Sıradanlaşan hengâme, günlük hayatın ezberi oldu. Binlerce yılın toplamı gelip bir kaosa sığındı. Dünya neden döndüğüne şaşırmanın uçurumuna geldi bir gün. Sonrası ve öncesi bir yoldu ve yolcular gitmeye başladı, hep ileriye. Çünkü gitmek kalmaktı ve kalamamaktı.
Aşk serüveni, yurt arayışı, duygunun sesi, hazzın enkazı ve devam edemeyenlerin silsilesi; aynı isimlerin kuşakları kuşatması. Aslında bir savaş arenası ve bir cümle içinde. İşte, öznelerle yüklemleri ve sıfatları yeniden yazma zamanı hatta yeni bir dil kurma eşiği. Çok sıradan olan bazen şok etkisi yaratabiliyor.
Serüvenciler uğurlanmaya mahkumdur ve karşılanmaya, hem de yıllar yıllarca geçse de. Dönüşler don değiştirir ve geleceği bir başka yere tayin eder. Etkilerin tesellisi çünkü, sığdığı kabı çatlatabiliyor. Sık ve sığ arasında bir harf, insanın ömründeki mevsimleri değiştirebiliyor.
Yerçekimi, gökbilimi, uzay çağı ve dağları delen savaşlar; hepsine anlara sığmayan yıllar verdik. Kimilerine göre değişen yönler, kimilerine göre de değişmeyen yönler var ve insan kendisinin pusulası oluyor, gelecek için, gelmeyecek gelecek için.
Üzülmeyin dibi yok, günü ve saati de yok, öyle bir serbestlik ki insanı uçurumların kenarına götürür, bazen geri de getirmez. Volkanlar, çığlar, fırtınalar, depremler bir yürekte bir anda yaşanır ki dünya ve hayat sağır kalır. Gürültüler sessiz de çıkar, eşyayla ve onun tabiatıyla pek tabii.
Pişmanlıklar cehennemi, isabetler cenneti, gidip gelmeler diyarında sürgün ve firar olmak, hepsine bir hikâye ve bir yeni yaşam lazım. Mecburiyetler borçlar bırakıyor, minnetler ve boşluklar, her birine ayrı ayrı anıtlar. İstikrar, unutmak için hatırlamaktı, hatırlarken de unutmaktı.
Kenarların savunması, çatıların saldırısı, evlerin yerle bir olması ve ölümlerin sayılara bölünmesi, yaşandı çok önce, yaşanıyor da. Bazı çukurlardan tarihe sığmayan gerçekler çıkıyor ortaya ve yaşam ile zaman birbirine bakıp bir ayna aramaya başlıyor; sırlar nereden dökülmüştü ya da aynalar kimi göstermek içindi, diye.
Sözün hükmü, lafın kalabalığı ve insanın sessiz yalnızlığı bir kırbaç olur. Doldurulacak boşluklarımız var, ertelenecek rüyalar olacak, yaylım ateşinde zamanın hapsinde olmanın oyuğu var. Ağaçların yapraklarını özlemesi, bulutların yağmurları çağırması ve insanın insanda kaybolması sıradan bir efsane oldu. Hayat bazen yaşanmıyor, yaşatıyor.
Kayıpların hüznü ve telaşı, insanın bir anda elini ve kolunu bağlıyor, öyle ki düğümler çözüldükçe uzuyor. Hatıralardayız bazen, orada yaşarız sadece. Anımsamanın serinliği ve derinliği, bir de eşiği var, orası bir kuyu, baktıkça yansıyor siluetler ve manzaralar. Öyle ki yaşam bir an vazgeçiyor yaşamaktan ve koyveriyor her şeyi.
Yaşadıkça kaçamadığımız hayat, gelir bir hapishane olur ve kanıtlarken kanatır; sınavlarla, haritalarla, coğrafya ve tarihle. Mekanların özgürlükle dansı, haritaların kanla sınanması, karşılaşmaların birbirine yabancı kalması. Ve herkese çarpan bir gerçek: Yabanız, yabancıyız. Özgürlük aranıyor diye bir ilan, sokaklara henüz yazılmadı. Ötesindeyiz; özgürlük ilanlara sığmıyor, çünkü her yerdedir.
Haftanın kitap önerisi: Osamu Dazai, Batan Güneş / Çeviren: Bige Çay, Olvido Yayınları









