• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
29 Ağustos 2026 Cumartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Ekoloji

Küresel hedefler, yerel tahribat: Ortadoğu’da enerji politikaları (2)

29 Ağustos 2026 Cumartesi - 23:00
Kategori: Ekoloji, Manşet

Amed’de devam ettirilen ekolojik yıkıma dair haberimizin ilk bölümünde Polen Ekoloji Kolektifi’nden Derya Sever ile konuşarak verilerle tahribatın boyutunu konuştuk. Bu bölümde ise tahribatın küresel politik bağlamını Polen Ekoloji Kolektif’i adına Onur Yılmaz ile hukuki boyutunu ise çevre hukukçusu Av. Ahmet İnan ile konuştuk. Yılmaz, enerji ve maden politikalarının küresel sermaye ilişkilerinden bağımsız değerlendirilemeyeceğine dikkat çekerken, İnan, ekolojik mücadelenin yalnızca mahkeme salonlarıyla sınırlı kalamayacağını vurguladı.

Şirin Bayık

Amed’de son yıllarda artan maden, petrol, doğalgaz ve enerji projeleri yerel ölçekte yaşanan ekolojik tahribat olarak ciddi bir tehdit olarak yerini koruyor. Her geçen gün küresel sermaye sahiplerinin yönünü çevirdiği ve ‘iş alanı’ haline getirdiği kentte durum, enerji politikasından çıkarak bölgedeki doğal varlıkların sermaye birikiminin konusu haline getirilmesine neden oldu. Polen Ekoloji Kolektifi’nden Onur Yılmaz, Türkiye’nin enerji politikalarını, Ortadoğu’daki gelişmeler ve küresel ölçekte yeniden şekillenen üretim ve enerji hatlarıyla birlikte ele alınması gerektiğine dikkat çekti.

Enerji politikasından fazlası

Yılmaz, yaşananlara ilişkin, “Madencilik ve enerji projeleri yalnızca fosil yakıtların çıkarılmasıyla sınırlı değil. Yenilenebilir enerji projeleri, özellikle GES’ler de Kürdistan illerinde önemli bir sorun haline gelmiş durumda” dedi.

Devamında küresel hedeflerin Kürdistan’daki bir kenti nasıl bir ekolojik yıkımla karşı karşıya getirdiğine ilişkin değerlendirmede bulundu.

“Aslında bütün bunları Türkiye’nin genel siyasi konjonktüründen ve içinden geçtiği süreçten bağımsız düşünemeyiz. Türkiye kapitalizmi, dünyadaki emperyalist paylaşım politikaları çerçevesinde yeni bir iş bölümü ve yeni bir görev tanımı üzerinden kendisine bir yol açmaya çalışıyor.

Bunun bir boyutunu Türkiye’nin Ortadoğu’daki politikaları oluşturuyor. 7 Ekim’den bu yana gelişen Ortadoğu’daki yeni politik durumda, Suriye’deki iç savaşın bir şekilde cihatçı bir çetenin rejimin başa getirilmesi ile sonuçlandırılması sonrasında İran savaşı ve tüm bunlar sürerken Türkiye’de Kürt sorununun çözümüne ilişkin yürütülen süreç, Türkiye kapitalizminin militarist dönüşümüne hem yön veren hem de doğaya yönelik saldırılarıyla bağlanmış oldu.

Emperyalist enerji politikaları ve sömürü alanları

Bu aynı zamanda ABD’nin Ortadoğu’da Çin ve Rusya’nın etkisini sınırlamaya yönelik politikalarıyla birlikte şekilleniyor. Yeni petrol boru hatları, yeni enerji hatları ve yeni üretim üslerinin oluşturulması aslında Çin’in emperyalist gelişiminin sınırlanması ve emperyalist politikalarının Avrupa ile bir Avrasya, Çin-Avrupa aksının bir meta akışının oluşmasını, daha yoğun bir şekilde akışını engelleme amacı taşıyor. Literatürde daha çok Küresel Kuzey ve Küresel Güney olarak kullanılan çerçevede, Amerika’nın başını çektiği emperyalist hiyerarşi, Küresel Güney ülkelerinin kendi egemen sanayi gelişimlerine, kendi iç dinamiklerine yönelik politikalar uygulamasına izin vermiyor.

Türkiye ve tüm bu küresel Güney ülkeleri için aslında o ülkenin doğal kaynakları, enerji kaynakları ve ucuz emek temel sömürü alanları haline geliyor. Yüksek teknoloji üretiminin gelişmesi sınırlanırken, dünya tekelleri ham madde ve enerji alanlarında belirleyici olmaya devam ediyor.

Türkiye’de üretilen metaların küresel piyasalara doğru akışının ucuz tutulması gerekiyor. Bunun ilk adımı da doğadaki varlıklara ve hammaddeye mümkün olduğunca düşük maliyetle el koymak.

Bu durum somut olarak ÇED süreçlerinin pervasız biçimde işletilmesinde görülüyor. Suyun kirlenmesi, sağlık krizleri, meraların yok olması veya binlerce yıllık kültürel mirasın ortadan kaldırılması şirketlerin kısa vadeli kârlılığı açısından gözden çıkarılabilir hale geliyor.

Kürdistan’da yaşanan tam olarak bu.

Çin’in üretim alanlarının Türkiye’ye kaydırılması

Daha kısa vadeli konjonktür açısından baktığımızda ise Türkiye’de bazı üretim alanlarının genişletilmeye çalışıldığını görüyoruz. Organize sanayi bölgeleri ve süper endüstri bölgeleri kuruluyor. Çin’in hâkim olduğu bazı üretim alanlarının Türkiye’ye kaydırılması için adımlar atılıyor. Kürdistan üzerindeki enerji politikaları da bölgedeki petrol kaynaklarının savaş koşulları nedeniyle bugüne kadar yeterince değerlendirilememiş olması, bugün yeni bir ilkel birikim fırsatı olarak görülüyor. Aynı zamanda yabancı şirketlerin bölgeye gelerek bu kaynakları işletmek istemesi yeni bağımlılık ilişkileri yaratıyor. Bu nedenle meselenin sınıfsal boyutunu görmek gerekiyor.

Türkiye’de barış, İran’da savaş süreci

Türkiye’deki barış süreci ya da İran’daki savaş süreci birbirini tamamlayan iki süreç olarak ilerliyor. Bir yandan savaşın yıkımı bir yandan kapitalist kalkınmanın, askerileşmiş ekonominin, doğa talanının sonuçlarının Kürt yoksullarına, Kürt işçi sınıfına ve Türkiye’deki tüm işçi sınıfına nasıl yoksulluk, doğa tahribatı, sağlık krizi, gıda krizi, su krizi ve barınma krizi olarak döndüğünü görmek gerekiyor.

İşte Amed’de hidrolik kırma gibi uygulamalar daha geniş bir ölçekte hayata geçirilirse, bölgedeki su kaynaklarının yok olması, tarım desenlerinin değişmesi, iklim krizinin etkilerinin ağırlaşması ve uzun süreli kuraklıkların yayılması gibi sonuçlarla karşı karşıya kalabiliriz. Bunun sonucunda halk üretimden kopar, işçileşir ve ucuz iş gücüne dönüşür. Yeni toplumsal çelişkiler ve sorunların büyümesi toplumsal bir barışın gelişmemesi anlamına geliyor.

Bu nedenle bu projelere karşı çıkarken yalnızca doğa tahribatını değil, bunun toplumsal barışın önündeki engellerden biri olduğunu da vurgulamak gerekiyor.

Ancak ‘hiç fosil yakıt çıkarılmasın, hiç yenilenebilir enerji santrali kurulmasın’ demek de meseleyi açıklamıyor. Asıl mesele, şirketlerin kısa vadeli kârlılığının ötesinde, toplumun söz ve karar sahibi olduğu, toplumsal mülkiyete dayanan bir ekonomik modeli savunmak ve bunun için mücadele etmek gerekiyor. Bunu dayatmak gerekiyor. Ekolojik krizin sonuçları, sadece afetlerden korunmak için alınan önlemlerle değil, böyle köklü bir toplumsal dönüşümle engellenebilir.

Çarpışma doğa üzerinden gerçekleşiyor

Burada Kürdistan’daki belediyelere özellikle büyük bir görev düşüyor. Yetkileri ve bütçeleri tırpanlanmış olsa bile, halkı örgütlemek ve toplumsal mücadeleyi büyütmek için seferberlik geliştirmek gerekiyor.

Bu ÇED süreçleri son yıllarda yapılan yasal değişikliklerle büyük ölçüde göstermelik hale getirilmişken zaten ÇED, çevresel etkileri değerlendiren bağımsız bir mekanizma olmaktan çıkıp şirketlerin bütçe kalemlerini planladığı bir rapora dönüşmüş durumda. Bu nedenle ÇED süreçlerinin halkın denetimine, katılımına ve bağımsız bilimsel değerlendirmeye açık hale getirilmesi gerekiyor. Bütün bunlar halkın örgütlü gücünün Ortadoğu’daki politikalarla çarpıştığı bir alana dönüşüyor. Sermaye güçleri ile halk güçleri arasındaki çarpışma böyle doğa üzerinden gerçekleşiyor.”

Fiili ve meşru mücadeleyi büyütmeliyiz

Onur Yılmaz da ekolojik tahribata karşı mücadele yöntemlerine ilişkin de değerlendirmede bulunarak, “Bugünkü koşullarda bildiğimiz anlamda yasalar ve anayasa fiilen ortadan kaldırılmış durumda. Hukukun bir mücadele aracı olarak güçsüzleştiği bir dönemden geçiyoruz. Toplumsal mücadelenin gelişiminden, boyutundan ayrı olarak bu, bugünkü siyasi rejimin, Erdoğan’ın başını çektiği faşist rejimin karakterine dönüşmüş durumda. Anayasasızlık, yasasızlık, keyfiyet, doğaya keyfi bir şekilde el koyma. Bu koşullarda hukuksal bir zemini oluşturmanın tek yolu, fiili ve meşru mücadeleyi büyütmekten geçiyor. Antifaşist bir hat kurabilmek, farklı gündemlerde olsa bile sürekli yan yana gelebilmeyi, toplumsal hakları en geniş bağlamda birlikte savunabilmeyi başarmamız gerekiyor” dedi.

Yılmaz, devamında ise şöyle konuştu: “Kadınlar, gençler, Kürt halkı, işçi sınıfı, köylüler, LGBTİ+’lar, öğrenciler ve farklı toplumsal kesimlerin yaşadığı temel sorunlarının aynı kaynaktan beslendiğini göstermek gerekiyor. Hukuki mücadeleyi güçlendirecek olan da bu cephenin büyümesi, fiili ve meşru hattın genişlemesi ve toplumdaki meşruiyet bilincinin yeniden güçlenmesidir.

Devletin hiçbir şekilde kutsal olmadığını, kazanacağımız her hakkı mücadele ederek elde edeceğimizi yeniden hatırlamamız gerekiyor. Toplumsal hareketlerde bir yılgınlık, bıkkınlık, karamsarlık ve bekleme hali var. Bundan çıkmak için direnç noktalarını hızlı biçimde büyütmek ve birleştirmek gerekiyor. Başka bir yolu yok. Kendiliğinden herhangi bir şeyin değişme ihtimali yok.

Anayasa’da ekolojik mücadele

Örneğin bugün anayasa tartışmaları yapılıyor. Ekoloji örgütleri ve Amed halkı bu tartışmalara şunu söyleyebilmeli: ‘Sadece politik tutsakların salıverilmesi yetmez. Bu projeleri (maden) geri çekin. O zaman gerçek bir anayasa tartışabiliriz.’

Ancak bunun için haklarımızın bize verilmesini beklemekten vazgeçmemiz gerekiyor. Toplumsal sessizliğin bir boyutu da buradan kaynaklanıyor.”

Halkın ve doğanın ciddi bir tahribatla karşı karşıya olduğunu dile getiren Yılmaz, “Diğer taraftan kapitalizmin toplumu parçalaması ve atomize etmesi, örgütlü güçlerin halka ulaşma kapasitesini sınırlıyor. Medya kanallarımızın, sosyal medya alanlarımızın ve sokaktaki varlığımızın kısıtlanması, toplumun geneline ulaşma gücümüzü azaltıyor. Bu da petrol ve fosil yakıt projelerinin halka zenginlik ve kalkınma getireceği yanılgısının güçlenmesine neden oluyor.

‘Burada fabrika kurulacak, şirket gelecek, bize iş verecek’ beklentisi ortaya çıkıyor.

Oysa ‘kaynak laneti’ diye bir kavram var. Bu tür ucuz ve ekstraktivist yöntemlerle çıkarılan hammaddelerin bulunduğu bölgelerde bunun halklara gerçek bir zenginlik getirmemiştir. Aksine çoğu zaman o bölgeleri yaşanamaz hale getiriyor ve geriye yalnızca küçük bir pay bırakıyor.

Hevsel Bahçeleri gibi binlerce yıllık bir mirasa da yalnızca ekonomik bir kaynak olarak bakılamaz. Halk bunu aslında biliyor. Ancak kapitalizmin tek çıkış yolu, tek yaşam biçimi olduğu algısını kırmak gerekiyor. Bunun için Ortadoğu’daki en örgütlü olan halkı olan Kürt halkının kendi tarihsel, toplumsal ve ekolojik değerlerine yeniden dönmesi ve kendi örgütlü gücünü geliştirmesi bu durumu tersine çevirebilir” şeklinde konuştu.

Zayıflık şirketleri büyütüyor

Ruhsatlandırma süreçlerinin hukuki boyutunu değerlendiren çevre hukukçusu Av. Ahmet İnan da şirketlerin ve devletin toplumsal tepkiyi de hesapladığını söyledi.

“Ruhsatlandırma süreçlerinin ortaya çıkardığı tablo gerçekten vahim” diyen İnan, “Şirketler de devlet de bölgede toplumsal bir mücadele olup olmadığını, buna karşı bir tepki ve refleks gösterilip gösterilmediğini çok iyi analiz ediyor. Gelinen aşamada eğer Hevsel Bahçeleri ve Dicle Nehri’ni içine alacak şekilde petrol arama ve çıkarma faaliyetlerini göze alabiliyorsa, demek ki kentin nabzını iyi okuyor. Yerel yönetimlerin, meslek örgütlerinin ve toplumun bu konudaki zayıflığını görüyor” dedi.

Hukukçuların kendisini toplumsal mücadelenin bir parçası olarak konumlandırması gerektiğini belirten İnan, ekolojik mücadele konusunda yaşadıkları hukuki ve sosyal engelleri şöyle aktardı: “Yalnızca dava açıp kazanmak yeterli değil. Çünkü biz bir davayı kazandığımızda şirket gidip ÇED’i revize ediyor, yeniden başvuruyor veya başka bir alana geçiyor. Bu nedenle sadece mahkeme boyutunda kalabilecek bir süreç değil bu. Hukukçular kendilerini toplumsal mücadelenin bir bileşeni olarak görmeli ve bütünlüklü mücadeleye alan açmalı.

Bölge barolarına baktığımızda bu meseleyi dert edinen, buna karşı bilinç oluşturmaya çalışan ve dava süreçlerini takip eden kişi ve grupların sayısı çok az. Diyarbakır Barosu ve Dersim Barosu bu konuda öne çıkan barolar arasında.

Bir başka sorun da çevre hukukunda gönüllülük esasına dayanan yapının kendisi. Genç avukatların veya genel olarak avukatların maddi karşılığı olmayan böyle bir alana yönelmesi, kendi ekonomik sorunları nedeniyle zorlaşıyor.

Bir de tek tek sistem krizlerine cevap üretmeye çalışırken, sisteme alternatif yaratma ve sorunları daha köklü biçimde ele alma boyutundan geri kalabiliyoruz.

Mevcut hukuk sistemi doğayı koruyor mu?

Bunun da ötesinde şu soruyu sormalıyız: Biz nasıl bir hukuk sistemi istiyoruz?

Doğayı sermaye birikiminin nesnesi olarak görmeyen, ekolojik değerleri gözeten bir hukuk sistemi nasıl olmalı? Mevcut hukuk sisteminde nasıl bir savunma yapılmalı? Mevcut hukuk mekanizmasını nasıl bir özsavunma aracı olarak kullanabiliriz?

İkinci soru ise şu: Doğanın, yaşamın ve toplumun haklarını gerçekten gözeten adil bir hukuk sistemi ve anayasa nasıl olmalı? Mevcut hukuk mekanizmasını savunma için kullanırken alternatif bir hukuk düzeninin inşasını unutmamalıyız.

Ayrıca mülkiyet kavramını da yeniden düşünmemiz gerekiyor sanırım. Yıllarca mülkiyete bir hak olarak baktık. Ancak mevcut hukuk düzeninde mülkiyet, sermayenin toprağı ve doğal varlıkları sömürmek için kullandığı en işlevsel araçlardan biri haline geliyor. Üstelik yurttaşın mülkiyet hakkı da devlet tarafından acele kamulaştırmalar yoluyla ortadan kaldırılabiliyor.

Dolayısıyla mülkiyet kavramını yeniden değerlendirmemiz gerekiyor. Ekolojik bir hukuk ve anayasa fikrinin ortaya çıkması, doğayla insan arasındaki ilişkinin ve mülkiyet kavramının yeniden tartışılması gerekiyor.”

BİTTİ

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

‘Adresini kaybettiğimiz yoldaşın adresi…’

Sonraki Haber

Diyarbakır sokaklarının gül yüzlü çocuğu

Sonraki Haber

Diyarbakır sokaklarının gül yüzlü çocuğu

SON HABERLER

Sosyalistler unutmamalı: Müzakere masası devrim masası değildir

Yazar: Yeni Yaşam
29 Ağustos 2026

İmralı’ya bir nezaket ziyareti

Yazar: Yeni Yaşam
29 Ağustos 2026

Eleştiriler, güç ve enerji kaynağıdır

Yazar: Yeni Yaşam
29 Ağustos 2026

Suudi şirket ACWA’nın GES işgali onaylandı

Yazar: Yeni Yaşam
29 Ağustos 2026

Diyarbakır sokaklarının gül yüzlü çocuğu

Yazar: Yeni Yaşam
29 Ağustos 2026

Küresel hedefler, yerel tahribat: Ortadoğu’da enerji politikaları (2)

Yazar: Yeni Yaşam
29 Ağustos 2026

‘Adresini kaybettiğimiz yoldaşın adresi…’

Yazar: Yeni Yaşam
29 Ağustos 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır