Hırs için can ve zaman harcayan çağlardan bu günlere kadar geldik. Öyle ki geldiğimiz yerleri ve ezberleri beraberimizde getirdik. Denilir ki, insanın asırlar boyu katettiği yol, birkaç adımdan öteye geçmez. Dünya bu, geçilmez, sadece gelip gidilir ve delip geçebilir.
İhtimallerin mekânında insan kendini çevreleyen her şeye benzeyerek başlar uyumaya ve uyumlu olmaya. Yarım bırakılan hevesler, sevgiler, aşklar, yaşamlar bir bela gibi, hep başa gelecek bir kaza gibi. İnsan kendine hapsolmuştu bir zamanlar, hâlâ da kendine esir.
Birbirine benzeyerek geçip giden günlerin alışkanlığı ve gözleri var, bir de kelimeleri; yüklemden bağımsız, özneden bihaber. Yürümenin ihtişamından bahsediliyor, bir efsane olarak geleceğe fırlatılmış. Bazı ayaklar o yollara göre değil, bazı yollar da o ayaklardan fersah fersah uzak.
Kirlenmemiş bir zamanın hikâyesi anlatılır ve hep hikâyede kalır. Ne hayat bir hikâyedir ne de hikâye bir hayat veriyor. İnsan olmanın ve insan kalmanın arasında bir sarkaç, gidip gelir, gidip gelmeyebilir. Varmak hep bir söylence olarak kaldı ve bir oyuk açtı ömrümüze. İnsan kendi boşluğuna çünkü hayran kalabilir.
Avuntuların çaresiz kaldığı, umutların insanı derbeder bıraktığı ve hislerin seferber olduğu zamanlar vardı. Bir tarihti ve sayfaları koparılıp dünyaya savruldu. İnsan bir hengamedir diye bir rivayet, insan kendine engeldir diye bir kehanet, insan kendinden düşendir diye bir alamet aramızda dolaşıp sırlarını fısıldıyor.
Hayıflandığımız günler, unutmak istediğimiz aylar, keşkeler bulduğumuz yıllar ve bir ömrü rehin alan yokluklar. Eksik kalmak, etkisiz olmak, eskimek ve esmek; hep bir rüyanın yarım kalmış destanıdır. Yarım yamalak duygular, çevresine yabancı uğultular ve insanı kendi başına bırakan kararlar.
Hatıraların bıraktığı yokluklar, anımsamanın getirdiği sızılar ve bir cevap olmak isteyen teselliler. İnsan bıraktığı gibi bulamıyor bazı şeyleri, bulamıyor insan bıraktığı gibi birçok şeyi. Çünkü insan bıraktığı gibi kalmıyor ve değişmek bazen bir lanet gibi insanın peşinden geliyor.
Sabote edilmiş yaşamlar, inkâr edilmiş dünyalar, kâbusa dönmüş zamanlar ve insanın kendinde vazgeçmesi. Bir sona koşar ayak gidenler, şahit olmaktan korkanlar ve tüm şevklerinden azad olmuş olanlar. Dünya gibi, onunla beraber bir yere gitmeden yerinde dönüyor.
Herkesin şeyleştiği, şeylerin herkesi kendisine ayna yaptığı bir kahır çağında, yol da yolcu da birbirine pusula olmuş ve pusu kurmuş. Denilir ki insan kendine ve başkalarına bölünürmüş. Sonra da ömrü kendi peşinden gitmekle telef olurmuş.
Kelimelerin laneti, cümlelerin dağılması, noktaların firar etmesi ve soru işaretlerinin cevaplardan ürkmesi. Okunmayacak bir hayat yaşamış, yazılmayacak bir yaşamı bitirmiş herkesin kendisinden düştüğü ya da eksildiği bu dünya, zaten kovulduğumuz bir yer ve unutulduğumuz bir zamanmış. Bazı rivayetler gerçekleri kendine hayran bırakırmış.
Şüphe koridorları, kaygı odaları, denizlerin gösterdikleri, dağların sakladıkları ve çöllerin yitirdikleri bir bir ve tane tane karşımıza çıkar da bizi kendinden çıkaramaz. Dünya bir hikâye ile başladı ve hikâye başladığı yerde dünyayı arıyor. Dünyasız insan, insansız dünya ve ertelenen hayatların bıraktığı sonlar. Buradayız, hâlâ.
Haftanın kitap önerisi: Burhan Sönmez, Labirent / İletişim Yayınları









