• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
2 Eylül 2026 Çarşamba
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Yas teraziyle tartılamaz…

2 Eylül 2026 Çarşamba - 23:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum

Barış sürecinde birbirimizin yasına yer açmayı öğrenmeliyiz. Kendi kaybımızı anmanın başkasının ölmesini istemek anlamına gelmediği; kendi hafızamızı korumanın başkasının hafızasını susturmayı gerektirmediği bir toplumsal zemini kurmak zorundayız.

Newroz Uysal Aslan

29 Ağustos’ta Nusaybin’de yaşamını yitirenlerin aileleriyle birlikte kurulan kitlesel taziyenin son günündeki anmada İmralı Sekretarya üyesi Çetin Arkaş’ın konuşması, zihnimde dolaşan bu yazıyı yazmama vesile oldu. Günlerdir Kürt halkının ortak yasının, acısının, hafızasının ve dayanışmasının mekânlarına dönüşen taziye çadırları ve anma alanları üzerine çok şey söyleniyor. Sosyal medyada, köşe yazılarında ve televizyon ekranlarında yasın nasıl tutulacağına, neyin söylenip neyin söylenemeyeceğine kadar uzanan bir tartışma yürütülüyor.

Arkaş, bütün bu tartışmanın ortasında çok yalın bir adalet ölçüsü koydu: “Kimi çevrelerin ırkçı histerilerle yüreği tertemiz annelerimizin acı dolu taziyelerini aynı kefeye koymayın. Bu haksız bir karşılaştırmadır. Böyle bir terazi adil tartmaz.” Bu cümleyi duyduğum anda o alandaki herkesle beraber benimsemiş ve önemsemiştim. Çünkü günlerdir yürütülen tartışmada yalnızca taziyeler değil, yası ve süreci tartan bir teraziye dönüştürülmüştü.

En yaygın haliyle “Yas siyasallaştırılmamalıdır” deniliyordu. İlk duyulduğunda ne kadar makul, sakin ve hatta barışçıl görünüyor. Geçtiğimiz günlerde Antigone ve Kral Kreon üzerinden bu cümleye verilen çok güçlü bir cevabı okudum. Bazen en insani edimi bile siyasal bir beyana dönüştüren, o edimin karşısına dikilen “yasadır”. Bence bugün yaşanan tartışmaların bir gerçekliği de budur.

Bir taziye çadırının nerede kurulacağına, bir fotoğrafın asılıp asılamayacağına, bir ismin nasıl anılacağına, kaç kişi olunacağına, bir ailenin kendi kaybının ardından hangi kelimeleri kullanabileceğine dışarıdan sınır çizmeye başladığınız anda artık yalnızca yas üzerine konuşmuyorsunuz. Yasın makbul biçimini tarif etmeye başlıyorsunuz.

Ve bir taziye çadırı kurulmasın dediğinizde o çadır şehrin göbeğine de dağın tepesine de kurulur. Bir fotoğraf asılmasın dediğinizde o fotoğraf bir evden çıkar binlerce eve asılır. “Kitlesel olmasın” dediğinizde oraya her gelen milyonların hafızasını beraberinde taşır. Ve bir isim söylenmesin dediğinizde o isim çok daha büyük bir anlam kazanır. Yası görünmez kılmaya çalıştığınız ölçüde, onun neden görünür olmak istediği sorusunu da büyütürsünüz.

Fakat mesele bundan da derin. Türkiye’de Kürt meselesindeki “Plan”ların, yarım yüzyıla yaklaşan çatışmaların, inkarın, devlet politikalarının ve büyük toplumsal kırılmaların içerisinde gerçekleşmiş kayıplardan söz ediyoruz. Bu ölümlerin bir evveli var. İçinden çıktıkları yaratılan toplumsal gerçeklik var. Her birinin ayrı hayatı, bir hikâyesi var. Sevdiği bir şiir, bir şarkı, geride bıraktığı herkese bir sözleri var. O halde bu kayıpların ardından tutulan yasın içerisinden bu tarihsel hakikati ve kişisel hikâyeleri çekip çıkarmak nasıl mümkün olabilir?

Bir aileye “Çocuğunun yasını tut ama onun kim olduğunu, neye inandığını, neden böyle bir hayat seçtiğini, kimlerle yaşadığını, hayallerini ve hangi tarihsel koşulların içerisinde öldüğünü anlatma” dediğinizde, aslında yasın siyasetten arındırılmasını istemiyorsunuz. Kaybedilenin hayat hikâyesinin, onu yaratan ve onun yaratacağı değerlerin çıkarılmasını istiyorsunuz. Onu eksiltiyorsunuz. Buradaki asıl soru ve vurgu yasın siyasallaşıp siyasallaşmadığından önce kimlerin ve hangi yas biçimlerini görmeye tahammül edebildiğimizdir. Başka bir ifadeyle yas hakkının kamusallığı veya kamusal yas hakkıdır.

Ve Kürtler açısından bu tartışma bugün başlamadı. Koçgiri’den, Dersim’den, Amed Zindanı’ndan, 1990’ların faili meçhullerinden şehir ablukalarına uzanan tarih; cenazenin, mezarın, mezar taşının, taziyenin ve yasın da tarihidir. Bu tarihi hafıza her şehirde özellikle Botan’da halen çok diri. 2015–2016 şehir ablukaları dönemini hatırlayalım. Çökertilmek istenen hedeflerden biri de her aile şahsında toplumun kendi kaybını uğurlama, anma ve yasını birlikte tutma haliydi. Aileler cenazelerine ulaşabildiklerinde dahi çoğu zaman yaslarını bütün yakınlarıyla birlikte yaşayamıyordu. Definler çok sınırlı sayıda aile yakınının katılımıyla gerçekleştirilmeye zorlanıyor; ardından taziyenin kamusal bir mekânda kurulmasına izin verilmiyordu. Ne bir taziye evi, ne evin önünde kurulacak bir çadır, ne de kamusal açık bir alan… Aileler varsa evin bahçesi o da mümkün değilse evin birkaç odası yasın sınırı haline geliyordu.

Bunların yalnızca geçmişin hafızası olduğunu da söyleyemeyiz. 15 Nisan 2025’te Cizre’de, Abdurrahim Erzen’in (4 Şubat 2025’te yaşamını yitiren) taziyesinin kurulduğu Cudi Taziye Evi kolluk tarafından ablukaya alındı. Bizim de bulunduğumuz aile ve başsağlığı için gelenler taziye evinden baskıyla çıkarıldı. Taziye evlerinin önünde aileler gidemesin diye zırhlı araçlarla nöbet tutturuldu. Rojava’da yaşamını yitiren ve ailesi Cizre’de bulunan Hacı Ertene için taziye kurulmak istendi. Aile 22–23 Temmuz 2025’te Yafes Camii’ne başvurarak taziye kurmak istediğini bildirdi. Başvuruya cevap verilmedi; aileye “Kollukla karşı karşıya gelmek istemiyoruz, bize talimat geliyor” denilmişti. Birinde kurulmuş taziye dağıtılıyor, diğerinde aile daha taziyesini kurabileceği mekana erişemeden engelle karşılaşıyordu.

Bunlar benim için sizler için de “münferit olaylar” olmadı. Yıllardır ailelerin taziye evlerinden çıkarılmasına, taziye alanlarının kolluk ablukasına alınmasına, yasın görünmez kılınmasına ve yasa katılanların kriminalize edilmesine ilişkin açıklamalar yaptık, Meclis’e önergeler taşıdık. Yasın evrenselliğini ve insanlık onurunu hatırlattık.

Yıllardır sürdürülen bu politikanın söylediği aynıydı: Yas tutabilirsiniz, ama kimse görmesin. Acınızı paylaşabilirsiniz, ama kimse duymasın. Cenazenizi anabilirsiniz, ama fotoğrafı görünmesin. Taziyenizi kurabilirsiniz, ama yasınız kamusal alana çıkmasın. Bugün “yas siyasallaştırılmasın” denildiğinde benim hafızamda bütün bunlar ve fazlası var.  Çünkü taziye, bir ailenin tek başına taşımakta zorlandığı kaybın toplum tarafından görülmesi ve yükünün birlikte taşınmasıdır. Bu yüzden yasın sürekli evlerin içine, görünmeyecek ve duyulmayacak yerlere doğru itilmesi kamusal hafızadan çıkarmaya çalışmaktır.

Günlerdir Gever’de, Van’da, Cizre’de, Nusaybin’de ve başka birçok yerde kurulan taziyelerde binlerce insan yan yana geliyor. Bu alanlarda elbette büyük bir acı var. Yılların biriktirdiği hafıza var. Fotoğraflar, ağıtlar, hikâyeler var. Alana girildikten sonraki atmosferin ağırlığından alana girdiğin kişi olarak çıkman mümkün olmuyor. Bunu en yalın ve sarsıcı haliyle gösteren yerlerden biri Cizre oldu. Bir çocuğunu Cizre bodrumlarında, bir çocuğunu da İdil’de yanında on bir arkadaşıyla birlikte gerçekleştirilen hava saldırısında kaybetmiş bir anne vardı. Gerillada olan üçüncü çocuğunun ise akıbetini bilmiyordu. Ve o anne bütün bunların ardından Cizre’deki anmada şöyle diyordu: “Biz anneler bütün kayıplarımıza rağmen barış, barış, barış diyoruz.”

Yine kızının yaşamını yitirdiğini sosyal medya hesaplarından servis edilen fotoğraflardan öğrenen başka bir anne dayika Ayşe sessizce yanıma yaklaştı. Başvurmuş, kan vermiş ancak kızına kavuşamamıştı. Bir gece önce yapılan cenazelerin birçoğunun gömüldüğü ve bilindiği açıklamasının ardından heyecanlı diyebilecek bir ses tonuyla şunu sordu: “Acaba benim kızımın da bir mezarı olacak mı?”  Bu soruyu unutmuyorum. Çünkü bugün insanlara yaslarını nasıl tutmaları gerektiğini anlatırken gözden kaçırdığımız başka bir hakikat daha var: Yası tutulan insanların önemli bir bölümünün ailelerinin gidip başında durabileceği bir mezarı dahi yok. Bir anne çocuğunun fotoğrafının önünde taziyeleri kabul ediyor ama yarın gidip üzerine bir avuç toprak bırakabileceği, bir çiçek koyabileceği, başında duasını edebileceği bir mezardan yoksun. Bu nedenle bugün kurulan kimi taziye alanları mezarı olmayanların yasına da mekan oluyorlar. Bir fotoğraf bazen olmayan bir mezar taşının, anlatılan bir hikâye bazen ziyaret edilemeyen bir mezarın yerini tutuyor. Cizre’de yan yana oturan, birden fazla evladını kaybetmiş anneleri izledim. Bazen birbirlerine söyleyecek söz bulamıyorlardı. Göz göze geliyor, ellerini sıkı sıkıya tutuyor, başlarını sallıyor ve sessizce bakışıyorlardı. Ve bütün bunların içerisinde kendi kaybından vazgeçmeden başka anneler ağlamasın diyen; ölümün ağırlığını birbirinin elini tutarak taşımaya çalışan bir halk gördüm.

Bütün o ağır hafızanın içerisinden her şehirden aynı sözler yükseliyordu.  “Bir daha taziye çadırı kurulamasın diye taziye alanlarından barışı söylüyoruz.”  Bu nedenle taziyeleri barış adına sınırlandırılması, törpülenmesi ya da “doğru biçime” sokulması gereken alanlar olarak görmek baştan yanlış bir yerden başlamaktır. Barış, yasın terbiyesi için bir örtü olarak kullanılamaz. Çünkü insanlar barışa hafızalarını kapının dışında bırakarak gelmezler. Ölüleriyle gelirler. Kayıplarıyla, mezarlarıyla, anlatamadıkları hikâyeleriyle, öfkeleriyle, yaralarıyla gelirler. Bazen de bulunmasını bekledikleri, başında yas tutabilecekleri bir mezarı dahi olmayan kayıplarıyla gelirler. Barışın kendisi geçmişi bütün ağırlığıyla hatırlarken, o geçmişi yeni ölümlerin gerekçesine dönüştürmemeyi başarabilmektir.

Çatışma sonrası deneyimlerden biliyoruz ki savaş sona erdiğinde, savaş sırasında konuşulamayan kayıplar, mezarlar ve hafızalar ortadan kaybolmuyor. Aksine daha görünür hale geliyor. Hakikatin açığa çıkarılması, kayıpların bulunması, yasın tutulabilmesi, yüzleşilmesi ve hafızaya yer açılması bu nedenle barışın tali değil, asli meselelerinden biri haline geliyor.

Bir ülkenin hakikatini anlamak için bazen gençlerinin nasıl öldüğüne bakmak gerekir, denir. Barışın gelip gelmediğini anlamak içinse artık onların nasıl öldüğünün korkmadan konuşulup konuşulamadığındadır. Kim öldü, nasıl öldü, neden öldü, geride kimleri bıraktı? Bunları konuşamadığımız bir yerde savaşın hafızasının gerçekten geride kaldığını nasıl söyleyebiliriz?

Bizim önümüzde de büyük bir soru daha duruyor: Yarım yüzyıllık bir çatışmanın ardından birbirimizin kayıplarıyla yaşamayı öğrenebilecek miyiz? Aynı tarihi anlatmak zorunda değiliz. Aynı kayıplara aynı anlamı vermek zorunda değiliz. Birbirimizin bütün siyasal kabullerini paylaşmak zorunda hiç değiliz. Ama barış sürecinde birbirimizin yasına yer açmayı öğrenmeliyiz. Kendi kaybımızı anmanın başkasının ölmesini istemek anlamına gelmediği; kendi hafızamızı korumanın başkasının hafızasını susturmayı gerektirmediği bir toplumsal zemini kurmak zorundayız.

Yarım yüzyıllık çatışma ölümleri, kayıplarımızı, acılarımızı ve hafızalarımızı da birbirimizin karşısına dikti. Barışın toplumsal iddiası bunun tersini yapabilmek olmalıdır. Yaşamını yitirenleri unutmadan, belleğimizden vazgeçmeden, onları yeni ölümlerin gerekçesine dönüştürmeden birlikte yaşayabilmek. 1000 km’lik yolun en insani adımlarından biri budur: Birbirimizin yasından korkmamak, birbirimizin yasına yer açmak.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Nesnelerin bükücü etkisi

Sonraki Haber

Kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve aciliyeti…

Sonraki Haber

Kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve aciliyeti…

SON HABERLER

Dep’te Veysel Doğan için taziye kuruldu

Yazar: Yeni Yaşam
2 Eylül 2026

Bayburt’ta Amedpsor forması giyen iki kişiye ırkçı saldırı

Yazar: Yeni Yaşam
2 Eylül 2026

Geleceğe bırakılacak en büyük miras

Yazar: Yeni Yaşam
2 Eylül 2026

Kapitalizmden çıkmanın gerekliliği ve aciliyeti…

Yazar: Yeni Yaşam
2 Eylül 2026

Yas teraziyle tartılamaz…

Yazar: Yeni Yaşam
2 Eylül 2026

Nesnelerin bükücü etkisi

Yazar: Yeni Yaşam
2 Eylül 2026

Dünya aydınlarından Öcalan’a bakış 

Yazar: Yeni Yaşam
2 Eylül 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır