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi yoluyla mümkün görülmüştür. Yerelin güçlendirilmesi ve özerkleştirilmesi, en uygun biçimini konfederal sistemlerde hayata geçirmiştir.
Federe iktidarlar ile merkezi otorite arasında güçler ayrılığı ilkesine göre bir “denetim ve denge” anlayışına dayanan konfederalizm, farklılıklar. temelinde birlik ilkesinin gerekliliğini kabul eder. Bu sistemde federal ve federe yönetimler karşılıklı etkileşimleri ile birer rakip değil, karşılıklı anlayış içerisinde işbirliği yapan iki eşit aktör olarak kabul edilmektedir. Konfederalizm demokrasinin olmazsa olmazı olan “hukukun üstünlüğü” prensibini temele alarak, kişisel iktidarları dışlar, kurumları ve kuralları ön plana çıkartır. Yerel yönetimlerin merkezi idare karşısında görece güçlendirmesi, yurttaşların daha demokratik bir eğilime geçmesini de sağlayarak, yönetimleri “yurttaş odaklı” anlayışa geçirir. Yurttaş odaklı anlayış, her bir bireyin kendi başına bir anlamı olduğunu kabul ederek, bütünlüğü savunur. Bireyler içinde varoldukları kültürlerinden ve kültürel unsurlardan bağımsız değerlendirilemezler.

3-Kültürler ve dil
Kültürler içerisinde yaşayan insan, anlam ve anlatma yönleri bakımından dil ile düşünür ve düşündüklerini yine dil ile ifade eder. Bu anlamda dil, insanın temel
sembolüdür. O kadar ki, diğer tüm sembol sistemleri sadece dil aracılığıyla yorumlanabilir. Dil de ifadesinin bulmaya herhangi bir nesnenin bir anlama sahip olması da mümkün değildir. Dil kelimenin tam anlamıyla beşeridir ve beşeri olduğu kadar da tarihi bir fenomendir. Bir oluşa dayanır, insan düşüncesinin ve eylemlerinin tüm anlamlarını barındırır. İnsanların anlam dünyalarının sınırları aynı zamanda dillerinin de sınırlarıdır. Basit bir iletişim aracı olarak değerlendirilmemesi gereken dil, aksine varlığın tüm anlamlarını barındırır. Dil olmaksızın insandan söz etmek mümkün değildir. Yönetimler yurttaş odaklı olarak faaliyet gösterirken, insanların kullandıkları dilin, o insanların manevi dünyalarını oluşturduğunun bilincine varmalıdırlar. Dil, yurttaş ile yönetim arasında düşüncenin basit bir aracına dönüştürülemez. Dil varolandır, yok kabul edilemez. İnsanların düşünce, duygu, beklenti ve tasarımlarını sözlü veya yazılı olarak ifade etmek için kullandıkları belli ses, söz ya da işaretler sistemi anlamında dil, kendine özgü yasalar içinde yaşayan, gelişen canlı bir varlık olarak kültürel bütünlerin en önemli değerlerindendir. Bu nedenle günümüz demokratik toplumlarının çoğu dil konusunda hassasiyetlerini teorik ve pratik açıdan yönetim sistemlerine yansıtmışlardır.

