Sosyolog Prof. Dr. Ferhat Kentel, mevcut süreci, Kürt sorununun çözümünü, geçmişin tahribatlarını ve toplumsal hafızayı değerlendirdi:
- Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren Kurtuluş Savaşı’nın getirdiği birikim, Sevr Sendromu gibi travmalar ile vatandaşlığın yukarıdan aşağıya, belli bir model etrafında otoriter bir şekilde inşa edilmesi; toplumun çok geniş kesimlerinde ciddi bir tedirginliğe, saklanmaya, korunma eğilimlerine ve cemaatleşmeye yol açtı
- Anayasal vatandaşlık kavramını yeniden tanımlamalıyız. Bu memlekette yaşayan bütün kimlikler ve unsurlar -Kürtler, Aleviler, dindarlar, Çerkezler ve diğerleri- bu tanımın içinde yer almalı. En önemlisi ise, en çok can yakan Kürt sorununun çözülmesidir. Kritik olan bu meselenin çözümü, demokrasi için büyük önem taşıyor
- Bütün korkulara, cemaatleşmelere rağmen bir yandan da çok direngen bir taraf ve alternatif yaşama arzusu hep var. Bu arzu kendini her zaman en net biçimde anlatamayabilir. Sosyolojik, siyaset bilimsel bir dille değil; ‘Beni duy’ diye bağırarak, şarkı söyleyerek, farklı yollarla anlatıyor. Bunların hepsi umut verici
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025 yılında yaptığı Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla başlayan süreç çeşitli konferanslarla destekleniyor. Farklı kesimlerin dahil edildiği konferanslarla demokratik cumhuriyet tartışmaları derinleştiriliyor. Son olarak 13-14 Haziran 2026 tarihlerinde İstanbul’da “İkinci Yüzyılda Cumhuriyetin Demokratik Dönüşümü Konferansı” yapıldı. Konferansa konuşmacı olarak katılan Sosyolog Prof. Dr. Ferhat Kentel, Yeni Özgür Politika Gazetesi’nin sorularını yanıtladı.
- Türkiye’deki kutuplaşmanın sosyolojik köklerini nerede görüyorsunuz? Bu tarihsel süreklilik nasıl oluştu?
Türkiye’deki kutuplaşmanın başlangıç noktası nedir diye net, somut bir şey bulmak zor olsa da sosyolojik perspektiften baktığımda Anadolu topraklarında sürekli bir güvensizlik ve korku ortamı olduğunu görüyorum. Bu durum, doğal olarak cemaatleşmeyi ve farklı cemaatler arasında kutuplaşmayı beraberinde getirmiş. Osmanlı da aslında böyle bir coğrafyaydı. Milletler dediğimiz zaman, bunların çok da uyumlu bir şekilde bir arada yaşadığı bir durumdan ziyade, birbirinden korktuğu bir coğrafya söz konusuydu. Bütün bu topraklardan geçen kavimler, yaşanan savaşlar, istilalar ve korkular, sanırım bu yapının temelini oluşturuyor. Türkiye Cumhuriyeti döneminde ise bu durumun resmileşmesi ve toplumsal düzeye taşınması çok önemli bir rol oynadı. Yani kültürler arasında zaten var olan gerilim, Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte daha da belirgin hale geldi.

Cumhuriyet kurulduğu andan itibaren Kurtuluş Savaşı’nın getirdiği birikim, Sevr Sendromu gibi travmalar ile vatandaşlığın yukarıdan aşağıya, belli bir model etrafında otoriter bir şekilde inşa edilmesi; toplumun çok geniş kesimlerinde ciddi bir tedirginliğe, saklanmaya, korunma eğilimlerine ve cemaatleşmeye yol açtı. Kendi halinizde Müslümanlık, Hristiyanlık, Kürtlük, Alevilik gibi kimliklerinizle var olamamanız, bunları korkarak içinizde saklamanız ya da ancak isyan ve itiraz şeklinde dışa vurabilmeniz bu sürecin sonucuydu
Fakat hakim bir dil ve egemen bir kültür dayatmasıyla, farklı toplumsal kesimler arasında kutuplaşma zaten baştan itibaren başladı. Kutuplaşmanın temelini ben, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının yukarıdan aşağıya, otoriter bir biçimde inşa edilmesinde buluyorum. Ardından, çorap söküğü gibi diğer sorunlar geldi. Erdoğan’ın “yanlış iliklenen düğme” benzetmesi bu açıdan çok isabetlidir. O ilk yanlış iliklenmeden sonra işler kolay kolay düzelmedi. AKP de içinde bulunduğumuz dönemde, en azından, bu kutuplaşmayı tersine çevirmek yerine aynı kutuplaşmanın ekmeğini yemeye başladı. O yüzden toplumsal aktörlerden ziyade, asıl sorunun devletin mantığına sinmiş olan bu “cemaatleşme” yaklaşımında olduğunu düşünüyorum. Burada cemaatten kastım illa Fethullah Cemaati, Menzil ya da benzeri yapılar değil. Devletin kendisinin, cemaat gibi düşünen cemaat gibi davranan politikalarından kaynaklandığını düşünüyorum.
- Büyük bir baskı sistemi kuran devlete karşı insanlar ve toplumlar nasıl davranıyor? Bu durum toplumsal yalnızlaşmayı nasıl besliyor?
Çok güçlü bir baskı sistemi kurmuş olan bir devlete karşı nasıl davranırsınız? En fazla ya uyum sağlarsınız, “mış” gibi yaparsınız ya da kendinize ve etrafınıza sınırlar örersiniz. İçeri kimsenin girmemesini istersiniz. Cemaati korursunuz. Bu yüzden yalnızlaşıyorsunuz; kendinizi koruyorsunuz, dilinizi koruyorsunuz, dininizi koruyorsunuz, kimliğinizi koruyorsunuz, belki cemevinizi koruyorsunuz. Ama bu koruma hali aslında yalnızlaşmanın kendisidir. Üstelik öteki taraf da aynı durumdadır. Sırf siz yalnız değilsiniz. Herkes yalnız. Herkes cemaatleşmiş durumda ya da cemaatlerin kendisi zaten yalnızlaşmış durumda. Dolayısıyla bu, genel olarak toplumda korunaksız, savunmasız kimlikler yaratıyor. Ben yalnızlıktan kastı, böyle anlıyorum: Devletin politikalarının yarattığı korunma içgüdüsüyle ortaya çıkan cemaatleşmeler, aslında yalnızlığın ta kendisidir. Dolayısıyla toplum olamamak da budur. Bu bir yalnızlıktır. Ya da devlete uyum sağlamak, devletmiş gibi davranmak, “devleti ele geçirmek” mantığı budur. Bu, süreklileşen bir zihniyet hâline geldi.
- Geçmişteki travmalar, korkular ve kutuplaşma deneyimleri ile AKP’nin bu dönemin ekmeğini yediğini belirtiniz. Bunu biraz açabilir misiniz?
Yani iş şöyle işliyor: Kim olursanız olun, güçlü bir otoriteyle topluma belirli bir yaşam biçimi dayatıyorsunuz. Tıpkı Sovyet Rusya’da, Çin’de, Hitler, Nazi Almanyası’nda ve Mussolini İtalyası’nda olduğu gibi. Toplumun geniş kesimleri kendilerini ifade edemiyor, sesini çıkaramıyor, konuşamıyor. Bu baskı altında derin bir öfke ve hınç birikiyor. Zamanla bu hınç, güç ele geçirildiğinde açık bir intikam arayışına dönüşüyor. AKP de tam olarak böyle bir intikam duygusunun partisi haline geldi. Başlangıçta “İslamcılar daha demokrat ve özgürlükçü olacak” söylemiyle yola çıkarken; AKP, sistemi ele geçirdikten sonra birlikte hareket ettiği kesimlerin yıllarca biriktirdiği hınçları çıkardığı bir rejime dönüştü. Sokak röportajında “Artık doktor bile dövebiliyoruz” diyen kadının tepkisi de tam olarak bu duyguyu yansıtıyor.

Esas sorun, kendini sürekli yeniden üreten bir kısır döngü: Sen baskı yapıyorsun, ben öfkelenip hıncımı biriktiriyorum; yarın fırsat bulduğumda ben de bunu sana karşı kullanıyorum. Bu döngü durmadan tekrar ediyor ve giderek derinleşiyor.
Benim hafızamda aşağılanmıştan kaynaklı derin yaralar var aslında. Hepimizin hafızasında böyle bir şeyler var. Beni insan yerine koymadın. Hafıza, duygusal sermaye, duygusal hafıza sürekli böyle bir takım menfi olumsuz unsurlarla beslendiği için dolayısıyla devletin hafızası ya da işte toplumun genel hafızasında sürekli böyle yaralar olduğunu düşünüyorum. Yani hafızanın bir türlü iyileşmesi gerektiğini düşünüyorum. Bu hafızanın iyileşmesi de ancak karşılıklı yüzleşerek, iyileşerek olur.
- Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde yüzleşme nasıl mümkün olacak?
Devletin ya da devletçi politikaların yarattığı sonuç şu: Var olmak için kendi içinizde birtakım küçük devletçikler gibi davranıyorsunuz. Her kimliğin kendi içinde bir otoritesi, bir hiyerarşisi var. Bu hiyerarşilerden çıkmak gerekiyor. Devleti taklit etmekten vazgeçmek gerekiyor. Devlet gibi olmanın hiçbir yararı yok. Toplumsal kesimlere daha mütevazı, daha kibirsiz, başkalarını dinleyen, başka meseleleri, başka acıları ve başka hafızaları kabul eden bir yaklaşım lazım. Kendi ne kadar acı çekmiş olursa olsun, ne kadar baskı yaşamış olursa olsun, “Ben başkasının derdiyle de hemhal olmak istiyorum” diyen bir zihniyet gerekiyor. Bu yüzleşme ancak böyle olur. Yoksa sadece “Gel benimle yüzleş, benim derdimi dinle, bunu açalım” demekle olmayacak. Kürtsek Ermenilerin, Ermeniysek Kürtlerin, kadınların, Alevilerin ve doğanın da yaşadıklarını hesaba katmak lazım. Hep birlikte doğayı nasıl tepe tepe mahvettiğimizi de, yüzleşmemiz gereken bir mesele olarak görmek lazım. Yani çok yönlü, kapsayıcı bir yüzleşme gerekiyor.
Bu da ben-merkezci olmaktan, tekçi zihniyetten, “Her şeyi ben bilirim, bütün hak bende, bütün haklılık bende” diyen dilden çıkmakla mümkün. Bunu becerebilirsek, devletin kurucu dilindeki o sürekli “ben ben” diyen tekçi zihniyeti yerinden kırabiliriz diye düşünüyorum.
- İktidarın sürece “güvenlikçi” politikalarla yaklaşması, adım atmaması eleştiriliyor. Her şeye rağmen sorunun çözümü yakın mı?
Bu toplumsal süreçlerde zaman hesabı yapmak hiç kolay değil. Hiç ummadığımız bir anda işler bambaşka ve radikal bir yöne evrilebiliyor. Mesela 2010’lu yıllardaki barış sürecini düşünün. O dönemde “Aşıyoruz galiba” diye düşünmüştük. Abdullah Öcalan’ın bildirileri Newroz’da Diyarbakır’da okunuyor, “Sayın Öcalan” deniyor, muhatap alınıyordu. Memlekette barış sürecine yüzde 60-70’lere varan bir destek vardı. Sonra ne oldu? Tepe taklak oldu. Güven meselesi güvenlik meselesine dönüştü, devlet politikaları devreye girdi ve süreç bir anda altüst oldu, bitti. Şimdi yeniden konuşuyoruz.
Dolayısıyla bunun ne zaman, ne tür sonuçlar yaratacağını önden kestirmek pek mümkün değil. Ama ben şunu düşünüyorum: Şu anda yaşadığımız bütün bu umutsuz görünen sürecin, devletin güvenlikçi ve “terörsüz Türkiye” mantığının yanı sıra; toplumda artık dile gelmeyi, konuşmayı bekleyen başka bir alternatif de filizleniyor. Bu konferans da biraz bunun tezahürü gibi geliyor bana. Artık konuşabiliriz. Bu kadar dibe battıktan sonra sağlam bir zemine basıp, süreci demokratikleştirmek ve vatandaşların çoğulluğunun, büyük çoğunluğunun katılabileceği bir yola evirebiliriz diyorum.
Ben bu açıdan vaziyetin çok parlak gözükmediğinin farkındayım ama bir yandan da çok umutluyum. Çünkü bu toplumun sesi ve sözü bitmiyor. Ne kadar baskı olursa olsun, bu böyle 100 yıldır devam ediyor. Darbeler, saldırılar, baskılar hiç eksik olmadı. “Artık demokrasideyiz” dediğimiz kalıcı bir dönem hiç yaşanmadı. Arada demokratik nefes almalar oldu belki ama bugün, bütün bunlara rağmen toplumun çok ciddi bir dinamiği var. Bütün o korkulara, cemaatleşmelere rağmen bir yandan da çok direngen bir tarafı ve alternatif yaşama arzusu hep var. Bu arzu kendini her zaman en iyi şekilde, en net biçimde anlatamayabilir. Sosyolojik, siyaset bilimsel bir dille değil; “Beni duy” diye bağırarak, şarkı söyleyerek, farklı yollarla anlatıyor. Ben bunların hepsini umut verici tezahürler olarak görüyorum.
- Kürt sorununun demokratik çözümü nasıl gelişebilir?
Çözümü en net ve sade şekilde anlatmaya çalışsam şöyle bir formül geliyor aklıma: Demokrasi ve barış, demokrasi ve Kürt sorunu, Kürt sorunu ve barış… Bunlar birbirinden bağımsız düşünülemez. Cumhuriyet ve demokrasi ikilemi de öyle. Hangisi önce, hangisi öncelikli diye bir ayrım yok. Kürt sorunu barıştan bağımsız değildir, barış da Kürt sorunundan bağımsız değildir. Demokrasi de Kürt sorunundan bağımsız değildir. Bütün bunları bir arada düşünebileceğimiz bir model gerekiyor.
Bu şu anlama geliyor: Anayasal vatandaşlık kavramını yeniden tanımlamalıyız. Bu memlekette yaşayan bütün kimlikler ve unsurlar -Kürtler, Aleviler, dindarlar, Çerkezler ve diğerleri- bu tanımın içinde yer almalı. En önemlisi ise, en çok can yakan Kürt sorununun çözülmesidir. Bu bağlamda Kürtlere ve ana dil talebi olan tüm kesimlere yerinden yönetim, yerel özerklik ve yerel kültürel tanımlamaların yapılabileceği bir yapı, somut bir çözüm formülü olabilir.
Yani siyaseten ve devlet politikası olarak yukarıdan aşağı reformlarla yerelliğe önem vermek lazım. Ama bu, Zonguldak’taki yerelliği de Diyarbakır’daki yerelliği de aynı anda gözeten bir usul olmalı. Çözümün en önemli adımlarından biri de budur. Bunun yanı sıra psikolojik ve sosyal psikolojik açıdan, toplumsal kesimler arasında da bir yakınlaşma ve iletişim sağlanmalı. İletişim Başkanlığı diye kocaman bir kurum var ama yapamıyorsa biz yapacağız. “Hey, biz dostuz. Bir arada yaşamak zorundayız ve bir arada yaşarsak iyi olacak” diyebilmemiz lazım. Çözümün önemli bir kısmı yatay düzeyde, toplumsal kesimler arasında gerçekleşecek. Evet, devletten taleplerde bulunacağız ama bu taleplerin toplumsal dilini de güçlendirmeliyiz. Barış ve demokrasi, Kürt sorunu ve barış gibi kavramları bir arada tutarak toplumsal talebi büyütmek ve güçlendirmek gerekiyor. Hoşuma giden formül şu: Sözü ele geçirmek lazım. Şimdiye kadar söz başkalarının elindeydi. Terör, asayiş, neoliberal kalkınma, silahlanma gibi bir dil hâkimdi. Kabaca Trump’tan Erdoğan’a, birçok popülist liderin dilinde var olan bu güvenlikçi ve çatışmacı dilin karşısına biz, sıradan insanlar ve toplumlar olarak başka bir dil çıkarabiliriz. Bu, barış dilidir. “Ben seninle barışmak istiyorum, seninle barış içinde yaşamak istiyorum” diyen bir dil.
Dolayısıyla mesele sözü ele geçirmektir. Ne kadar çok konuşursak ne kadar çok bir araya gelirsek, sözü o kadar ele geçirebiliriz diye düşünüyorum.
HABER MERKEZİ









