Müzakere masası bir devrim masası da değildir. Eğer devrim gerçekleşmiş ve devrimci hareket istediği bütün sonuçları elde etmiş olsaydı, zaten böyle bir masaya ihtiyaç kalmazdı. Bu yüzden devrimden beklenen bütün sonuçları müzakere masasından istemek de gerçekçi değildir
Mihri Yılmaz
Rivayete göre iki pehlivan gün boyunca güreşmiş. Güreş uzadıkça uzamış, ikisi de bütün hünerlerini ortaya koymuş; kimi zaman biri diğerini sıkıştırmış, kimi zaman diğeri üstünlüğü ele geçirmiş. Ancak ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, birbirlerinin sırtını yere getirememişler.
Müsabakayı kenardan izleyenler ise kendi desteklediği pehlivanın galip gelmesini istiyor, ona sürekli taktik veriyormuş. İçlerinden biri, desteklediği pehlivana durmadan “Kolunu yakala, kolunu al!” diye bağırıyormuş. Pehlivan bir süre bu seslenişleri duymamış gibi yapmış. Ancak güreş uzadıkça ve mücadele daha da zorlaştıkça sonunda dayanamamış. Kendisine dönüp tekrar tekrar “Kolunu al, kolunu al!” diye bağıranlara şöyle seslenmiş:
“Ne kolu? Alabilsem canını alacağım zaten!”
Gazeteci Metin Yeğin, yaklaşık bir yıl önce katıldığı bir panelde, başta Latin Amerika olmak üzere dünyanın farklı bölgelerindeki gerilla hareketlerinin devletlerle girdiği barış ve müzakere süreçlerini anlatmak için bu hikayeyi kullanmıştı.
Aslında bugün Türkiye’de yaşanan müzakere süreci de bahsi geçen pehlivan metaforunu fazlasıyla anımsatıyor. Süreci takip edenler, müzakerenin öznelerine; karşı tarafın kolunu yakalamasını, onu kündeye getirmesini, mümkünse bu karşılaşmadan galip çıkmasını salık veriyor.
Elbette ki anlaşılır ve çok yerinde bir talep. Ancak üzerinden atlamamak gerekir ki bugün yaşanan süreç ve dünyadaki bütün benzer barış-müzakere deneyimleri, zaten taraflardan birinin diğerini kesin biçimde yenemediği koşullarda ortaya çıkıyor. Devletler gerilla hareketlerini tasfiye edemiyor; gerilla hareketleri ise devletin sırtını yere vurup mücadeleyi kesin bir sonuçla bitiremiyor. Tam da bu nedenle müzakere masası kuruluyor.
Müzakere masası, politik mücadele masasıdır!
Burada ideolojik ve politik hedefleri itibariyle birbirleriyle uzlaşamayan iki farklı gücü, iki farklı dünyayı ve bunlar arasındaki mücadeleyi anlatıyoruz. Müzakere masası da zaten amaçları birbirinden farklı olan taraflar arasında kurulur. Yani bu masa, askeri olarak yenişemeyen ve amaçlarını bir bütün olarak gerçekleştiremeyen güçlerin mevcut dengeyi değiştirme arayışının bir sonucudur.
Şunu unutmamak gerekir: Bu savaşın tarafları birbirlerini çok iyi tanırlar. Birbirlerinin ne istediğini, ne yapabileceklerini ve hangi amaçların peşinde olduklarını büyük ölçüde bilirler. Dolayısıyla masaya oturmak, tarafların birbirleri hakkındaki düşüncelerini ya da nihai amaçlarını değiştirmez. Bu bakımdan masadakilere “karşı taraf sana tuzak kuruyor” diye bağırmanın reel politikada kabul edilebilir bir etkisi yoktur.
Zaten şöyle değil midir, devrimci hareketler, eğer güçleri yetseydi, devletlerin kurduğu egemenlik ve sömürü düzenini ortadan kaldırmazlar mıydı? Eğer bütün haklar fiili olarak kazanılabilseydi devletle masaya oturmayı kim isterdi? Aynı durum devletler için de geçerlidir. Devletler de eğer güçleri yetseydi devrimci hareketleri en küçük noktasına kadar tamamen tasfiye ederler, daha önce yapmak istediği gibi devrimci birikimin üzerine beton dökmeye çalışırlardı.
Bu nedenle müzakere masasını bütün amaçlardan arındırılmış bir “samimiyet” alanı olarak görmek doğru değildir. Burada asıl olan politik mücadeledir. Her taraf masaya kendi planı ve hedefiyle gelir. Herkes kendi çıkarları doğrultusunda sonuç almaya çalışır.
Bir başka önemli nokta da şudur: Müzakere masası bir devrim masası da değildir. Eğer devrim gerçekleşmiş ve devrimci hareket istediği bütün sonuçları elde etmiş olsaydı, zaten böyle bir masaya ihtiyaç kalmazdı.
Bu yüzden devrimden beklenen bütün sonuçları müzakere masasından istemek de gerçekçi değildir. Müzakere masasında alınabilecek kazanımlar, bundan sonraki mücadelenin önünü açabilir. Bu masada esas olan, kazanımları koruyabilmek, büyütmek ve daha ileri haklar için bir zemin yaratabilmektir.
Aynı gerekçelerle devam edecek olursak devletlerin müzakere masasında kendiliğinden “onurlu bir barışın” kurallarına uyacağını düşünmek için de hiçbir gerekçe yoktur. Dünyadaki pek çok örnekte devletler, kendi çıkarlarını korumak için anlaşmaları sınırlamaya veya uygulamaktan kaçınmaya çalışmıştır.
Bu nedenle “devlet samimi değil” diyerek yakınmanın da fazla bir anlamı yoktur. Zaten devletin ne olduğu ve hangi çıkarları savunduğu bellidir. Asıl soru, buna karşı ne yapılacağıdır. Örgütlü bir güç oluşturmak, toplumsal desteği büyütmek ve devleti barışın kurallarına uymaya zorlamak gerekir.
Çerçeve yasa ve süreç: Devletin planı var da, Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin yok mu?
Bütün bu çerçeveden bakıldığında, Özgürlük Hareketi ile devlet arasında yürüyen müzakere sürecini de aynı perspektifle değerlendirmek gerekir. Özellikle Çerçeve Yasa’nın kabul edilmesinden sonra önümüzdeki süreci yalnızca yasanın içeriğine bakarak değil, bu yasanın hangi güç ilişkileri içinde ortaya çıktığını ve bundan sonra bu güç ilişkilerinin nasıl değişeceğini düşünerek değerlendirmek gerekir.
Çerçeve Yasa’nın içerik olarak geri bir metin olduğu tartışımaya mahal vermeyecek kadar açıktır. Bu yasayla devletin, Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek ve hareketin gücünü ortadan kaldırmak istediği de su götürmez bir gerçek. Elbette bunları görmek ve söylemek gerekir. Ama bütün süreci yalnızca buradan okumak da eksiklik olur.
Çünkü bu bir mücadeledir ve devletin bir planı varsa Özgürlük Hareketi’nin de mutlaka bir planı vardır. Üstelik mevcut güç dengeleri içerisinde bugün gelinen noktayı küçümsememek gerekir. Özgürlük Hareketi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin tarihinde önemli bir ilki ortaya çıkarmıştır. Türk devleti, tarihinde ilk kez kendisine karşı silahlı bir direniş yürüten, çıkışı itibariyle 29. Kürt isyanı olarak adlandırılabilecek ve Kürt halkının özgürlük talebine dayanan güçlü bir hareketle doğrudan müzakere denklemine girmiştir.
Açık ki bugünkü güç dengeleri bu masayı ortaya çıkarmıştır. Bu güç dengeleri sadece Türk devletinin lehine olsaydı, müzakere masası yerine idam sehpaları kurulurdu.
Fakat bu güç dengeleri burada sabit kalmayacaktır. Mücadele devam etmektedir. Türk devleti, bundan sonra da güç dengesini kendi lehine çevirmeye ve politik manevra alanını genişletmeye çalışacaktır. Özgürlük Hareketi ve demokrasi güçleri de aynı şekilde mevcut dengeyi halklar ve ezilenler lehine değiştirmeye, mücadeleyi bu yeni zeminden daha ileri taşımaya uğraşacaklardır.
Burada özellikle Kürt halkının ve Özgürlük Hareketi’nin geleceğine ilişkin sürekli karamsar senaryolar üretenlerin gözden kaçırdığı çok temel bir nokta var ki o da şudur: Ortada sonuçlanmamış ve henüz devam eden bir mücadele zemini varken nasıl oluyor da Kürdistan Özgürlük Hareketi ile ilgili bu kadar hızlı kötü senaryolar üretilebiliyor? Nasıl oluyor da Ortadoğu’nun politik maddi güç ilişkileri içerisindeki en büyük devrimci-demokratik hareketi bu kadar hızlı anti-demokratik ithamlarla baş başa kalabiliyor?
Anlaşılıyor ki, sadece çerçeve yasanın soğuk metinlerine bakanlar eksik yapıyorlar. Bakılması gereken bir yer daha var: Bugün Kürt halkının güçlü bir siyasal iradesi, büyük bir örgütlenme deneyimi, yüksek bir eylem kapasitesi ve mücadeleye katılan milyonlarca insanı vardır. Kadın özgürlük mücadelesinin tartışmasız öncü gücüdür. Demokratik kitle örgütleri ve siyasal yapıları ile Kürt Özgürlük Hareketi, Türkiye’nin demokratik güçlerine önemli bir alan açmaktadır. Emek hareketinin, ekoloji hareketinin yadsınamaz bir bileşenidir. Toplumsal hareketin bütün alanlarında şu ya da bu düzeyde siyasal ve toplumsal birikimi bulunmaktadır.
Tüm bunlardan önemlisi Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin 50 yıldır amansız bir savaşımın içerisinde pişmiş örgütlü gücü ve kadro gerçeği yine bu mücadelenin içerisinde yaratılan direngen bir halk gerçekliği vardır.
Eğer bütün bunlara rağmen yalnızca Çerçeve Yasa’nın içeriğine bakarak Kürt halkının ve Özgürlük Hareketi’nin geleceği hakkında karamsar sonuçlara varılıyorsa, burada ciddi bir siyasal değerlendirme sorunu vardır. Çünkü bir hareketin ve halkın geleceğini belirleyecek olan devletin hazırladığı yasalar değil o hareketin kendi toplumsal gücü, örgütlülüğü, mücadele kapasitesi ve önündeki dönemi nasıl değerlendireceği olacaktır.
Elbette ki bu mücadelenin sonucunun nasıl belirleneceğini bugünden kimse söyleyemez. Hiçbir mücadele biçimi, daha en başından onun yürütücülerine zafer vaat etmez. Tersten söylenecek olursak, devrimci mücadele içerisinde mutlak zafer şartıyla kavgaya başlamak olanaksızdır. İmkanlar kadar riskler, olanaklar kadar zorluklar vardır. Ama daha kavganın başında “siz bu davayı kaybedeceksiniz” demek, herşeyden önce mücadele diyalektiğinden ve ezen-ezilenin tarihsel kavgasından hiçbir şey anlamamaktır.
Bu yüzden bugün Kürdistan Özgürlük Hareketi hakkında kötü senaryolar üretmenin zamanı değildir. Asıl mesele, devam eden bu mücadelenin Kürt halkının ve Türkiye’deki bütün demokratik güçlerin lehine nasıl sonuçlanacağını düşünmek ve bunun için ne yapılması gerektiğine odaklanmaktır.
Süreci yalnızca Çerçeve Yasa’ya indirgemek, yasanın sınırlarına bakarak bütün geleceği buradan okumak ve Kürt halkının yukarıda sözünü ettiğimiz devrimci-demokratik potansiyelini görmezden gelmek, aslında mücadelenin kendisini görmemek demektir. Daha da önemlisi, henüz sonuçlanmamış bir mücadelede yenilgiyi baştan kabul etmek anlamına gelir.