4-Sonuç ve öneriler
Ulus-devletin tekçi mantığı, ulus-devletin kurulma aşamasındaki kültürel çeşitliliği yok saymıştır. Hedefi, birlik sağlamak olan ulus-devletlerin; dil, din, mezhep gibi kültürel çeşitlilik. yaratan alanlarda belli bir homojenliği sağlamış bir ulus formu inşa etmeye gereksinimi vardı. Bu gereksinim, ulus kurulurken, çizilen sınırlar içinde bulunan farklı kültürel topluluklar içinden egemen olanın asli unsur olarak kabul edilmesi ve diğerlerinin onun kültürüne tabi kılınması sonucunu doğurdu. Ulus-devletin mevcut yapısıyla, içinde barındırdığı farklı yaşam biçimlerini eşit olarak bir arada tutmasının mümkün olmadığı görülmektedir. Türkiye yıllardan beri bu sınırlar içinde yaşayan herkesi tektipleştiren (“herkes Türk’tür”) bir politika benimsemiştir. Bu durum, çokkültürlülük anlayışına ters düşerken, inkâr ve asimile eden despot bir anlayışa tekabül eder. Oysa kültürel çeşitlilik aynı zamanda, taraflara yarayacak bir kültürel diyaloğun ve toplumsal barışın da önünü açarak, şiddete dayalı anlayışların reddini sağlar. Türkiye’de “cumhuriyet”in ilan edildiği tarihten itibaren “Türk Tarih Tezi” ve “Güneș Dil Teorisi” temelinde farklılıkların reddedilmesini kabul eden anlayış, kültür ve kimlik politikalarını en bariz biçimde 1982 Anayasası’nda devam ettirmiştir. Türk etnik kimliğinden olan ya da olmayan herkesi “Türk” olarak nitelendirmek temelinde özetlenebilecek olan anlayış; Türkiye’de Türkçe, Kürtçe, Abhazca, Arapça, Arnavutça, Çerkezce, Ermenice, Gürcüce, Kıptice, Lazca, Pomakça, Rumca, Süryanice, Tatarca, İbranice gibi dilleri de yok saymayı beraberinde getirmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel politikasının “tekçi” yapısı karşısında kültürel farklılık iddiasında bulunanlar her zaman için tehlikeli görülmüş, “vatan hainliği”, “bölücülük” gibi suçlamalarla bir yandan cezai müeyyidelere tabi tutulurken öte taraftan da toplum içinde “Değersizleştirme” siyasetine hedef tayin edilmişlerdir. Avrupa Birliği’ne uyum sürecinin bir parçası olarak son dönemde yapılan düzenlemeler, Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel-statükocu yaklaşımında bazı değişiklikler yaratmışsa da, söz konusu düzenlemeler çok kültürlü bir toplum anlayışını oluşturabilmek açısından yetersiz kalmıştır. Örneğin; “Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil Ve Lehçelerin Öğrenilmesi Hakkındaki Yönetmelik” ile “Türk Vatandaşlarının Günlük Yaşamlarında Geleneksel Olarak Kullandıkları Farklı Dil Ve Lehçelerde Yapılacak Radyo ve Televizyon Yayınları Hakkındaki Yönetmelik” gibi kabul edilen düzenlemeler hemen sınırlayıcı hükümler eklenmek suretiyle yetersiz hale getirilmiştir. Gelinen aşamada, yapılan ya da yapılması gerektiği kabul edilen reformlar tatmin edici boyutlara ulaşmanın uzağındadır. Problem her şeyden önce bir zihniyet değişimi noktasında düğümlenmektedir. Zihniyet değişiminin ileri demokratik bir yapıya kavuşması durumunda iç barışın da sağlanacağı, toplumsal anlamda bir moral ve huzur iklimine kavuşulacağı unutulmamalıdır. Bu bağlamda etnik ve dilsel topluluklar arasında eşitler arası ilişkilerin oluşturulması konusunda politikaların üretilmesi ve uygulanması gerekmektedir. Merkezi idare çerçevesinde yapılan reformlar demokratikleşme amacına yönelik olsalar dahi, demokrasi teorisinin toplumsal alana yansıması ancak yerel yönetimlerin özerkleştirilmesi noktasında mümkündür. Yerel yönetimlerin demokratik usullerle iş başına gelen hizmet kuruluşları olarak belediyeler tam da bu noktada önem teşkil etmektedir. Belediyeler halka en yakın kurumlar olarak demokrasinin yaygınlaştırılması ve yurttaşların demokratik kültür seviyesinin yükseltilmesi anlamında önem kazanırlar. Belediyeler yerel halkın ihtiyaçlarını karşılamak amacıyla faaliyet gösterirken, halk ile doğrudan ilişkiye geçen kurumlardır. Bu nedenle yerelde var olan tüm kültürel ve dilsel grupları göz önünde bulundurmalıdırlar. Belediyelerin faaliyet gösterdikleri alanlarda var olan farklılıklar, çeşitlilikler tabii bir durum ve zenginliktir. Toplumsal ve kültürel çeşitlilikler demokratik çoğulculuğun üreteceği tolerans ve hoşgörü zemininde siyasete bir renklilik olarak katılmalıdırlar. Bu amaçla her türlü dil, kültür, din, mezhep ve inançların kendini ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Tek ulus, tek dil yaklaşımı terk edilerek çoğulcu ve katılımcı bir süreç oluşturulması gerekir. Günümüz itibariyle çağdaş demokrasiler çoğulcu ve çok dilli bir yöntemle “farklılıklar zemininde birlik” ilkesini hayata geçirmişlerdir. Çeşitli ülkelerde var olan çok dilli uygulamalar anayasal açıdan güvence altına alınarak belediyeler tarafından uygulanmaktadır. Çok dilli belediyecilik anlayışını kabul eden ülkeler şu şekilde zikredilebilir: Belçika, İsviçre, Kanada, İsrail, İsveç, İspanya, Bask ülkesi, Katalonya, Galiçya, Hindistan, Çin, Endonezya, İngiltere, Galler, İskoçya, Kuzey İrlanda, Fransa, Bulgaristan vb. Belediyeler halkın ihtiyaçlarını karşılarken, bu ihtiyaçları yine halk ile iletişime geçmek suretiyle tespit etmektedirler. Belediyelerin yerelde halk ile bire bir olan diyalogu, bu hizmet kurumlarını yerel dillerin anlaşılması sorunu ile karşı karşıya getirmektedir. Belediyelerin çok dilli bir yöntem benimsemeleri hem varoluş nedenlerinden hem de demokratik çoğulculuktan kaynaklanan bir zorunluluktur. Belediyelerde kabul edilmesi elzem olan çok dilli uygulamalara bir niteliğinde olma amacıyla öneriler şöyle sıralanabilir:

