‘1 Eylül Dünya Barış Günü’ yine dünyada savaşların, çatışmaların gölgesinde gelip geçti.
Dünya tarihi, savaşların, bitmek bilmeyen kavgaların ve feda edilen hayatların yorgun bir dökümü gibi önümüzde duruyor. Dünya ölçeğinde manşetlere baktığımızda; çatışmalar siyasi kutuplaşmalar ve kavgalar arasında sıkışıp kalmış toplumlar görüyoruz. Ancak tüm bu gürültünün ortasında unutulan, aslında her kapıyı açabilecek kadar eski ama bir o kadar da taze bir anahtar var: Barış.
Birçoğumuz barışı, sadece silahların susması veya bir anlaşma metnine atılan imzadan ibaret sanıyoruz. Oysa barış, bir sonuç değil bir yöntemdir. Sorunların üzerine akılla ve mantıkla gitme iradesidir.
Sorunları şiddetle veya dayatmayla çözmeye çalışmak, bir yarayı üzerine bant yapıştırarak iyileştirmeye benzer. Dışarıdan kapalı görünse de içeride enfeksiyon yayılmaya devam eder. Barışçıl yöntemler ise köke iner.
Çatışmak veya köprüleri atmak aslında korkaklıktır çünkü bunlar en kolay yoldur. Asıl cesaret, nefretin en yoğun olduğu anda bile el uzatabilmektir. İnatlaşmanın getirdiği yıkım, uzlaşmanın getireceği ‘kayıptan’ her zaman daha büyüktür. Hiçbir siyasi ego veya hiçbir kişisel gurur huzur içinde uyuyan bir çocuğun gülüşünden daha değerli değildir.
Bugün ister küresel bir kriz, ister kişisel bir kırgınlık olsun hepsinin çözümü ‘seni duyuyorum ve anlamak istiyorum’ cümlesiyle başlar. Barış, zayıfların değil, geleceği inşa edecek kadar vizyon sahibi olanların tercihidir. Unutmayalım ki barışın olduğu yerde umut, umudun olduğu yerde ise çözüm vardır.
***
İnsanlık tarihi boyunca dökülen mürekkebin, akıtılan kandan daha kalıcı olduğu tek bir gerçek vardır: Uzlaşma kültürü. Bugün dünyayı saran kaosun, ekonomik krizlerin ve toplumsal kutuplaşmaların temelinde yatan asıl eksiklik, sorunların büyüklüğü değil, çözüm yöntemimizdeki barış yoksunluğudur. Oysa biliyoruz ki; diplomatik masalarda kurulamayan hayaller, cephelerde enkaza dönüşür.
Barış, sadece bir ateşkes hali değil; bir zihniyet dönüşümüdür. Sorunları barışla çözmek, teslim olmak ya da haklarından vazgeçmek demek değildir. Aksine, haklılığı kaba kuvvetle değil, akıl ve adaletle tescil ettirme sanatıdır. Bu anlamıyla diyalog; çatışmanın panzehiridir.
Önyargıların yıkılması, çatışmaların çoğu, öteki hakkında kurduğumuz yanlış varsayımlardan beslenir. Barışçıl bir diyalog, bu hayali canavarları yok eder.
Savaşın ve kavganın maliyeti her zaman barışın maliyetinden kat kat yüksektir. Yitirilen her can, harcanan her kuruş, yitirilen ve kaybedilen her saniye, aslında ortak geleceğimizden çalınmaktadır.
Barış, taraflar arasında bir eşitlik, karşılıklı varsayılma temelinde yeşerir. Kazan-kazan formülünde: barışçıl çözümlerde bir tarafın zaferi diğerinin yıkımı üzerine kurulmaz. Her iki tarafın da “yaşayabildiği” bir zemin inşa edilir.
Barış bugün modern dünyanın en büyük ihtiyacıdır. Bir sorunu şiddetle çözdüğünüzde, sadece o anki engeli ortadan kaldırırsınız; ancak barışla çözdüğünüzde, o engelin bir daha oluşmamasını sağlayacak köprüler kurarsınız. Barışla çözülemeyen sorun yoktur, çünkü barış; insan onuruna saygı duymanın en üst formudur.
Bugün, ister ülkeler arasındaki sınır ihtilafları olsun, ister sokaktaki iki insanın anlaşmazlığı; her düğümün ucu barışçı bir niyetle çözülmeyi bekliyor. İhtiyacımız olan tek şey, sesimizi yükseltmek yerine sözümüzün gücünü artırmaktır. Unutulmamalıdır ki; tarih, savaşları başlatanları değil, barışı korumayı başaran bilgeleri onurlandırır.
Aslolan her alanda savaşa karşı barışı savunmaktır. İnsanlığın, barışı hayal olmaktan çıkarıp gerçekleştirmesinin başkaca da yolu yoktur.
Yıkmak kolay, yakmak saniyeler sürer; ancak inşa etmek irade ister. İnsani olan geleceği yıkıntıların üzerine değil, barışın sarsılmaz temelleri üzerine kurmaktır Çünkü barışın olduğu yerde kaybeden yoktur. Unutmayalım ki, geleceğe bırakılacak en büyük miras barıştır.








