Barış ve Demokratik Toplum süreci, devletin bütün negatif tutumuna ve bazen takılıyor, bazen yavaşlıyor olmasına rağmen, ilerliyor. Sürecin hassasiyeti ve kritik aşamalardan geçiyor olması, bundan sonrası için de kaygılara neden olmaktadır. Fakat görünen o ki böyle durumlarda, yapılabilecek düzenlemelerle sürecin ilerlemesi sağlanacaktır. Zaten geri dönüşün olamayacağı bir noktaya gelindiği çok açıktır.
Süreç, bir yanda ilerlerken, diğer yandan da toplumun her kesiminden eleştiriler geliştirilmekte, tartışmalar yapılmaktadır. Sözü edilen tartışmalara iki noktada dikkat çekmek gerekiyor. Birincisi devlet, sürecin ilerlemesinin yarattığı olumlu atmosferi istismar ederek, kendince bir zafer çıkartmaya çalışmaktadır.
Halbuki devletin izlediği bu üstenci ve tahrik edici tutum, sürecin gidişatını ciddi anlamda tehlikeye atmaktadır.
Örneğin sürecin bu en kritik anında, son bir hafta içinde, önce Zonguldak’tan, arkasında Düzce’den Kürt işçilerine, ayrıca Amedspor’a yapılan saldırılar, devletin bu yaklaşımlarından ayrı ele alınamaz. Bu saldırılar, barışın zeminini tahrip etmektedir.
Yetkililerin, onların medya temsilcilerinin, akşamdan sabaha Kürtlerle yürütülen Barış ve Demokratik Toplum sürecini “Terörsüz Türkiye” diye tanımlamasının sokaktaki yansıması, bu şekilde ortaya çıkmıştır. Çünkü bu kavram, devlet yetkilileri ve kamuoyu oluşturucuları tarafından, “Kürt” adlandırmasıyla birlikte kullanıldığında, Kürtlerin terörist oldukları algısı canlandırılmaktadır. Zaten yıllardır Kürtlere terörist muamelesiyle birlikte bu türden saldırılar yapılmıştır. Devlet cephesinde geliştirilen bu tavır, sürece en büyük zararı vermektedir. En başından beri bu kavrama itiraz edilmesinin nedeni buydu.
Halbuki devletin muhatapları, demokratik haklarını talep eden Kürt halkıdır. Kürt halkının baş müzakereci olarak belirlediği önderliği Sayın Öcalan’dır ve Kürt kurumlarıdır. O nedenle süreci terörle birlikte tanımlamak sorunludur. Devletin bu tutumuna ilişkin söylenmedik, yazılmadık bir şey kalmadı, tekrar etmeye gerek yok.
Konuyla ilgili ikinci nokta daha önemlidir. Yukarıda belirtilen sürece ilişkin tartışmaların ve eleştirilerin önemli bir kısmı, toplumun ezilen kesimlerinden gelişen tartışmalar ve eleştirilerdir. Yapılan eleştirilerin özü, devlete duyulan güvensizlik üzerinde şekillenmektedir.
Toplumsal kesimlerin bu eleştirileri, sanki tersini düşünen varmış gibi, bir algıyla birlikte yapılınca, özgül bir ağırlık oluşturmaktadır. Oysa ki süreci yakından takip edenler biliyorlar ki bu eleştirilerin daha fazlası, sürecin tarafı olan ve aktif olarak destekleyen PKK yetkilileri tarafından da yapılmaktadır.
Ayrıca nesnel gerçekliklere dayanmayan eleştirilerin geliştirici olmadığından hareketle, sürecin doğmasına yol açan koşullara bakılması gerekiyor. Her şeyden önce bu süreç, sadece devletin ihtiyacı olan politikalardan kaynaklanmamış ve sadece devletin istediği gibi gelişmemiştir. O nedenle mevcut durumda belki bazı eksiklik ve yanlışlıklar vardır, evet. Ama Kürt halkını kaosa sürüklemek, daha büyük bir felakete yol açmak, herhalde sorumluluk taşıyan kimsenin tercihi olamazdı. Bu ikili durumun girdabında kaybolmadan bir çıkış bulmak, dönemin zorunluluğu olmuştur. Bugün yaşananlar, objektif olarak, Kürt halkının karşısına çıkan en uygun seçenek olmuştur. Dolayısıyla sürece ilişkin bu nesnel gerçekliği hesaba katmayan eleştiriler ve tartışmalar geliştirici olmayacaktır.
Buna rağmen eleştirilerin ve tartışmaların yapılması da devam etmesi de doğaldır. Sorun bu tutumun temel meşguliyet olmasından kaynaklanmaktadır.
Halbuki günün görevi, eksikliklerin ve yetmezliklerin yarattığı veya yaratacağı negatif atmosferi aşmanın, demokrasi ve özgürlük için yeni bir mücadele sürecine dahil olmanın heyecanını ve coşkusunu paylaşmaktır. Aynı şekilde bu eleştirileri enerji kaynağı yaparak, her türlü eksikliğin giderilmesi için etkili ve sonuç almayı amaçlayan militan bir kitle mücadelesinin örgütlendirilmesi, günün diğer görevi olarak ele alınmalıdır. Bu anlamda ilk yapılması gereken, ısrarla, devletin ve devlet yanlısı kurum ve organların soruna doğru yaklaşmasını sağlamak için çalışmak olabilir.
Örneğin bütün medya kurumlarının, çok fazla değil, bir hafta boyunca ve her gün üç saat süreyle, Kürt halkının tarihini, dilini, kültürünü, coğrafyasını siyasal ve sosyal yaşamını konu alan tanıtım ve tartışma programları yapmaları istenebilir. Bunun için özgün araç ve yöntemlerle mücadele edilebilir.
Bu programlarda Kürt halkının hem cumhuriyetle hem Osmanlı Devleti’yle olan ilişkileri, isyanları, bu arada PKK’nin kuruluşu ve mücadelesi de en karşıtlarının iddialarını ileri sürebilecekleri şekilde konuşulabilir. Programlarda Kürtlere güzelleme yapılmasın. Ama düşmanlık da yapılmasın, nefret söylemleri de kullanılmasın. Tek kale maç olmasın. Programlar, objektif olsun. Bu mücadele yöntemleri çeşitlendirilebilir. Bu çalışmalardan sonra ortaya çıkacak olan toplumsal- siyasal atmosfer, Barış ve Demokratik Toplum sürecinin lehine olacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmasın.