  • Tüm yerel uygulamalardan önce devlet yönetimi bağlamında makro anlamda anayasal ve yasal düzenlemeler gereklidir. Bu amaçla yurttaşların kendi kimlikleri ve kullandıkları dilleri ile kendilerini doğrudan ya a dolaylı olarak etkileyen süreçlere katılmalarının sağlanması, “Türkiyelilik” kimliğinin Anayasa’da bir çatı olarak belirlenmesi ve anayasal normların bu eksende dikkate alınması sağlanmalıdır.
  • Belediyelerin yerelde halkın dilek ve şikayetlerini almaları ve bunların ışığında çözümler üretebilmeleri her şeyden önce karşılıklı olarak tarafların birbirlerini anlamalarına ve kendilerini ifade edebilmelerine bağlıdır. Bu amaçla belediyeler çok dilliliğe yönelik tüm uygulamalardan önce belirli hazırlık çalışmaları yapmalıdırlar. Bu çerçevede öncelikle belediyelerde oda ve masalar, unvan ve görevler çok dilli (Türkçe, Kürtçe, Zazaca, İngilizce vb.) bir biçimde tanımlanmalıdır.
  • Belediyelerde mevcut olan tüm birimlerin tüm yerel lehçelerin tam anlamıyla anlayıp anlatması zor bir olasılık olduğu için, belediye kurumsal anlamda yerel lehçelere yönelik tercümanlar bulundurmalıdır.
  • Türkiye’de yasal bakımdan kabul edilen “Bilgi Edilme Hakkı” çerçevesinde belediyeler yerel halkın bilgi taleplerini talep edilen dilde veya lehçede verebilmelidir.
  • Çok dilli belediyecilik çerçevesinde bir diğer öneri ise her dil grubunun kendi Halk Meclisi’ni kurması olmalıdır. Bu halk meclisleri kendi toplantılarında kendi dil ve lehçeleri ile konuşabilmeli ve uzlaştıkları konular belediyeye tavsiye niteliğinde olmalıdır.
    • Belediyeler ilanları, duyurularını, kampanyalarını çok dilli bir biçimde halka anlatmalıdırlar.
    • Belediyelerin yıllık faaliyet raporları çok dilli bir biçimde düzenlenmeli ve bu çerçevede yayınlanmalıdır.
    • İçinde yaşadığımız çağ “Enformasyon Çağı” olarak adlandırılmakta ve pek çok iletişim kanalı bu teknolojiler üzerinde hayat bulmaktadır. Günümüzde özellikle internet ortamının kazandığı yaygınlık belediyeleri bu konuda da yönlendirmelidir. Yani belediyeler web sitelerini hazırlarken çok dilli uygulamayı göz önünde bulundurarak kullanılan ya da kullanılabilme ihtimali olan her dil ve lehçeye göre düzenlemeye gitmelidir.
    • Bilgi verme amaçlı yerel bülten ve yayınlarda, yerel diller tatmin edici seviyede kullanılmalıdır.
    • Belediyelerin faaliyet gösterdikleri yerleşim birimlerindeki cadde, sokak ve park isimleri kullanılan yerel diller çerçevesinde çok dilli bir biçimde tabelalandırılmalıdır.
    • Belediyelerin en önemli iletişim kanallarından biri olan telefon görüşmeleri santral memurluğunun verimi ile bağlantılıdır. Belediyeler çok dilli uygulamalara geçiş ile birlikte telefon vasıtasıyla iletişim kurmak isteyen yurttaşlarına çok dilli bir biçimde hizmet verebilmelidir. Bu nedenle santral memurları Türkçe ve İngilizce kadar Kürtçe, Arapça, Süryanice vb. diller ile yerel lehçeleri konuşabilmelidir.
    • Bunların dışında belediyeler kullanılan dillerin yaşamasına katkıda bulunmak amacıyla Yazım Kılavuzu ve sözlük çalışmalarına destek vermelidirler. Ayrıca Dünya klasiklerinin yerel dillere çevrilmesinden faaliyet gösterebilmeli ve çocuk edebiyatı serileri, eğitici broşürler, öykü ve masal hikâyelerinin hazırlanması gibi çocuklara yönelik çalışmalarda yer almalıdırlar.
    • Belediyeye alınacak personelin yerel dili bilme şartı işe girme koşullarından olmalı.
    • Yerel hizmetlerin yürütülmesi çalışmalarından kent imar planı veya mühendislerin hazırladığı projeler resmi dilin yanı sıra diğer dillerle yapılabilir.
    • Resmi evraklar farklı dillerle yapılabilir.
    • Belediyeler bünyesinde çeşitli dillere ait ürünlerini bulunduğu kütüphaneler olmalı.
PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Sosyalizmde ısrar ve yeni bir gençlik rüzgârı

Sonraki Haber

Jin Dergi’nin yeni sayısı yayında

Sonraki Haber

Jin Dergi’nin yeni sayısı yayında

SON HABERLER

Sessiz mücadelemize ses verdi

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Çitil’lerden Sonel’lere bir istismar devleti

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Dicle Üniversitesi kampüsüne petrol sondajı

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Jin Dergi’nin yeni sayısı yayında

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Çok dillilik ışığında belediyecilik ve yerel yönetimler

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Sosyalizmde ısrar ve yeni bir gençlik rüzgârı

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Antalya S Tipi Hapishanesi’nde ne oluyor?

Yazar: Yeni Yaşam
3 Mayıs 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır