- 1911 yılında Hindistan’ın Mohun Bagan takımı, İngiliz sömürge yönetiminin elit askeri ekibini mağlup ettiğinde, Hintli futbolcular sahaya çıplak ayakla çıkmıştı. İngilizlerin tam donanımlı kramponlarına karşı kazanılan o zafer, sömürgecinin kibri karşısında ezilenin yalın ayak direnişi olarak tarihe geçti
- Sahada atılan her gol, aslında statü arayışındaki bir halkın “buradayız” haykırışı; kazanılan her maç ise on yıllardır süregelen inkâr politikalarına karşı verilmiş sessiz ama sarsıcı bir cevaptır
Mehmet Yıldırım
Sporun kardeşlik ve barış olduğuna dair süslü nutuklar atanların mevzu Amedspor ve temsil ettiği halk olduğunda nasıl birer “etik bekçisine” dönüştüğünü izlemek tam bir ibret vesikası. Yılmaz Özdil gibi isimlerin, kalemlerinden damlayan o malum “beyaz” öfkeyle kurdukları cümleler mi dersiniz; yoksa Göztepe gibi kulüplerin, bir tebrik mesajını yayınladıktan sonra “mahalle baskısına” dayanamayıp o mesajı sanki hiç olmamış gibi geri çekme telaşı mı? Gerçekten muazzam bir akrobatik performans! Bir halkın şampiyonluk coşkusunu, kendi konforlu sırçadan köşklerinden kriminalize etmeye çalışan bu zevatın yaşadığı hazımsızlık, aslında Amedspor’un başarısının sahada değil, zihinlerdeki barikatları yıktığının tescilidir. “Centilmenlik” maskesinin bu kadar kolay düştüğü, kutlamaların birer “ulusal güvenlik meselesi” gibi pazarlandığı bu atmosferde; Amedspor’un her golü, sadece ağları değil, bu ikiyüzlü “spor ahlakı” makyajını da delip geçiyor. Yapılmayan veya geri çekilen tebrik mesajları, bir nezaket hatası değil; Amedspor’un temsil ettiği devasa kolektif irade karşısında duyulan siyasi bir ürpertinin dışavurumudur.
Amedspor’un elde ettiği başarı, bu yüzden sahadaki skor tabelasından çok daha fazlasını ifade ediyor. O an, bir futbol galibiyeti ile bir halkın kolektif duygusu birbirine karışıyor; spor ile tarih, sevinç ile hafıza aynı potada eriyor. Futbolun sadece bir oyun değil, toplumsal bir katarsis ve kimliksel bir sığınak olduğu gerçeği, bugün Mezopotamya’nın kalbinde yeniden yazılıyor.
Dünya tarihinden iki tanıklık: Mohun Bagan ve Barcelona
Bu durumu anlamlandırmak için dünya tarihinden iki büyük örnek oldukça öğreticidir. İlki, sömürgeciliğe karşı sporun nasıl bir “haysiyet barikatı” olduğuna dair Hindistan’dan gelen çarpıcı tanıklıktır. 1911 yılında Hindistan’ın Mohun Bagan takımı, İngiliz sömürge yönetiminin elit askeri ekibini mağlup ettiğinde, Hintli futbolcular sahaya çıplak ayakla çıkmıştı. İngilizlerin tam donanımlı kramponlarına karşı kazanılan o zafer, sömürgecinin kibri karşısında ezilenin yalın ayak direnişi olarak tarihe geçti.
Başlangıçta İngiliz ‘centilmenliğinin’ bir sembolü olarak Hindistan topraklarına giren bu oyun, zamanla Hint halkı için sömürgeciye karşı verilen sessiz bir savaşa dönüştü. Hintlilerin kriket sahasında İngilizleri mağlup etmesi, sadece bir skor başarısı değil; sömürgecinin ‘üstünlük’ illüzyonunun parçalanması ve yerel halkın kendi özgüvenini yeşil sahada yeniden inşa etmesiydi. Bugün Amedspor’un her galibiyeti, tribünlerdeki binlerce “Lagaan” karakterinin; yani hayatı boyunca dışlanmış insanların sömürgeci mantığa karşı kazandığı sembolik bir cevaptır.
Kuşkusuz bir diğer örnek ise Katalonya’yı dünyaya tanıtan Barcelona’dır. Franco diktatörlüğü döneminde Katalanca’nın ve Katalan kimliğinin kamusal alandan silinmeye çalışıldığı bir ortamda stadyum; “Més que un club” (Bir kulüpten fazlası) sloganıyla, bastırılmış bir kimliğin kendini ifade edebildiği nadir alanlardan biri oldu. Benzer şekilde Bask coğrafyasında da futbol kulüpleri, etnik ve kültürel kimliğin taşıyıcı kolonlarından biri olarak işlev gördü. Bir dönem Franco baskısı altında inleyen Katalan halkı için FC Barcelona neyi ifade ediyorsa, Amedspor’un meşini de Mezopotamya’da benzer bir haysiyet mücadelesinin sembolüdür.
Hafızanın reddiyesi: Kendi coğrafyasında bir deplasman hikayesi
Ancak Amedspor’un hikâyesi, Barselona’nın Camp Nou’daki görkeminden çok daha ağır bir bagajı, çok daha derin bir “yok sayılma” tarihini sırtında taşıyor.
