Türkiye’de eğitim sistemi dâhil, devletin -anayasa başta olmak üzere- bütün yazılı metinlerinin işaret ettiği “makbul vatandaş”, Türk ve Sünni merkezli, uyumlu ve itiraz etmeyen bir yurttaş tipidir.
Asimilasyon kültürüyle birlikte devleti kutsayan, “milli hassasiyetlerle” şekillenmiş bu anlayış; toplumun geniş kesimlerinde başka kimlik ve kültürleri yok sayma, hatta kendini üstün görme eğilimini beslemektedir. Bu durum, zaman zaman ortaya çıkan linç girişimlerinde ve toplumsal gerilimlerde açıkça görüldüğü gibi, potansiyel bir ırkçılığın tezahürüdür.
Milli maçlarda ortaya çıkan duygular ya da üç büyük kulübün yurt dışında oynadığı karşılaşmalarda “yabancıya karşı birlik” refleksi, bu kültürün en görünür hâllerinden biridir.
Türkiye’de “Türk olmak” yalnızca etnik bir aidiyet değildir; aynı zamanda belirli ayrıcalıkları da içinde barındıran bir konumdur. Kimliğini öne çıkartarak kendini Türk olarak tanımlayanlar, çoğu zaman kamusal alanda daha rahat hareket eder, devletle daha az sorun yaşar ve farkında olmadan kendilerini bu düzenin doğal sahibi gibi görür.
Peki ya farklı kimliklere ve kültürlere sahip olanlar?
İşte asıl mesele burada başlar. Yok sayılanlar ve dışlananlar, bu baskılanmışlığın karşısında elbette bir gün tepki verir. Bu tepki bazen sokakta, bazen siyasette, tiyatroda, sinemada, bazen de en beklenmedik alanlarda ortaya çıkar.
Bugün Amedspor taraftarlığı ve elde ettiği başarıların toplumsal karşılığı da tam olarak burada aranmalıdır. Bu yalnızca bir spor başarısı değil; aynı zamanda yok sayılmaya, dışlanmaya ve ırkçılığa karşı gelişen güçlü bir toplumsal refleksin ifadesidir.
Amedspor’un Süper Lig’e yükselişi sonrasında çığlığa dönüşen sevinç ve kutlamalar, dünyanın farklı ülkelerinde olduğu gibi Türkiye’de de futbolun artık sadece spor değil; sınıfsal aidiyetler, mahalle ve sokak kültürü, kent hafızası, kimlik, devlet-toplum ilişkileri ve barış mücadelesinin kesiştiği politik bir alan olduğunu bir kez daha görünür kıldı.
Her türlü baskının ve hukuksuzluğun yaşandığı dönemlerde madencilerin direnişi ve sonrasında Amedspor’un Süper Lig’e yükselmesi, umudu öldürmek isteyenlere inat hâlâ nefes alındığını gösterdi.
Yüzbinlerin bir araya geldiği statlarda, yaşamın içinde her türlü sorunla birlikte var olan kalabalıkların toplumsal çelişkilerinden doğan enerjinin dışavurumunu engellemek ve kontrol etmek her zaman mümkün değildir. Bu nedenle muhalif toplumsal dinamiklerle bütünleşmiş takımların oynadığı futbol, yalnızca bir oyunu izlemek için bir araya gelmekten öte, büyük bir toplumsal potansiyel barındırır.
Profesyonel futbol genellikle siyasi iktidarların ve şirketlerin kitleleri yönlendirme, kontrol etme ve düzenleme alanıdır. Ancak kimliği yok sayılanların ve otoriteye karşı toplumsallaşan politik hareketlerin varlığında futbol, kitlelerin kendini ifade alanına dönüşür. Bu zıtlık, aynı zamanda çelişkili bir çatışma hattı oluşturur.
Bu nedenle çok geniş kitlelerin ilgi alanına giren futbol gibi etkinlikler, ne sadece oyun, ne sadece endüstri ne de sadece eğlence olarak değerlendirilebilir.
Endüstriyel futbol politikaları, neoliberalizmin etkisiyle kitlelerin yaşamsal çelişkilerini ve potansiyelini metalaştırmış, bu enerjiyi sermaye lehine kullanmıştır. Sermaye, her alanda olduğu gibi hastanede hastayı, okulda öğrenciyi, statta taraftarı “müşteri”ye dönüştürmüştür. Kulüpleri “şirket”, futbolu ise “meta” haline getirmiştir.
Özellikle Türkiye gibi tarihsel hafızasında çözülmemiş onlarca sorunun bulunduğu toplumlarda, futbol sahası aynı zamanda siyasal gerilimlerin, kimlik mücadelelerinin ve toplumsal hafızanın yeniden üretildiği bir kamusal alana dönüşür.
Amedspor gerçeği, Türkiye liglerinde sporun ötesine geçen ender örneklerden biridir. Kulüp etrafında oluşan ilgi, yalnızca saha içi başarılarla sınırlı kalmamakta; kimlik, dil, eşit yurttaşlık ve demokratik haklar tartışmalarıyla da birleşmektedir.
Bu nedenle ortaya çıkan toplumsal karşılık yalnızca bir taraftar sevincinden ibaret değildir. Türkiye’nin farklı şehirlerinde —İstanbul, Ankara, İzmir gibi metropollerde— Suriye, Irak, İran başta olmak üzere Kürdistan coğrafyasında ve Avrupa ile dünyanın farklı yerlerinde; yalnızca Kürtler değil, aynı zamanda mazlumların yanında duran, barış mücadelesini savunan herkesin içinde yer aldığı bir coşku ve dayanışma hali ortaya çıkmıştır. Bu geniş karşılık, futbolun ötesinde politik ve toplumsal bir anlam üretmiştir.
Tanıl Bora’nın işaret ettiği gibi futbol, yalnızca sahadaki rekabet değil; toplumun kendini anlatma biçimlerinden biridir. Bu değerlendirme, Amedspor örneğinde de karşılığını bulmaktadır.
Francisco Franco dönemi İspanya’sı, futbol–iktidar ilişkisini anlamak açısından klasik bir örnektir. Franco rejimi, tek ulus ve tek kimlik (İspanyolculuk) politikası yürütmüş; Katalanca ve Baskça gibi yerel kimlikler baskılanmıştır. Bölgesel kimliği temsil eden kulüpler ise “siyasi şüphe” altında tutulmuştur. Bu dönemde futbol; toplumsal gerilimi yumuşatma, siyasal enerjiyi boşaltma ve rejim meşruiyeti üretme araçlarından biri hâline gelmiştir. Otoriter ve faşist kültüre bulaşmış tüm rejimler Francisco Franco dönemini hatırlatır.
Demokrasinin yok edildiği ülkelerde futbol, sadece bir spor değil, doğrudan siyasetin ve rejimin bir aracıdır.
Bu nedenle Amedspor örneği, futbolun kimi zaman iktidarın denetim alanı, kimi zaman da toplumun kendini ifade ettiği güçlü bir kamusal zemin olduğunu bir kez daha göstermektedir.
Ama aynı zamanda şu gerçek hiç değişmiyor: Bu alan; bahis şirketlerinin, algoritmaların, yayıncı kuruluşların ve veri toplama ağlarının giderek artan etkisi altında yeniden şekilleniyor. Bu yüzden mesele artık sadece bir oyunun nasıl oynandığı değil; kimin yönettiği, verinin kimde toplandığı, kimin dışarıda bırakıldığı ve kimin adına oynandığıdır.
Bütün mesele sahada bir gün mutlaka amatörce kapitalist sporu da yenmektir…









