Strasbourg’da yaşayan yazar ve siyasi aktivist Sarah Glynn, Ortadoğu’daki son durumu ve Kürt mücadelesini değerlendirdi:
- PKK’nin feshedilmesi mantıklı bir adım; ancak tüm bu yeniden entegrasyon sürecinin Türk hükümetinin ve istihbarat teşkilatının dürüstlüğüne bağlı olması ve Türkiye’nin şu ana kadar demokrasiden giderek uzaklaşması elbette büyük endişe yaratıyor
- Suriye’de şiddet potansiyeli hâlâ yüzeyin hemen altında ve el-Şara daha fazla istikrar istiyorsa Mazlum Ebdî ve Îlham Ehmed gibi isimlerle iş birliği yapmak zorunda. Kobanê’de yaşananlar daha yapılması gereken ne kadar çok iş olduğunu gösteriyor
- Olası gelecek senaryolarını tartışmayı uzmanlara bırakıyorum; ancak İran, ABD’ye Amerikan gücünün sınırsız olmadığını gösterebilirse, bu evrensel bir fayda sağlayacaktır. Kendi hükümetlerini devirmek, Kürtler ve İran halkına düşecektir
Şirin Bayık
Ortadoğu’da savaşların, bölgesel güç mücadelelerinin ve küresel aktörlerin müdahalelerinin belirlediği yeni dönemde Kürtlerin geleceğine ilişkin tartışmalar da kritik bir eşikten geçiyor. Rojava’da entegrasyonun geleceği, Türkiye’de yürüyen barış süreci ve İran’da Rojhilat Kürtlerine yönelik baskılar, birbirinden bağımsız gelişmeler olmaktan çıkarak bölgesel ve uluslararası siyasetin ortak başlıkları haline geliyor. Tüm bunları uzun süredir Kürt meselesi üzerine çalışan, 2014 yılında Rojava Devrimi’nden ilham aldığını belirten ve Rojava’yı ziyaret ederek bölgedeki toplumsal ve siyasal dönüşüme tanıklık ettiğini belirten yazar, akademisyen ve aktivist Sarah Glynn ile konuştuk.
- Çalışmalarınızda, yalnızca Kürtlerin maruz kaldığı baskıya değil, aynı zamanda direnişlerine de vurgu yapıyorsunuz. Tırmanan savaşlar, yükselen otoriterlik ve büyük güçler arasındaki rekabetle şekillenen günümüz Orta Doğu’sunda, Kürt halkının mücadelesinin bir umut ışığı sunduğuna inanıyor musunuz?
Benim için Kürt mücadelesinin durumu hem bir umut hem de derin bir endişe kaynağı. Daha iyi bir toplum inşa etme konusundaki kararlılığı son derece ilham verici buldum. Öyle ki, bu hareket için tam zamanlı çalışmak adına mevcut işimi bırakmama neden olacak kadar ilham vericiydi ve pek çok yoldaşın (heval) gösterdiği adanmışlık bende büyük bir hayranlık uyandırıyor. Bu durum, insanların neleri başarabileceğinin bir kanıtı. 2018’de Rojava’yı ilk ziyaret ettiğimde, oradaki devrimci ruha tanıklık etme ve her şeyin mümkün olabileceği hissini algılama fırsatı bulmuştum. Beni özellikle etkileyen hususlar; siyasetin gündelik yaşamdan koparılmaması ve sıradan insanların kendi topluluklarının sorumluluğunu üstlenebileceği fikriydi. Bugün, daha radikal fikirlerin birçoğunun toplumda umulduğu kadar derin kök salmadığını görebiliyoruz; ancak bu fikirlerle büyüyen bir nesil var ve bu durum mutlaka bir miras bırakacaktır.
Anti-kapitalist söylemlere rağmen Rojava’da ekonomik alanda kayda değer bir değişim yaşanmaması ve ekolojik iyileştirmeler yapmanın zorlukları beni her zaman endişelendirmiştir; buna karşın, kadın özgürlüğü alanında elde edilen kazanımlar olağanüstü nitelikte. Bu kazanımlar, liberal feminizme ve onun “erkek egemen bir dünyada kadının başarısı”na odaklanan sınırlı yaklaşımına karşı hayati bir düzeltici işlev görüyor.
Rojava’nın ömrünün sayılı olduğunu (yani bir mucize gerçekleşmediği sürece özerkliğinin sürmesine izin verilmeyeceğini) biliyorduk; yine de geriye bir şeyler kalabileceğine dair bir umut hep vardı. Ancak süregiden entegrasyon süreci, bu umuda pek fazla yer bırakmıyor. Dahası bu durum, emperyal güçlerin (ve bilhassa Amerika Birleşik Devletleri’nin) gerçek bir devrimci değişime asla gönüllü olarak alan tanımayacağına dair yeni kanıtlar sunuyor. ABD’nin uzun emperyal saldırganlıklar listesinin son örnekleri olan Küba ve Venezuela’ya reva görülen muamelelerin de açıkça gösterdiği üzere, ulusal bağımsızlık dahi bunu garanti altına almaya yetmiyor.
O emperyalist ülkelerden gelen ve Rojava devriminden ilham alan bizler için son gelişmeler, kendi ülkelerimizde devrimci bir değişim (ya da en azından Jean-Luc Mélenchon’un tabiriyle bir “kopuş” siyaseti) uğruna mücadele etme gerekliliğini bir kez daha gözler önüne seriyor.
- Türkiye’deki barış süreciyle eşzamanlı olarak Rojava’daki gelişmeleri de yakından takip ediyorsunuz. Her iki bölgede de entegrasyondan söz ediliyor. Türkiye’de henüz somut adımlar atılmamış olsa da, Suriye’de yakın zamanda DSG’nin (Demokratik Suriye Güçleri) feshedilmesi, Mazlum Abdî’nin Cumhurbaşkanı danışmanı olarak atanması, YPJ’nin statüsü ve benzeri gelişmelerle bu entegrasyon hayata geçirildi. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz? Ayrıca, her iki bölgede eşzamanlı olarak ilerleyen bu süreçlerin küresel ölçekteki önemine dair düşünceleriniz nelerdir?
Abdullah Öcalan, PKK’nin bir çıkmaza girdiğini tespit etmişti. Dağlardaki mevzilerini korumayı başarmış olabilirlerdi ancak bu durum Kürt davasını ileriye taşımıyordu. Üstelik örgütün varlığı, Türkiye tarafından tüm Kürt siyasetini mahkum etmek için bir bahane olarak kullanılıyordu. PKK’nin feshedilmesi mantıklı bir adım; ancak tüm bu yeniden entegrasyon sürecinin Türk hükümetinin ve istihbarat teşkilatının dürüstlüğüne bağlı olması ve Türkiye’nin şu ana kadar demokrasiden giderek uzaklaşması elbette büyük endişe yaratıyor. Şafak vakti yapılan baskınlara ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının hiçe sayılmasına tanık olmaya devam ediyoruz. Yine de bu durum umutlanmak için bir gerekçe sunuyor. PKK savaşçılarının ve PKK ile bağlantılı olmakla suçlanan mahkumların yeniden topluma kazandırılması konusunda iyimserliğe yol açan temel husus şudur: İç barış Türkiye’ye fayda sağlayıp onu güçlendirecektir; dolayısıyla hükümet, bu süreci hayata geçirmenin kendi çıkarına olduğunu görmelidir.
Suriye’de ise, ABD ve müttefiklerinin el-Colani/el-Şara’yı destekleme kararı almasıyla birlikte, Rojava özerkliğinin akıbeti de belli olmuştu. Tek başına kalsaydı el-Şara belki taviz vermeye ikna edilebilirdi; ancak Türkiye buna izin vermezdi ve hiçbir Batılı ülke (özellikle de büyükelçisi Suriye’de merkeziyetçiliği savunan ABD) Türkiye’yi karşısına almak istemezdi. Batı’nın desteğiyle Paris’te Suriye ile İsrail arasında imzalanan bir anlaşma, el-Şara’ya aktif Türk desteğiyle Özerk Yönetim’e saldırma serbestisi tanıdı. Ve gerisi, tabiri caizse, tarihe karıştı.
Kürtler daha erken aşamada daha fazla taviz verselerdi çatışmadan kaçınabilir ve daha iyi bir anlaşma elde edebilirler miydi? Belki. Ancak kendilerine, daha fazlasının mümkün olduğu izlenimi açıkça verilmişti. Nihayetinde (ve Öcalan’ın tavsiyesinin de etkisiyle) Kürt nüfusun çoğunlukta olmadığı tüm bölgelerden çekilmeyi ve eşitsiz bir mücadelede daha fazla can kaybı yaşamamayı seçtiler. Ne zaman geri çekileceğini bilmek hayati önem taşır; ancak hikâye burada bitmiş değil.
Şam’da kontrolü ele aldıktan kısa bir süre sonra el-Şara, Suriye’nin neoliberal düzenin bir parçası olacağını açıkça ortaya koydu; yabancı firmalar da Suriye halkının zararı pahasına bundan kazanç sağlamaya hazırlanıyor. Kültürel açıdan ise, Batılı destekçilerini ürkütmeden İslamcı tabanını memnun etmeye çalışıyor. Rojava hâlâ günden güne eskisi gibi aynı kişilerce yönetiliyor olsa da, artık el-Şara’nın merkezi hükümetinin genel kontrolü altındalar. Eğitim konusunu ele alalım: Bunun, anadilde eğitimin sonu ve merkezi hükümet müfredatının dayatılması anlamına geldiğini gördük. Suriye’de şiddet potansiyeli hâlâ yüzeyin hemen altında seyrediyor ve el-Şara daha fazla istikrar sağlamak istiyorsa Mazlum Ebdî ve Îlham Ehmed gibi isimlerle iş birliği yapmak zorunda. Kobanê’de yaşanan son olaylar, daha yapılması gereken ne kadar çok iş olduğunu gözler önüne seriyor. Onlar, yeni konumlarını Kürtler ve diğer azınlıklar için daha geniş haklar ve demokratik bir gelecek talebini sürdürmek adına kullanacaklar; ancak bu hiç de kolay olmayacak.
El-Şara’nın Suriye’de yönetimi devralması, Ukrayna savaşı ve Avrupa’nın göç korkusu nedeniyle uluslararası önemi zaten artmış olan
- Rojava üzerine kaleme aldığınız yazılarda, uluslararası güçlerin Kürtlere yaklaşımındaki tutarsızlığa da dikkat çekiyorsunuz. ABD, Avrupa ülkeleri veya diğer aktörlerin politikalarının Kürtlerin güvenliğini ne ölçüde belirlediğine dair süregelen bir tartışma var. Sizce, büyük güçlerin çıkarlarından bağımsız olarak Kürtlerin geleceğini güvence altına alabilecek uluslararası bir mekanizma ya da siyasi bir çerçeve oluşturmak mümkün mü?
Uluslararası güçler eylemlerinde, demokrasiyi, insan haklarını ve hukukun üstünlüğünü destekleme yönündeki sözde ilkeleriyle çelişse bile, kendi çıkarlarını önceliklendirme konusunda tutarlıdırlar. Dolayısıyla sorun bir tutarsızlıktan ziyade ikiyüzlülüktür. Ne yazık ki, Kürtlerin güvenliği başlı başına uluslararası güçlerin pek de ilgisini çekmemektedir.
Uluslararası örgütler somut başarılardan ziyade birer umut kaynağıdır ve uluslararası hukuk şu anda paramparça edilmektedir. Uygulama zorlukları ve ulusal hükümetlere olan bağımlılığı nedeniyle her zaman sınırlı kalmıştır; ancak yine de etrafında birleşilebilecek ortak bir insani standart işlevi görebilir.
