Barışın konuşulduğu ve geleceğe ilişkin kararların alındığı masalarda kadınların yeterince yer almaması önemli bir çelişkidir. Kadınların deneyimi yalnızca geçmişte yaşananların tanıklığı değil, kurulacak geleceğe ilişkin siyasal sözün de bir parçasıdır. Kadınların söz ve karar süreçlerinde yer almadığı bir barış toplumsallaşamaz
Annelerin önemli bir kısmı başka anneler aynı acıyı yaşamasın diye barış istiyor. Kendi kaybını başka kayıpların gerekçesine dönüştürmemek kolay değildir. İnsan kendi acısından yeni ‘ölümler’ değil, başka bir gelecek çıkarabilir. Ve anneler bunun mücadelesini yürütüyor, tüm acılarını kalplerine basarak
Kürt toplumunun büyük bir kesiminin önder olarak gördüğü ve Kürt sorununun demokratik çözümünde temel muhatap kabul ettiği bir siyasal iradeden söz ediyoruz. Bu nedenle Öcalan’a yöneltilen eleştiri, onun sözünün toplumdaki karşılığını ve temsil ettiği siyasal iradeyi de hesaba katmak zorundadır
Gülizar İpek
Barış ihtimalinin güçlendiği dönemler umut kadar belirsizlik de taşır. Uzun yıllar çatışmanın içinde yaşamış bir toplum için barış, bir açıklamayla başlayan ama toplumsal karşılığını zaman içinde bulan uzun bir süreçtir. Çatışmaların iki tarafında da yeni “ölümlerin” önüne geçilmesi, barış ihtimalinin en somut karşılığıdır. Ardından hukukta, siyasette ve gündelik yaşamda bu yeni dönemin karşılığının kurulması gerekir. Çünkü yıllarca savaşın etkisi altında biçimlenen ilişkiler bir günde değişmez.
Bu yazıda üzerinde durmak istediğim yer tam da burası. Barışın siyasal koşulları kadar ahlaki bir eşiği de var. Barış hakkında konuşurken birbirimizin acısına nasıl yaklaştığımız, eleştiriyi nasıl kurduğumuz, toplumun iradesini ne kadar duyduğumuz ve bize verilmiş bir sorumluluğu nasıl kullandığımız da bunun içinde.
Abdullah Öcalan’ın Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bu nedenle tarihsel bir eşik olarak görülmelidir. Çağrının önemi çatışmanın sona ermesine ilişkin iradeyle sınırlı değildir. Demokratik toplum fikri, toplumun kendi yaşamı hakkında söz ve karar sahibi olduğu başka bir siyasal ilişkiyi de önümüze koyuyor. Fakat hiçbir çağrı, ne kadar tarihsel olursa olsun, kendi başına toplumsal hayatı değiştiremez. Bir kapı açabilir; o kapıdan nasıl geçileceğini siyaset, hukuk ve toplum birlikte kurmak zorundadır.
Boşluk ve söylenti
Böylesi süreçlerde bazı görüşmelerin belirli aşamalarda kamuoyuna açık yürütülememesi anlaşılabilir. Barış süreçlerinin kendi zamanı, hassasiyetleri ve kimi zaman korunması gereken müzakere alanları vardır. Fakat bununla toplumun uzun süre belirsizlik içinde bırakılması aynı şey değildir. Sorumluluk taşıyan siyasal ve toplumsal yapılar görevlerini yerine getirmediğinde, insanlarla yeterince buluşmadığında ve soruların konuşulabileceği yerler oluşturmadığında ortaya bir boşluk çıkar. O boşluk uzun süre boş kalmaz. Söylenti konuşmaya başlar, sosyal medya hüküm verir, bilgiyle yorum birbirine karışır. İnsanlar sürecin öznesi olmak yerine, kendilerine ne anlatılacağını bekleyen bir konuma itilebilir. Oysa barışın toplumsallaşması, toplumun yalnızca bilgilendirilmesini değil, sürecin içinde söz ve tartışma alanı bulabilmesini gerektirir.
Acının iradesi
Barış hakkında en kesin hükümleri verenlerle savaşın bedelini taşıyanlar her zaman aynı insanlar değildir. Kimi insanlar güvenli bir mesafeden barışın nasıl olması gerektiğini anlatırken kimileri yıllardır çocuklarının fotoğraflarını taşıyor. Son dönemde yapılan anmalarda bunu bir kez daha gördük. Anneler ve aileler yıllar önce yaşamını yitiren çocuklarını, kardeşlerini, yakınlarını anmak için bir araya geldiler. Fakat bazılarının gidebileceği bir mezar başı bile yoktu. Bir mezar taşına dokunamadan, bir avuç toprağın başında ağıt yakamadan, elinde kalan birkaç fotoğraf ve hatırayla yaşamaya devam etmek… Buna rağmen bu annelerin önemli bir kısmı başka anneler aynı acıyı yaşamasın diye barış istiyor. Kendi kaybını başka kayıpların gerekçesine dönüştürmemek kolay değildir. İnsan kendi acısından yeni “ölümler” değil, başka bir gelecek çıkarabilir. Ve anneler bunun mücadelesini yürütüyor, tüm acılarını kalplerine basarak. Barış istemek, yaşananları unutmak değildir. Acıyı ve adalet arayışını unutmadan yeni “ölümlerin” önüne geçme iradesidir. Bugün barış üzerine yürütülen tartışmalarda bu gerçeği gözden kaçırmamak gerekiyor. Barış talebi sadece siyasal aktörlerin aldığı kararlarla ortaya çıkmış değil. Çocuğunu kaybeden annenin, cezaevi yollarında bekleyen ailenin, yerinden edilen insanların ve yıllardır savaşın sonuçlarıyla yaşayan toplumun içinde de büyüyen bir talep bu. Bu, süreci eleştirinin dışında tutmak anlamına gelmiyor. Hukuk ne zaman devreye girecek? Devlet hangi adımları atacak? Gerillaların geri dönüşleri ve siyasal ve toplumsal yaşama katılımları hangi hukuki güvencelerle sağlanacak? Cezaevlerindeki insanların durumu ne olacak? Demokratik siyaset nasıl genişleyecek? Bunlar sorulmadan güçlü bir barış kurulamaz.
Eleştiri değil hüküm
Sorun, soru sormakta değil. Eleştiri ile daha başından hüküm vermek arasındaki sınırın kaybolduğu yerde başlıyor. Henüz yolun nereye varacağı belli değilken “Kürt Hareketi kaybetti” demek, barış arayışını iktidarla aynı safta durmak üzerinden okumak ya da toplumun bu süreçten ne beklediğine bakmadan sonucu ilan etmek, siyasal aktörlere yönelik bir değerlendirmenin ötesine geçiyor. Barışa umut bağlayan insanların iradesi de böylece o hükmün içine çekiliyor. İşte aydının sorumluluğu benim için burada başlıyor. Barışın ahlaki eşiği aydın için de burada beliriyor. Eleştirmekten vazgeçmekte değil; eleştirirken toplumun iradesini, yaşadığı acıyı ve barıştan ne beklediğini hesaba katabilmekte. Aydın elbette eleştirir. Öcalan’ın söyledikleri de izlenen yöntem de devletin attığı ya da atmadığı adımlar da tartışılabilir. Fakat eleştiri hakkı, hakkında konuşulan toplumun yaşadığı gerçekliği anlama sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Öcalan’a yönelik eleştirilerde gözden kaçırılmaması gereken yerlerden biri de budur. Onu yalnızca tekil bir siyasal aktör olarak değerlendirmek yaşanan gerçekliği eksik okumak olur. Burada sadece bir kişinin düşüncesinden değil, Kürt toplumunun büyük bir kesiminin önder olarak gördüğü ve Kürt sorununun demokratik çözümünde temel muhatap kabul ettiği bir siyasal iradeden söz ediyoruz. Bu nedenle Öcalan’a yöneltilen eleştiri, onun sözünün toplumdaki karşılığını ve temsil ettiği siyasal iradeyi de hesaba katmak zorundadır. Bugün barış arayışının iktidarla aynı safta durmaya dönüşeceği, Kürt Hareketi’nin bu süreçten kaybederek çıkacağı ya da yıllardır sürdürülen mücadelenin kazanımlarının geriye düşeceği yönünde değerlendirmeler yapılıyor. Bunlar tartışılabilir. Fakat henüz sonucu ortaya çıkmamış bir süreci daha başından yenilgi ilan etmek eleştiri değil, kendi siyasal hükmünü gerçeğin yerine koymaktır. Bu halk yarım yüzyıldır ağır bedeller ödedi, kayıplar verdi ve aynı zamanda onurlu bir barışın imkânını aradı. Bu ihtimali daha sınanmadan değersizleştirmek, barışı savunanları iktidarın yanında konumlandırmak ya da her yeni adımı teslimiyet diliyle mahkûm etmek kimseye daha radikal bir siyasal konum kazandırmaz. Asıl kolay olan, hiçbir sorumluluk üstlenmeden kenardan yenilgi ilan etmektir. Zor olan ise hem eleştiriyi korumak hem de barış ihtimalinin tarihsel sorumluluğunu taşımaktır. Fanon’un aydın ile halk arasındaki mesafeye ilişkin uyarısı bugün de üzerinde durmaya değerdir: Aydın, halkın yaşadığı gerçeklikle bağını kaybettiğinde toplum adına konuşurken toplumun ne söylediğini duymamaya başlayabilir. Acının bilgisi de burada önem kazanıyor. Aydın bu deneyimin sahibi değildir. Ama o deneyimi duymadan barış hakkında vereceği hükmün eksik kalabileceğini bilmek zorundadır. Aydının sorumluluğu, barış sürecini eleştirel bir dikkatle izlemek; devletin sorumluluklarını hatırlatmak, hukuk ve adalet talebini güçlü biçimde dile getirmek ve sürecin eksiklerini görünür kılmaktır. Henüz kurulmakta olan bir barışın eksiklerini göstermek ile onun ihtimalini daha başından değersizleştirmek aynı şey değildir. Yeni “ölümlerin” önüne geçilmesi küçümsenecek bir kazanım değildir. Bir insanın daha yaşamını kaybetmemesi, bir annenin daha evlat acısıyla karşılaşmaması, bir çocuğun daha “ölüm” haberiyle büyümemesi başlı başına değerlidir. Siyasal süreçlerin eksikleri giderilebilir, hukuk değiştirilebilir, yanlış kararlar düzeltilebilir. Kaybedilen hayat geri getirilemez. Bu nedenle yeni “ölümlerin” önüne geçilmesi barışın sonu değil, ilk ve vazgeçilmez ahlaki eşiğidir. Ama o eşikte duramayız. Barışın insanların yaşadığı yerlere ulaşması gerekir. Mahallelerde, köylerde, kentlerde, kadın örgütlerinde, gençlerin arasında, emek alanlarında ve yerel yapılarda konuşulmadığında toplum kendi geleceğinin izleyicisi haline gelir. İnsanlar kaygılarını ve sorularını saklamadan konuşabilmelidir. Çünkü soru sormakla daha başından hüküm vermek, kaygı duymakla barış ihtimalini değersizleştirmek aynı şey değildir.
Kadınların sözü
Kadınların deneyimi burada ayrıca önem taşıyor. Savaşın toplumsal yükünün büyük bir bölümünü yıllarca kadınlar taşıdı. Çocuklarını kaybeden, cezaevi kapılarında bekleyen, evini ve ailesini ayakta tutmaya çalışan, yasın ve gündelik hayatın yükünü birlikte omuzlayan kadınları bugün sadece barışı destekleyen insanlar olarak görmek yetmez. Çünkü kadınlar yalnızca savaşın sonuçlarını taşıyanlar olmadı; yıllarca eylemlerin, etkinliklerin, toplumsal mücadelenin ve örgütlenmenin de en önünde yer aldılar. En zor zamanlarda meydanlarda, sokaklarda, cezaevi kapılarında ve mücadelenin gündelik yükünü taşıyan her alanda vardılar.
Tam da bu nedenle, barışın konuşulduğu ve geleceğe ilişkin kararların alındığı masalarda kadınların yeterince yer almaması önemli bir çelişkidir. Kadınların deneyimi yalnızca geçmişte yaşananların tanıklığı değil, kurulacak geleceğe ilişkin siyasal sözün de bir parçasıdır. Kadınların söz ve karar süreçlerinde yer almadığı bir barış toplumsallaşamaz; toplumsallaşamayan bir barış da gerçek anlamda amacına ulaşamaz. Toplumun daha fazla söz sahibi olması kurumların sorumluluğunu azaltmaz. Hukuki ve siyasal sorumluluk taşıyanlar gerekli adımları geciktirip ardından toplumdan sabır bekleyemez. İnsanların barışa inanması isteniyorsa belirsizliklerin azaltılması, verilen sözlerin karşılığının görülmesi ve sürecin hukukla güvence altına alınması gerekir.
Emeğin hafızası
Geçiş dönemlerinde başka bir sorun daha ortaya çıkabilir. Yıllarca en zor koşullarda sorumluluk alan, mücadeleyi taşıyan ve çoğu zaman görünmeden çalışan insanlar bir süre sonra kenara itilebilir. Zor zamanlarda mesafede duranlar ise koşullar rahatladığında ortaya çıkıp kısa sürede geniş söz, temsil ve karar alanları bulabilir. Burada mesele kimin eski, kimin yeni olduğu değildir. Hiçbir toplumsal mücadele yeni insanlara kapısını kapatarak büyüyemez. Yeni insanların gelmesi, yeni kuşakların söz ve sorumluluk üstlenmesi gerekir. Mesele, bir mücadelenin kendi hafızası ve tarihiyle bağını koruyarak yeniyi kurabilmesidir. Kimsenin görmek istemediği bir dönemde sorumluluk almakla koşullar değiştikten sonra ortaya çıkmak aynı deneyim değildir. Geçmişte emek vermiş olmak hiç kimseye sonsuz bir hak ya da dokunulmazlık kazandırmaz. Geçmişin de yanlışları, eksikleri ve dönüştürülmesi gereken alışkanlıkları olabilir; insanlar eleştirilebilir, görevler değişebilir, yeni kuşaklar sorumluluk alabilir. Fakat yeniyi kurarken geçmişten biriken deneyimi bugünün dışında bırakmak başka bir şeydir. Hele dün sorumluluk almayanların bugün kısa sürede kimin konuşacağına, kimin sözünün değerli olduğuna ve hangi kararların alınacağına hükmeden yerlere taşınması, eleştirdiğimiz eski iktidar alışkanlıklarını barışın içine taşıyabilir. Geçmişi kutsamadan onun deneyimiyle bağ kurmak, yanlışlarını dönüştürmek ve hiçbir görevi kişisel bir söz, karar ya da yükselme alanına dönüştürmeden ilerlemek gerekir.
Gramsci’nin eski ile yeni arasındaki geçiş dönemlerine ilişkin düşüncesi bu nedenle yeniden anlam kazanıyor. Eski çözülürken yeninin henüz tam olarak kurulamadığı zamanlarda ortaya çıkan sorunları tarif ederken kullandığı “marazi belirtiler” fikri sıklıkla “canavarlar zamanı” sözüyle hatırlanıyor. Barışın eşiği de böyle bir ara döneme dönüşebilir. Çatışmanın eski dili çözülürken barışın hukuku, kurumları ve ilişki biçimleri henüz kurulmamış olabilir.
Eski yöntemler bu boşlukta başka adlarla devam edebilir. Eleştirinin yerini hakaret, sorumluluğun yerini kişisel yetki, ortak kararın yerini dar çevrelerin hükmü alabilir. Bunlarla mücadele etmek barışın karşısında durmak değildir. Barışın içinde demokratik toplumu koruma çabasıdır. Öcalan’ın demokratik toplum perspektifi, hazır bir sonuca değil, uzun bir mücadele döneminin başka araçlarla devam edeceğine işaret ediyor. Barış mücadeleyi ortadan kaldırmaz. Mücadelenin dilini, yöntemini ve hedeflerini değiştirir. Bundan sonra sınanacak olan, yıllarca karşı çıktığımız iktidar biçimlerini kendi ilişkilerimizde ne kadar aşabildiğimizdir.
Bu nedenle barışın önündeki boşluğu umutsuzluğa, öfkeye ya da kişisel iktidarlara bırakamayız. Toplumun sözü, kadınların deneyimi, gençlerin soruları, geçmişten bugüne biriken hafıza ve yeni katılanların enerjisi bu dönemin parçası olmalıdır. Hukuk ve siyaset de kendi sorumluluğunu yerine getirmelidir. Yeni “ölümlerin” önüne geçilmesi barışın ilk ve vazgeçilmez ahlaki eşiğidir. Bundan sonrası o eşiğin ötesinde nasıl bir hayat kuracağımıza bağlıdır. Geçmişin hafızasını bugünün sözüyle buluşturmak, adaleti aramak, eleştiriyi susturmadan ortak sözü büyütmek ve yeninin önünü açmak zorundayız. Barış, “ölümler” durduğunda ilk nefesini alır; toplum onu kendi elleriyle kurduğunda yaşam bulur. Bize düşen, bu tarihsel eşiği “canavarların zamanı”na teslim etmek değil, demokratik toplumun zamanına dönüştürmektir.









