Mesele, sadece miting alanlarında fiziksel olarak bulunmaktan çok daha büyüktür. Bu birliktelik; statükonun sınırlarını aşan, barışın ve demokratik toplumun asıl inşacı gücünü açığa çıkaracaktır
Yasin Yılmaz
Gerçekleştirilecek olan “Öcalan’a Özgürlük” mitingleri, sıradan bir kitle eylemi ya da rutin bir siyasi buluşma değildir. Bu mitingler; yarım asırlık direniş felsefesinin, zindanlarda ödenen ağır bedellerin ve meydanların sesinin ortaklaştığı tarihsel bir irade beyanıdır. PKK’nin tasfiye ve silahlı mücadeleyi sonlandırma gibi radikal tarihsel kararları, gerillanın geri çekilmesi ve demokratik siyaset eksenli yeni dönemin açılması, sıradan gelişmeler değildir. Tüm bu değişim ve dönüşüm rüzgarının merkezinde tek bir irade, tek bir kurucu akıl vardır: Abdullah Öcalan.
Zindan barikatlarından meydanların coşkusuna kadar iyi bildiğimiz bir gerçeklik var: Bu hareketin 50 yıllık tarihsel emeğini, yarım asırlık bir gerilla tecrübesini tek bir çağrıyla yeni bir siyasal çizgiye yönlendirebilecek başka bir aktör yoktur. Öcalan, yalnızca bir örgütün lideri ya da bir halkın siyasi iradesi değildir; o, Kürt sorununda savaşı bitirebilecek ve kalıcı barışı inşa edebilecek tek baş müzakereci ve kurucu tarihsel önderdir. Apocu hareket yönetiminin “Önder Apo’nun müdahalesi ve çağrısı olmadan bu kararlar alınamazdı” beyanları, hareket üzerindeki mutlak ideolojik ve politik ağırlığının, yani belirleyici konumunun açık ilanıdır. Bugün Ortadoğu’nun içine sürüklendiği milliyetçi ve mezhepçi boğazlaşmada, İmralı’dan yükselen Demokratik Cumhuriyet ve demokratik entegrasyon vizyonu, bölgesel kaosun tek gerçek panzehiridir.
Unutulmamalıdır ki, 15 Şubat uluslararası komplosuyla Önder Apo İmralı’ya getirildiğinde, egemenlerin ve farklı politik odakların en büyük beklentisi onun zamanla pasifleşmesi, örgüt içindeki etkisini yitirmesi ve sistematik itibar suikastlarıyla halkın gözünde değersizleştirilmesiydi. Tecritle unutturulmak, yalnızlaştırılarak iradesi kırılmak istendi. Ancak İmralı’da geçen onlarca yıl ve son dönemde yürütülen tüm tartışmalar gösterdi ki, bu tasfiye ve itibarsızlaştırma konsepti tamamen çökmüştür. Ne örgüt içindeki ideolojik ağırlığından milim eksilmiş ne de halkın ona olan bağlılığı sarsılmıştır; İmralı’dan çıkan her perspektif, hareketin her kademesinde ve milyonların sinesinde karşılık bulmaktadır.
Tam da bu yüzden Önder Apo’nun pozisyonu artık hukuki bir mahpusluk, rehinelik sınırını çoktan aşmış, uluslararası ve yerel düzeyde kamusal bir kişilik haline gelmiştir. Onun kamusal varlığı; İmralı duvarlarını yıkan, milyonların irade beyanıyla tescillenmiş siyasal bir hakikattir. Hatırlanışa, bu halk daha önce iki kez, milyonlarca imza ile Önder Apo’yu siyasi iradesi ve baş müzakerecisi olarak gördüğünü dünyaya ilan etmiştir. Milyonların attığı o imzalar, sadece kağıt üzerinde birer isim değil; devletin inkâr duvarlarına çarpıp onu adım atmaya zorlayan tarihsel birer mühürdür. Şimdi gerçekleştirilecek bu mitingler, o iki büyük imza kampanyasının yarattığı iradeyi meydanlarda bir kez daha haykırmanın, devleti ve muhatapları somut adımlar atmaya mecbur bırakmanın adıdır.
Bu hakikat, bugün uluslararası hukuk zemininde de yankılanmaktadır. Avrupa Parlamentosu’nun (AP) son dönemde geliştirdiği kararlar ve tecride karşı ortaya koyduğu net tutum, İmralı’daki mutlak tecrit rejiminin sürdürülemez olduğunu kanıtlamıştır. Uluslararası hukukta somutlaşan “Umut Hakkı”, egemenlerin mahkemelerinde kazanılacak bir lütuf değildir; İmralı’da 30 yıldır her sabah barışa uyanan Önder Apo’nun iradesinin, halkın iradesiyle meydanlarda buluşarak söküp alacağı bir haktır.
Müzakere ve barış süreçleri sahte niyet beyanlarıyla, dayatmalarla, taktiklerle ya da tecrit hücrelerinde yürütülemez. Muhataplık; özgür çalışma koşulları, kesintisiz iletişim kanalları ve toplumsal zemine hitap edebilecek demokratik imkanlar gerektirir. Önder Apo’ya özgürlük talebi, bu yönüyle ne insani bir lütuf ne de salt bir vicdan muhasebesidir. Bu talep, Ortadoğu ve Türkiye’nin bütününe kadar demokratik çözümün, onurlu bir barışın ve halkların ortak yaşamının kilit taşıdır. Dolayısıyla bu talep ve bu meydanlar, sadece Kürtlerin alanı değildir. Kadınlar ve gençler başta olmak üzere. Türkiye’nin geleceğini düşünen sol-sosyalistlerin, feministlerin, anarşistlerin, çevrecilerin, sivil toplum örgütlerinin; adaleti arayan sosyal demokratların ve vicdan sahibi muhatap muhafazakar kesimlerin ortak ihtiyacı, sorumluluğu ve buluşma yeridir. Türkiye’de kalıcı ve onurlu bir barışın yeşermesini isteyen her ses, bu meydanlarda çoğalmalıdır.
Mesele, sadece miting alanlarında fiziksel olarak bulunmaktan çok daha büyüktür. Bu birliktelik; statükonun sınırlarını aşan, barışın ve demokratik toplumun asıl inşacı gücünü açığa çıkaracaktır. Kürt halkı şahsında ezilen halklar yüz yılı aşkın süredir Şeyh Saidlerin, Seyit Rızaların idam sehpalarındaki haykırışıyla yürüdü. Mahir Çayan, Deniz Geçmiş ve İbrahim Kaypakkaya gibi önderlerine sahip çıkamamanın tarihsel acısını hep yüreğinde taşıdı. Ancak bugün tarih tersine akıyor. Kürt halkı ve Türkiye’nin demokrasi güçleri ilk kez, yarım asırdır kesintisiz direnen, fikir üreten ve yaşayan bir öndere sahiptir. 30 yılı bulan ağır İmralı tecrit koşullarında bile barış paradigmasından milim sapmayan bu iradeye sahip çıkmak; halkın kendi emeğine, kendi zindan geçmişine ve bu coğrafyanın ortak geleceğine sahip çıkması demektir.
Meydanlardan yükselecek olan ses; yalnızca geçmişin muhasebesi değil, geleceğin kurucu iradesidir. Öcalan özgürleştikçe Kürt sorunu çözüldüğü gibi, Türkiye ve Ortadoğu da nefes alacaktır. Gün, tecrit sistemini parçalama, Öcalan’ın toplumsal inşa gücünü meydanlarla buluşturma ve onurlu barışın barikatlarını hep birlikte yıkma günüdür; o halde sesimize ses katmaya, barışı hep birlikte inşa etmeye!