- Sıcak çatışmaların sürdüğü bir bölge olan İran’daki gelişmelerde de bakarsak Kürtler için de kritik bir süreç yaşanıyor. Rojhilat’taki Kürtlere yönelik baskılar giderek artıyor. İsrail-ABD gerilimi ve bölgesel güç dengeleri bağlamında, İran’daki Kürtlerin geleceğini ve İran’ın iç siyasetini nasıl okuyorsunuz?
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırgan savaşı başlamadan önce de Rojhilat’taki Kürtler; yaşam olanaklarını kısıtlayan ve protesto edenlere zaman zaman ölümcül cezalar getiren devlet baskısından zaten musdaripti. Savaş, durumlarını daha da kötüleştirdi. Bu süreç, İran’da daha sertlik yanlısı bir yönetimin iş başına gelmesine ve Kürtlerin daha ağır baskılara maruz kalacak şekilde hedef tahtasına oturtulmasına yol açtı.
Neyse ki Kürt savaşçılar, tıpkı Irak’ta olduğu gibi savaş fırsatını Kürt özerkliğini güçlendirmek için kullanma yönündeki tartışmalara rağmen, emperyalist saldırganların piyonu olma yönündeki baskılara direndiler. Sadece Kürtlerin İran’ın düşmanlarını destekleyebileceğine dair söylentiler bile, Kürtleri halkın nefretinin ve İran insansız hava araçlarının hedefi haline getirdi. Bu arada, Kürt sınır bölgeleri çok daha sıkı güvenlik önlemleri altına alındı.
İranlı Kürtler, imkânsız bir durumla karşı karşıya. İran, dünyanın en yıkıcı ve tehlikeli gücünün saldırısı altındayken, aynı zamanda İran hükümeti de onlara saldırıyor. PJAK, kendi rolünün beklemek ve kendini savunmaya hazır olmak olduğunu açıkladı; ancak bu durum onları İran İslam Devrim Muhafızları ile yaşanan çeşitli ölümcül çatışmaların içine çekmiş görünüyor.
Olası gelecek senaryolarını tartışmayı uzmanlara bırakıyorum; ancak İran, ABD’ye Amerikan gücünün sınırsız olmadığını gösterebilirse, bu evrensel bir fayda sağlayacaktır. O noktadan sonra kendi hükümetlerini devirmek, Kürtler de dahil olmak üzere İran halkına düşecektir.
- Son olarak Kürt meselesinin ekolojik kaygılarla birlikte ele almanın hayati önem taşıdığına inanıyorum. Bir ekoloji aktivisti olarak, Orta Doğu ve Kürdistan’daki eko-politik durumu nasıl yorumluyorsunuz?
Eko-kırım, her yerde sağcı siyasetin ortak bir özelliği haline geldi. Bu durum, dünyaya ve aynı zamanda doğaya hükmetme arzusuyla bağlantılı olmakla birlikte, kapitalizmin de kaçınılmaz bir sonucudur. Kapitalizm sürekli büyüme ve giderek daha fazla kaynak talep eder; oysa sınırlı bir dünyada bu mümkün değildir. Bunun sonucu kaçınılmaz bir yıkımdır. Kapitalistler yaptıklarının ölümcül zararlar verdiğini bilseler bile, sistem yavaşlamalarına izin vermez; zira yavaşladıkları takdirde rakiplerine karşı kaybederler. Bu nedenle çevreciler, kapitalizmin düşmanları olarak görülür. Donald Trump, “sondaj yap, bebeğim, sondaj yap” (drill, baby, drill) çağrısıyla bu durumu bir tür haçlı seferine dönüştürmüştür; ancak bütün Batılı liderler petrol arama ve çıkarma faaliyetlerini sürdürmektedir.
Savaş dönemlerinde eko-kırım aynı zamanda bir yağma sonucudur ve düşman topraklarını kullanılamaz hale getirmek amacıyla o eski “yakıp yıkma” (scorched earth) taktiği kullanılır. Kürt bölgelerinde ya da Filistin’deki zeytinliklerde yaşanan eko-kırımın ise kültüre karşı bir boyutu daha vardır. Bir halk doğal çevresini ne kadar çok severse, o doğa saldırılar için o denli büyük bir hedef haline gelir.