Bu kulüp için her deplasman, sadece bir maç değil; stadyum çevresindeki güvenlik barikatlarından tribünlerdeki nefret korolarına kadar uzanan bir “hayatta kalma” sınavıdır. Kendi coğrafyasında “daimi bir sürgün” gibi ağırlanan, ancak her seferinde o sahadan başı dik çıkan bir takımın hikâyesidir bu. Ancak bu hikâyenin sonu, isminin ‘Amedspor’a dönüştüğü o sancılı eşikten itibaren başlayan ve bir halkın antik ve kültürel hafızasını devletin resmiyet duvarlarını aşarak geri kazanan bir başarı öyküsüne dönüşüyor.
Kürt halkı için Amedspor; Zilan’dan Dersim’e, 12 Eylül karanlığından 90’lı yılların faili meçhul girdabına kadar uzanan o travmatik bellek zincirine karşı geliştirilen kolektif bir reddiye ve onur mücadelesidir. Roboski ve Cizre gibi kırılma noktaları, siyasi temsil alanlarının daraldığı her dönemde yeni bir ifade biçimi arayışı doğurmuştur. İşte tam bu noktada Amedspor, yasaklanan renklerin ve dilin kendini özgürce ifade edebildiği bir “açık hava parlamentosu” işlevi görmektedir.
Amedspor’un yarattığı asıl sarsıntı, sadece elde ettiği başarı değil, dört parça ve yedi kıtaya dağılmış Kürt coğrafyası üzerinde kurduğu o duygusal köprüdür.
Tarihin ve sınırların birbirinden kopardığı bir halk, bu yeşil sahada ‘tek bir nabız’ gibi atmaya başlıyor. Yıllardır siyasi baskılarla nefessiz bırakılan o ortak aidiyet refleksi, Amedspor aracılığıyla bir toplumsal Rönesans yaşıyor. Sokaklara taşan yüz binler ve diasporadaki milyonlar için bu kulüp artık bir takımdan ziyade; inkara karşı bir haysiyet beyanı, parçalanmışlığa karşı ise ‘duygusal bir birlik manifestosu’dur. Amedspor üzerinden yükselen bu kenetlenme, meşin yuvarlağın etrafında örülen sarsılmaz bir ulusal onur barikatıdır.
Amed’den Avrupa’nın en ücra köşesine kadar uzanan bu eş zamanlı coşku, aslında devletin resmiyet duvarlarına çarpan ‘biz’ duygusunun zaferidir. Bu zaferle verilen mesaj ise nettir: ‘Buradayız, biriz ve gitmiyoruz!’ Bu kenetlenme aynı zamanda, yüzyıllık inkarın sahadaki en somut ve en kitlesel reddiyesidir. Ve tebrik mesajlarını korkuyla geri çekenlerin ve ekran başından öfke kusanların anlayamadığı asıl ‘tehlike’ belki de bu mesaj olmalıdır.
Amedspor’un başarısı, kolektif bir ‘tanınma’ arzusunun sembolik bir karşılığıdır!
İnsanlar bu kulüpte yalnızca bir takımı değil, kendi kimliklerini görürler. Bu nedenle kutlamalar bir spor zaferinden ziyade, bir varoluşun tasdikine dönüşüyor. Sahada atılan her gol, aslında statü arayışındaki bir halkın “buradayız” haykırışı; kazanılan her maç ise on yıllardır süregelen inkâr politikalarına karşı verilmiş sessiz ama sarsıcı bir cevaptır.
Eğer bir futbol kulübü bu kadar güçlü bir birlik ve anlam üretebiliyorsa, bu durum bize siyasal ve toplumsal temsilin eksikliği hakkında çok şey anlatır. Amedspor’un hikayesi, bu sorunun etrafında büyüyor ve onu yalnızca bir kulüp olmaktan çıkarıp, bir dönemin ruhunu yansıtan tarihsel bir simgeye dönüştürüyor.
Ek olarak;
Amedspor’la açığa çıkan tablo; sadece dışarıdaki “statükoya” değil, aynı zamanda içerideki “siyaset esnafına” da verilen çok boyutlu bir mesajdır.
Bu mesajı zarif ama etkili bir “eleştiri’’ olarak değerlendirmek belki daha yerinde bir tespit olacaktır. Kürt halkının Amedspor’u böylesine devasa bir tutkuyla bağrına basması, aslında mevcut siyasal temsilin kuraklığına ve bazen halkın gerçek nabzından kopan o steril ideolojik söylemlere yönelik zarif ama etkili bir protestodur. Milyonların bir meşin yuvarlak etrafında kurduğu bu kendiliğinden birlik; siyasetin karmaşık labirentleri içinde halktan kopuk karar mekanizmalarında kaybolanlara, gerçek siyasetin “nerede” ve “nasıl” yapılması gerektiğini hatırlatıyor. Amedspor’un başarısı, halkın ideolojik sloganlardan ziyade, somut bir başarıya, görünür ortak bir sevince ne kadar aç olduğunu kanıtlıyor. Kürt siyaseti, Amedspor’un sahadaki bu kapsayıcı ve dinamik gerçekliğini doğru okumak zorundadır: Zira halkın kalbi, Ankara’daki soğuk kulislerden çok daha hızlı ve gür bir şekilde yeşil sahada atmaktadır. Bu bir kulübün yükselişi olduğu kadar, siyasetin “başarı” ve “temsil” algısına atılmış şık bir röveşatadır.









