• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
3 Ekim 2026 Cumartesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Editörün Seçtikleri

Savaş ve barış

2 Ekim 2026 Cuma - 23:00
Kategori: Editörün Seçtikleri, Forum
Dilzar Dîlok

Dilzar Dîlok

  • Ülkede yüz yıllık bir sorun var. Kürt halkının toplumsal olarak varlığının kabulü ve kendi kültürel değerleriyle yaşaması engellenmiştir. Bu, sorundur. Binlerce yıllık bir geleneğin milyonlarca nüfusluk bir halkın dilinin, kültürünün ve tümden kendisinin inkârı var
  • Kimileri Kürt sorunu çözülürse Türkiye’ye demokrasi mi gelecek diyor. Evet, Kürt sorunu çözülürse Türkiye’ye demokrasi gelecek. Bu elbette sihirli değnekle bir anda ve kendiliğinden olmayacak ama kendisini özne gören her Türkiye vatandaşı da bu sistemin içinde kendi demokrasisini inşa etme bilincine kavuşacak
  • Kürtler çok savaştı, salt savaşmama üzerine de barışa odaklanmadı. Ancak Kürtler barışa büyük değer verdiklerini de her fırsatta dile getirdiler, getiriyorlar. Tarihin derinliklerine baktığımızda gördüğümüz şey şudur: Barış savaşlardan daha eskidir, daha köklüdür, daha derindir

Dilzar Dîlok

Türkiye’de toplum, ekonomik krizin düzelmesini, hayat pahalılığının ortadan kalkmasını ve ücretlerin artmasını istiyor. Fark edildiği ve kendisine yansıdığı kadarıyla toplumsal sorunların çözülmesini de istiyor. Demokratikleşme de istiyor. Ortalama bir vatandaş huzur içinde yaşamın sürüp gitmesini istiyor. Daha birçok şey de isteniyor ancak bu istenenlerin nasıl ellerinden alındığını ve nasıl elde edileceğine dair bir söz-eylem ortaya koymuyor. Herkesin tüm diğer herkesin yaşamına, kültürüne, varlığına ve özgürlüğüne saygı duyması anlamına gelen huzurun radikal bir demokratikleşmeyle olacağını mevcut siyaset de Türkiye toplumuna yeterince anlatmıyor. Yüzeysel popülist siyaset anlayışları muhalif de olsalar güncelden bakarak tüm sorunların ortadan kalkmasını isterken toplumun da böyle bakmasını istiyor. Özünde bir olmaza dua etmekten başka bir anlam yaratmıyor.

Türkiye toplumunun tüm istekleri haklı, anlamlıdır ve gereklidir. Ancak bu istenenlerin gerçekleşmesi de Kürt sorununun çözümüne bağlıdır. Kimileri Kürt sorunu çözülürse Türkiye’ye demokrasi mi gelecek diyor. Evet, Kürt sorunu çözülürse Türkiye’ye demokrasi gelecek. Bu elbette sihirli değnekle bir anda ve kendiliğinden olmayacak ama kendisini özne gören her Türkiye vatandaşı da bu sistemin içinde kendi demokrasisini inşa etme bilincine kavuşacak, bunun imkanını görecek.

Hem ekonomik sorunların çözülmesini hem demokratikleşmeyi isteyip hem de PKK üzerinden şovenizmle tahrik edilen ve akilane düşünmekten alıkonulan siyasetlerle Türkiye halkının sorunlarını çözmek imkan dahiline giremez. Bunda siyaset alanının etkisi büyük, dönemsel menfaatlerin belirleyiciliği var, kabaca siyasi rant denilen yaklaşımlar da etkili, ancak bunun ötesinde derinleşmiş ve yüzyıllık geçmişi olan sosyolojik bir durum da var.

İsyan diyalektiği

Ülkede yüz yıllık bir sorun var. Kürt halkının toplumsal olarak varlığının kabulü ve kendi kültürel değerleriyle yaşaması engellenmiştir. Bu, sorundur. Binlerce yıllık bir geleneğin milyonlarca nüfusluk bir halkın dilinin, kültürünün ve tümden kendisinin inkârı var. Bu inkâr, türlü yöntemlerle yapılmış, yöntem şiddeti daha fazla barındırdıkça Kürt halkında da öncesi döneme ait birlikte bin yıl yaşama bilinci yerini toplumları birbirinden daha fazla ayrıştıran duygu-düşünce durumlarına bırakmış. Kürt halkının hafızasında roma reş diye bilinen ve dengbêjlerin büyük çabasıyla günümüze kadar da bilgisi ulaşan Türk devlet geleneği saldırı, yok etme, talan etme, katletme ile özdeşleşmiş. Varlığa saldırı ile özdeşleşmiş. Kuşkusuz bu salt yüz yılın sonucu değil ancak bu yüzyıl tüm kısmi toplumsal sorunları büyütüp olgunlaştırmış ve kriz düzeyine getirmiş.

Buna mukabil Kürtler dönem dönem isyan ederek reflekslerinin boyutunu yükseltmiş, büyük kayıplar vermeyi göze almış. İsyan etmenin sonucunu bile bile isyan etmek, isyan geleneği Kürt hafızasında bir varlık biçimine dönüşmüş. İsyan da etmese yok olacak. Bilinci, varlığı, dili ve kültürü tümden bitecek. İsyan ettiğinde Kürtlük bilinci az da olsa, ölse de geride kalanlarda yaşayacak. İsyan diyalektiği bu anlamıyla büyük tahribatları olan ancak bilinci korumada da rolü olan bir yöntemdir, toplumsal reflekstir. 21.yüzyıl başlangıcıyla birlikte Kürtler artık bu yöntemi esas almadıklarını da beyan ettiler ve tüm dünyaya da duyurdular.

Yarım asrı aşan Özgürlük Hareketi deneyimi, isyandan ulusal varlık inşasına yönelişin tarihidir. Sosyalist kimlikle gerçekleştiğinden dolayı da geçmiş ile gelecek arasında Kürdün kopmaz bağını oluşturdu. Bundan dolayı isyanların ve ulusal hareketlerin özelliklerini de barındırdı. Sosyolojik yelpazesinde isyancı, ulusalcı ve sosyalist öğeler birlikte var oldu. Tüm bunları tarihten getirip kendi mücadele dinamiğinde yeni yaratılan değerlerle harmanlarken öbür tarafta yetişen yeni kuşaklar Apocu kültürün demokratik sosyalist bilinciyle şekillendi. Bu anlamıyla son yarım asırlık direniş geniş bir sosyolojik anlama tekabül ediyor. Her bir metodun pozitif özellikleri kadar negatif özellikleri de mücadeleye her bakımdan yansıdı.

Özgürlük Hareketi, kendi dinamiğinde kendini sürekli eğiterek, tahlil ederek ve kendini doğru ile yanlışı ayıkladığı bir eğitim-pratik-eğitim silsilesinden geçirerek bugüne kadar varlığını sürdürmeyi başardı. Başarısında, ısrarcı tarz etkiliydi. Bir de eğitim-pratik-eğitim tarzını sürdürürken ve Türkiye sosyalist geleneğinin ve dünya devrim hareketleri geleneğinin yarattıklarından faydalanırken, ekseriyetle kendi tarihsel-güncel oluş haline, kendi sosyolojik durumuna odaklandı. Kendi iç analizlerini yarattı. Ulusal bilinci yaratırken parçalanmışlıkları aştı, bunu yaparken oluşturulan statüsüzlük ve parçalanmışlıktan kaynaklı çok yönlü mücadeleyi esas aldı ve sonuç olarak Ortadoğu’nun tümünü etkiledi. Sosyalizme yeni açılımlar getirdi.

‘Sıfırdan başladık’

Apocu kültürün ortaya çıkardığı Kürt tahlilleri en fazla Kürtlerin gücüne gitti. Çünkü Kürtlük tanımlanmaya çalışıldığında Önderliği bekleyen büyük boşluk, yarımlık ve yanlışlıklardı. “Sıfırdan başladık” dedirten bir tabloydu. Elbette sıfıra getirenler de vardı, Önderliğimizin “aranın arası” dediği halkalar çok zayıf da olsa vardı ve tarihsel rol oynamışlardı. Sayıca az değillerdi ancak anlam yok olmanın gerisine düşürüldüğünden oynadıkları rol ve üstlendikleri misyon kadar kazanım elde edemiyorlardı. Nihayetinde kendini varlık ve özgürlük manasında görünür kılan, yaşatan ve kolektif olarak yaşamın sürekliliğini gerçekleştirebilen bir kimlik bırakılmamıştı. Bu durum büyük bir kararlaşma aşamasını dayattı. Bunca ezilmiş, yok edilmiş olan Kürtlük, tarihin derinliklerinden alınıp gururu okşanarak mı canlandırılabilirdi, yoksa bu durumun tahlili yapılarak mı? Önder Apo Kürtlüğün bu yokoluş halini tarifle başladı. Bundan dolayı da köklü sosyolojik çözümlemeler yapıldı. Kürt kördüğümü denilen bir sosyolojik tanım ortaya çıktı. Analizler derinleştikçe Önderlik literatüründe de yeni tanımlamalar, adlandırmalar ve tartışma konuları ortaya çıktı.

Kürt önce kendi durumunu tanımlayacak ve bu durumdan çıkmanın kararlılığını gösterecekti. Özgürlük mücadelesinin yoğunluğu özünde budur. Önderliğin çoğu zaman “yüzde doksanını içe karşı verdik” dediği mücadelenin büyük kazanımları oldu. Mücadelenin tüm zorluklarına rağmen süreklileşmesi, toplumun varolduğu her alanda yürütülmesi, kültür, propaganda, özsavunma konularının bu mücadele ekseninde örgütlenerek toplumun da kendini yeniden inşa etmesinin olanakları yaratıldı. Büyük anlamlar, arayışlar ve deneyimler ortaya çıktı. Varlığın kesinleşmesi, Kürdün kendini tanımlamayı önemli oranda yapabilmesiyle ilgilidir. Bundan sonrası toplumsal özgürlük koşullarının sağlanması oluyor. Bu büyük bilinç ve kararlılık gerektiriyor. Engeller çok. En başta kendi varlığını kesinleştirmenin bedellerinin yeterince bilincinde olmayan toplumsal gerçeklik henüz tam aşılmış değil. Kürtlerin kendisinden kaynaklanan sorunları var. Hâkim devletçi anlayışın milliyetçiliğinin toplumda yarattığı yüzeyselliğin etkileri var. Devlet olmak için hiç adım atmamış olanların yarattığı kafa karışıklığı ve köksüz-gayri ciddi söylemler var. Özgürlük Hareketi sayesinde (hem Kürtçe hem de siyasal dil anlamında) öğrendiklerini Özgürlük Hareketi’ne karşı kullanma amacıyla, diğer deyişle kötü niyetle söylem oluşturmaya çalışan, özünde Kürtlüğü eski tanımlara sıkıştırmanın çırpınışında olan yaklaşımlar var.

Adım atma iradesi ve cesareti önemli

Kendince iyi niyetli olup sürekli barış isteyen, süreci destekleyen ancak ekseriyetle talepkâr konumda olanlar var: “Biraz daha bekleyelim, daha güzel yasalar da çıksın, devlet her şeyi oluştursun, biz de özgür Kürtler olarak yaşayalım.” diye düşünmek sürece büyük zarar vermektedir. Zira büyük fedakarlıklarla ve emeklerle yaratılan imkanları görmemekten öte heba etme anlamına da gelmektedir. Önderlik gerçeğinden anladığımız kadarıyla bu yaklaşım sahipleri kötü niyetli olmasa da büyük zarar vermektedir.

Bir de süreci sahiplenen, kendini özne gören ve taleplerde bulunmayı yanlış gören, toplumun kendi demokratik inşasını gerçekleştirmesini doğru gören ve dillendirenler var. Ki bu fikirler yanlış değil. Ancak bunu sadece dillendirmenin kazandırmayacağı ve bir süre sonra çokça tekrarlanarak pratikleşmeyen güzel fikirlerin anlam oluşturmayacağı gerçeği de karşımızda duruyor. Kürt halkı milyonları aştı, bu milyonlara bu güzel-doğru-iyi fikirleri anlatmak da gerekiyor, ancak tüm Kürtlere anlatıp hepsini ikna ettikten, hepsini demokratik siyasete hazır hale getirdikten ve devleti de buna hazır hale getirdikten sonra mı sözü edilen eylemlere başlanacaktır? “Kimi, neyi bekliyoruz” sorusu da beraberinde belirmektedir.

Burada ya çok genellemeci yaklaşım vardır ve bütünlükçülük adına adım atamama ortaya çıkmaktadır, buna mükemmeliyetçilik adına hiçbir şey yapamama da denebilir. Küçük-lokal olandan başlayarak adım atmanın bütünün inşasına katkı sunmayacağı yaklaşımı da bu temelde ele alınabilir. Küçük kelimesinden kasıt temel toplumsal birimlerin küçümsenmeyeceği bir başlangıç noktasını oluşturacağı gerçeğine dayalıdır. Sokak, ev, aileler küçük-lokal birimler olarak ele alınabilir. Oysa küçük-lokal adımlarla söz konusu büyük söylemlere ulaşamayacağı kaygısı-kanısı yaşanmaktadır. Ki bu durum yeterli ve doğru bilinçlenmedeki sorunsallığa işaret eder.

Ya da alanda doğru söylemlere rağmen küçük sorunlar içinde boğulma, küçük sorunları aşamama yaşanmaktadır. Ki bu durumda yaşananların sürece katkı sunmaktan dolayı büyük zarar verdiğini de ortaya koymak gerekir. Eğer küçük sorunlar, olaysal durumlar, “toplumsal gerçeklik” diye tanımlanan somut durumlar aşılamıyorsa ve bunlar sürece dair daha köklü-somut adımlar atılmasını engelliyorsa, bu yapma iradesinin yeterince gelişmediğini, tam ortaya çıkmadığını da gösterir. Yine “acele etmeyelim, önümüzü görelim” diye özetlenen yaklaşım da sağduyulu görünen ancak sol duyarlılığı, risk göze almayı öteleyen bir pratik duruş anlamına gelmektedir.

Adım atma iradesi ve cesareti önemlidir. Kürtlerin cesaretine diyecek yok, bunu herkes iyi bilir. Ki bu Kurdî özellik dünya dengelerini dahi etkilemektedir. Dünya devleri denilenler Kürdün cesareti üzerinden hesap yapmaktadır ki tüm dünya buna tanık olmuştur. Cesaret sorunu yoktur Kürdün ancak isyan edip ölmedeki cesarettir sözü edilen. Şimdi Önder Apo’nun bizden, halkımızdan, öncüden ve yurtseverlerden istediği isyan edip ölme cesareti değildir, kurucu özne olma ve yaşama cesaretidir. Bunu gerçekleştirebilme iradesidir.

Biz Kürtlerden yana bu durumlar var ve daha da ayrıntılandırmayı, özünde aşmayı ve söylemden eyleme geçmeyi gerektirir.

Sürece dair birkaç başlık

Bir de bu Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin diğer tarafı vardır. Türkiye’de hakim siyasetin Kürtlere yaklaşımını köklü olarak değiştirmelidir. Ortaya çıkanlar bunu tekrar gözler önüne seriyor ve üzerinde durmayı gerektiriyor. Buna dair birkaç başlık sayabiliriz:

  • Türkiye toplumu, özelde iktidara yakın olan büyük kitleler, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne yeterli düzeyde hazırlanmadı,
  • Sürece konulan ad çözümden, pozitif bir yönelişten uzak, ötekileştirmeyi ve soykırım siyasetinin devamını getirmeyi amaçlayan türden olduğundan resmi basın organları da dahil tüm Türkiye basını günlük olarak ve ısrarla “terör” kavramını yenileyerek topluma sundu, nefret ve düşmanlık dilini sürdürdü. Türkiye toplumunda bu kavramın faşizan etkisi silinmeye, Kürt halkına ve bireylerine dair bir normalleşme oluşmaya başladığında bu kavram daha fazla kullanılarak tüm Kürtler, PKK militanları üzerinden ötekileştirildi-canavarlaştırıldı-barbarlaştırıldı,
  • Sorunu ele alışta cevapsız sorular çok fazla bırakıldı, çıkarılan yasa büyük boşluklarla ortaya konuldu, taviz vermeme adı altında içinde bulunulan durumu çok aşan bir siyasal adım ortaya çıkmadı. Örgüt militanlarının kategorize edilmesinin kendisi sorunsaldı. Süreç gelişse dahi önce 200 sonra 800 kişi oldukları söylenenler ne olacak? Dışında bırakılanlar ne yapacaklar? Bu kişiler kimlerdir, Türkiye için ne anlam taşıyorlar? Türkiye halkında oluşturulan algı “teröristler ölsünler” temelindeydi ve bu yasa üzerinden cevapsız bırakılan sorular temelinde bu yaklaşım sürdürüldü. Bu ve benzer gündemler etrafında yasa dışında bırakılanlara ne olacağı sorularına, zihinlerde verili şoven siyaset temelinde cevap oluşturulması sağlandı. Sürecin söylendiği gibi işlemediği ancak bitmediği de belirtilebilir, zira işlese 2 yılda daha fazla adımlar atılırdı. Demokratik siyasete katılımın önündeki bariyerler azaltılmadı, bilakis artırıldı. Benzer şekilde Kürt sorununu ölüm ile çözme algısı bilinçaltında korundu, bunu aşmaya dair yeterli adım atılmadı.
  • Sürece dair her girişim pratikleştirilmeden önce basına servis edilerek yönsüz tartışmaların önü açıldı, , faşist- şovenist ruh tahrik edildi ve taviz verilmiş gibi bir durum yaratılarak belli bir kesim üzerinden “daha fazla taviz vermeme” pozisyonuna girildi. Bu söylemler eski siyaseti örtülü olarak uygulamaya şartlandırdı. Kendi adımlarını bir şekilde deşifre edip ardından da deşifre olan adımı atmamayı devlet geleneği olarak tanımlamak ilginç bir durum ancak bu da uygulandı.
  • Söylemde sorun çözmekten söz edilse de pratikte çözümsüzlüğü zirveye taşıma gerçekleştirildi, ağırdan alınan adımlar “hazırlık” yapıldığı söylemiyle izah edilse de sulandıran-bulandıran bir tarz uygulanarak zamana oynandı,
  • Türkiye toplumunda sürece dair henüz kararlılık oluşmadığı yönünde algı yaratılarak süreç söyleme rağmen toplum algısında devlet politikası haline getirilmedi, halka ve siyasete güven verici adımlar yeterince atılmadı,
  • Bunların doğal yansıması olarak da, Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nde uçların giderek birbirini anlaması, birbirine yaklaşması beklenirken uçların birbirinden uzaklaşması riski yaratıldı. Şehitlerimizin taziyelerinde 2-3 çocuğunu-yakınını şehit veren anaların dünyanın hiçbir yerinde bulunmayacak olan anlamlı barış sözlerine rağmen Türkiye tarafından daha uçların piyasaya sürülmesi ve bu kesimlere sürekli işleyecekleri malzeme verilmesi, uzaklaşma zeminini hazırladı. Bu durum normalleşme söylemi altında normal olmayan bir siyasetin yürütüldüğüyle açıklanabilir ancak. Yine tüm sorunsal yanlarına rağmen D.Bahçeli’nin yapmaya çalıştığı ve kiminde tersyüz edilerek saldırıların kaynağına dönüştürülen birçok söylemin altında yatan da bu siyasettir.
  • Önderlik üzerindeki tecrit sürdürüldü, heyet görüşmeleri dışında Önderliğin Türkiye halkına ulaşması engellendi, bu yolla halkın doğru bilgiye kendisinin ulaşması engellendiği gibi söz konusu manipülasyonların sürdürülmesinin belirsizlik ortamı muhafaza edildi. Önderlik yanına gazetecilerin gideceği söylendi, gerçekleştirilmedi. Bu konu da basın önünde ilan edildi, ardından benzer yönsüz tartışmalara malzeme yapılarak anlamsızlaştırılmaya ve Önderlik yıpratılmaya çalışıldı, ki aynı siyaset tarzı İmralı’daki ek yerleşke denilen kısım için de uygulandı.
  • Ötekileştirme-canavarlaştırma siyaseti en fazla Önderlik üzerinden sürdürüldü, Önderliğe yönelik hem Türkiye halkında hem de kimi işbirlikçi Kürtlerde gelişen saldırıların kaynağında yürütülen siyaset belirleyici oldu. Basına sızdığı belirtilen her bilgi hızla en kirli akıl-ağızlara malzeme yapıldı. Tüm bunların kaynağını sorgularken şunu sormadan edemiyoruz: Bu durumlar kimin işine yaradı?
  • Kürtler ve önemli bir kesim Türkiye insanı Önderliğin Barış ve Demokratik Toplum Manifestosu’nu okuyup anlamlandırırken Önderliğe dair pozitif bir yaklaşım da oluştu, tarih-toplum ve demokratik siyasete dair Önderlik tespitleri birçok insanı etkiledi. Dünyanın en güzel ve zeki insanları, en güzel düşünen ve en güzel yaşama kararlılığı olan insanları Önderlik ile buluşma özlemlerini, taleplerini ve ihtiyaçlarını ortaya koydular, Önderlik ile ortak bir dünya hayali kurdular. Kürtlerde Önderlik bağlılığı derinleşti, güçlendi ve gelişti. Önderlik “ben ne mesihim ne canavarım” diyerek bu durumları önceden gördü, uyardı. Bu iki yaklaşım bir yandan mesihleştirme bir yandan canavarlaştırma, birbirine yakınlaşması gereken uçları daha fazla birbirinden uzaklaştıran tarzdır ve bunun sorumlusu da yürütülen siyasetteki yanılgı ve yetersizliklerdir.

Tüm bu dönemlerin sonucu ortaya çıkan tablo barışı bir olasılık olmaktan çıkarmaya odaklanmaktadır ki bu Türkiye yüzyılını riske koyan bir durumdur. Kürtler çok savaştı, salt savaşmama üzerine de barışa odaklanmadı. Ancak Kürtler barışa büyük değer verdiklerini de her fırsatta dile getirdiler, getiriyorlar. Tarihin derinliklerine baktığımızda gördüğümüz şey şudur: Barış savaşlardan daha eskidir, daha köklüdür, daha derindir. Barışı gerçekleştirmek toplumlar arasında nadiren görülen bir durum değildir, toplumun varoluşunu mümkün kılan süreçlerin toplamı “barış” kavramı etrafında tanımlanabilir. Nadir görülen durum aslında savaştır. Varolmak, varlığını sürdürmek ve geleceğe taşımak barış diye bugün formülleştireceğimiz bir kavram dahilinde gerçekleşmektedir. Hatta barışı sosyolojinin tümü olarak da tanımlamak yanlış olmaz. Toplum bilimi mümkün kılan, toplumun barış kavramıyla varoluşunu gerçekleştirmesi ve sürekliliğini sağlamasıdır. Barış kavramına da buna göre yaklaşmak ve güncel menfaatlere dayalı siyasetlerden vazgeçmek herkese kazandıracaktır.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Petrol için dev el koyma!

Sonraki Haber

Fon vurgunu kimi vurdu?

Sonraki Haber

Fon vurgunu kimi vurdu?

SON HABERLER

Fon soruşturmasında 20 kişiye tutuklama talebi

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ekim 2026

Fon vurgunu kimi vurdu?

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ekim 2026

Dilzar Dîlok

Savaş ve barış

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ekim 2026

K. Bülent Ongun

Petrol için dev el koyma!

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ekim 2026

Asrın soygunu ve toplumun sefaleti

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ekim 2026

Yakup Aydın’ı öldüren uzman çavuşa müebbet hapis cezası

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ekim 2026

Dîlok’ta bir kadın şüpheli şekilde yaşamını yitirdi

Yazar: Yeni Yaşam
2 Ekim 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır