• İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
8 Ekim 2026 Perşembe
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
ABONE OL!
GİRİŞ YAP
Yeni Yaşam Gazetesi
JIN
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
  • Anasayfa
  • Gündem
    • Güncel
    • Yaşam
    • Söyleşi
    • Forum
    • Politika
  • Günün Manşeti
    • Karikatür
  • Kadın
  • Dünya
    • Ortadoğu
  • Kültür
  • Ekoloji
  • Emek
  • Yazarlar
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Tümü
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Yeni Yaşam Gazetesi
Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
Ana Sayfa Yazarlar Özgür Amed

Tarihsel muhasebeden yeni siyasal harekete

8 Ekim 2026 Perşembe - 00:00
Kategori: Özgür Amed, Yazarlar

Silahların susmasıyla birlikte onlarca yıllık çatışma konseptlerinin, güvenlik krizlerinin ve olağanüstü hâl uygulamalarının kapağının aralandığı tarihsel bir dönemeçten geçiyoruz. 1920’de Ankara’da açılan Meclis sıralarında Diyarbakır’dan, Bitlis’ten, Dêrsim’den gelen mebusların oturduğu ve 1921 Teşkilât-ı Esasiye ile vilayetlere yerel muhtariyetin tanındığı o ilk kurucu sahne, sonraki yüzyıl boyunca darağaçları, sürgünler, dil yasakları ve kapatılan partilerle örülmüştü. Bugün ise PKK’nin kendini feshetmesi, silahların yakılması ve Meclis bünyesinde yürütülen yasama süreçleriyle birlikte Cumhuriyet tarihinde ilk kez süreç yasal bir zemine kavuşmuş durumda. Ancak kabul edilen çerçeve yasa yalnızca silah bırakanların topluma katılımını düzenliyor; eşit yurttaşlığın, anadilinin, yerel iradenin ve kamu alanındaki özgürlüklerin nasıl tesis edileceği konusunda susarak demokratikleşmeyi belirsiz bir ikinci aşamaya bırakıyor diyebiliriz.

Bir asrın tarihsel ve siyasal yükünü taşımak

Şu konuda netim. Silahların susması siyaseti bitirmiyor; aksine siyasetin konusunu, zeminini ve dilini kökten değiştiriyor. Kürt siyasal hareketinin önündeki temel mesele artık sadece “Kürt sorununu görünür kılmak” veya “devletten çözüm talep etmek” olamaz. Bizzat hayatın akışı tarafından önümüze konan soru ertelenemez bir boyuta ulaşmış durumda. Bu soru özetle “çatışma dönemi sona erip eşitlik sağlandıktan sonra nasıl bir Türkiye’de yaşayacağız? Devlet aygıtı nasıl örgütlenecek? Bu cumhuriyet kimin cumhuriyeti olacak?” şeklindedir.

Son birkaç aydır ifade edilmeye başlanan Demokratik Cumhuriyet Hareketi, işte bu tarihsel boşluğun ve pozitif inşa ihtiyacının ortasında şekillenen politik bir vizyon…

Böylesi bir hareketin zemini var mı? Bence koşullu bir evet ile var…

Açarak gitmeye çalışacağım.

“Demokratik Cumhuriyet Hareketi” isimlendirmesini oluşturan üç kelimenin her biri, arkasında koca bir asrın tarihsel ve siyasal yükünü taşıyor. “Demokratik”, Cumhuriyet’in uzun süre sonraya bıraktığı, bıraktığı yerden de otoriter reflekslerle geri aldığı sıfattır. “Cumhuriyet”, Kürt kolektif hafızasında hem 1920’lerin kurucu ortaklık vaadini hem de 1925 sonrası Şark Islahat Planı’ndan kayyım rejimlerine uzanan inkâr ve bastırma uygulamalarını temsil ediyor. “Hareket” ise partilerin dar seçim sınırlarına sığmayan, toplumsal dinamiklerin eyleme kapasitesini ifade eden köklü bir siyasal gelenektir.

Bence burada yapılması gereken ilk kuramsal hamle, ulus-devlet zihniyeti ile Cumhuriyet fikri arasındaki niteliksel ayrımı netleştirmektir. Ulus-devlet, devleti tek bir etnik ya da dinsel kimlikle özdeşleştirerek tekelci bir tahakküm üretir; bu yüzden özü gereği cumhuriyetin inkârına dönüşür. Oysa Cumhuriyet’in tarihsel ve felsefi kökeni ‘res publica’ya, yani ‘ortak iş’e dayanıyor. Cumhuriyet, hiçbir etniğin, zümrenin, dinin ya da sınıfın şahsi mülkü değil. Arendt’in çoğulluğu siyasetin önkoşulu sayan, Spinoza’nın siyasal düzenin amacını tahakküm kurmama ve özgürlük olarak tanımlayan, Marx’ın herkesin özgür gelişimini birbirine bağlayan kuramsal ufku bu zeminin güçlü halini anlatıyor.

Sayın Öcalan’ın İmralı savunmalarından 2009 Yol Haritası’na ve 2025-2026 çağrılarına uzanan düşünsel hattının merkezindeki ayrım tam da buradadır. Ayrı bir ulus-devlet kurmak, şu an tarihsel toplum sosyolojisine cevap vermiyor. Asıl mesele, mevcut Cumhuriyeti etnik ve vesayetçi mülk olmaktan çıkarıp demokratikleştirmektir. Kürtler için aranan şey ayrılmak veya asimile olmak değil; kendi dilsel, kültürel ve toplumsal varlığını koruyarak ortak devlete gönüllü katılımı sağlayan bir “demokratik bütünleşme”dir.

Bu bağlamda demokratik cumhuriyet fikri soyut bir temenni olarak kalamaz; somut bir yurttaşlık ve yönetim düzenine dönüşmek zorundadır. Bu modelin etik çekirdeği dört temel ilkeye dayanıyor. Tahakküm kurmama, eşitlik/özgürlük, katılım ve onurlu toplum. Hakların bir kayyım kararıyla ya da siyasi bir kararnameyle geri alınabildiği bir düzen, hak rejimi değil lütuf rejimidir. 1930’ların “Vatandaş Türkçe Konuş” kampanyalarından mahkeme tutanaklarındaki “bilinmeyen dil” kayıtlarına ve seçilmiş belediye başkanlarının yerine kayyım atanmasına kadar yaşanan kurumsal aşağılanma tecrübesi, ancak onurlu bir toplumsal sözleşmeyle aşılabilir.

Bu dönüşümün kurumsal ayakları da ortadadır. İlk olarak, örgütlenmeyi ‘elitlerin’ ayrıcalığı olmaktan çıkarıp herkesin hakkı kılan bir akla ihtiyaç var. İkinci olarak, parti kapatma ve kayyım rejimine son verilmeli. Yetmez, Anayasa’nın 127. maddesindeki idari vesayet yetkisi sınırlandırılıp, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’ndaki çekinceler kaldırılarak yerel demokrasi güvenceye alınmalı. Üçüncü olarak, Anayasa’nın daha kapsayıcı karakteri ortaya çıkarılmalı. Mesela tek bir etnik kimliğe giydirilmekten kurtulmalı. Yine benzer başka birçok demokratik düzenleme yapılabilir.

Toplumsal dayanıklılığı sağlayan şey hareket karakteridir

Peki, tüm bunları yapması beklenen “hareket”ten ne anlaşılmalı?

Siyasette “hareket” kavramı, sadece partiden daha gevşek bir örgütlenme demek değildir; öncelikle bir ilişki biçimidir. Birbirinden farklı toplumsal kesimler tek bir merkezin emri altına girmeden ortak bir sorun etrafında süreklilik gösteren bir eylem hattı kurabiliyorsa hareketten söz edilebilir. Çünkü bir parti, toplumsal hayatın bütün ihtiyaçlarına yetişemez. Seçim kazanmak ile toplumun söz sahibi olması arasında doldurulması gereken geniş bir alan vardır. Hareket, farklı mücadelelerin kendi varlığını koruyarak birlikte davranabilmesidir. Partisi olmayanın da katılabildiği, seçim yokken de yaşayan, ortak bir sorunda karar alıp iş üretebilen ilişkiler gerekir. Kuruluş ilanı, bu ilişkilerin yerine geçmez. Türkiye’deki kapatılan partiler silsilesi karşısında toplumsal dayanıklılığı sağlayan şey bu hareket karakteri oldu. Ancak geçmişteki HDK ve HDP tecrübeleri önemli bir toplumsal zemin ve Haziran 2015’te yüzde 13,1’lik tarihî bir seçim başarısı üretmiş olsa da yapısal tıkanıklıklara çarptı.

HDK tecrübesindeki temel sorun; zaman içerisinde partinin hareketi yutması, seçim siyasetinin toplumsal meclislerin önüne geçmesi, Kürt hareketinin devasa oyu ve kadro ağırlığı karşısında diğer bileşenlerin öznellik aşımı ve fiilî karar merkezleri arasındaki mesafenin kapanamamasıydı. O halde yeni bir Demokratik Cumhuriyet Hareketi’nin HDK’nın zayıf bir tekrarı olmaması için ne yapılabilir? Bazı yapısal gereklilikler olduğu açık.
İlk yapısal durum ‘şiddet’ meselesinin bir bütünen ortadan kalkmasıdır. İkincisi, çoğulcu karar mekanizması. Üçüncüsü, seçim takvimine bağlı olmayan yerel meclis ve forum tabanı. Dördüncüsü, dar Kürt-Sol ittifakının ötesine geçerek muhafazakâr demokratları, Alevi kurumlarını, kadın ve ekoloji hareketlerini kapsayan geniş bir toplumsal zemin…

Akılda tutulması gereken başka birkaç durum daha var.

Silahların susması ekonomik çelişkileri ortadan kaldırmaz. Çatışmasızlık ortamıyla birlikte bölgeye ve ülkeye yönelen sermaye hareketlerinin, barışın getirisini müteahhitlere, maden şirketlerine ve enerji tekellerine mi aktaracağı; yoksa güvencesiz çalışan yoksul emekçilerin, kadınların ve halkın lehine mi işleyeceği hayati bir sınıfsal tercihtir. Kürt toplumunu homojen tek bir çıkar grubu gibi ele almak bu çelişkiyi örter. Tarım işçilerinden Gebze’deki fabrika işçilerine, ev içi bakımı yüklenen kadınlardan işyerinde ayrımcılığa uğrayan kentli Kürt gençlerine kadar emekçilerin karara katılabildiği toplumsal bir ‘’barış ekonomisine’’ ihtiyaç var. İkinci bir düzlem; siyasal ufku yalnızca “Erdoğan gitsin” veya “Erdoğan kalsın” parantezine kapatan sığ anlayış, yapısal otoriterleşmeyi ve tarihsel inkârı görünmez kılar. Kürt meselesi Erdoğan yönetimiyle başlamamıştır; devletin yüz yıllık vesayetçi araç kutusundan beslenmiştir. Muhalefetin Kürt taleplerini “seçim kazanma” kaygısıyla sürekli erteleyen tutumu ile iktidarın anayasal güvencelerden yoksun konjonktürel hamleleri bağımsız bir hatla aşılmalıdır. İktidarla müzakere etmek, iktidarın bütün politikalarını onaylamak anlamına gelmediği gibi; barış adımını sırf iktidar attı diye reddetmek de siyasi basiretsizliktir. Reel siyaset, adımı kimin attığına değil; adımın sonuçlarına bakar. Haklar genişleyecekse, demokratik-anayasal güvenceler gelecekse bu başka bir şeydir. Demokratik Cumhuriyet Hareketi, kişilere dayalı pazarlıklar yerine, iktidarda kim olursa olsun geçerli olacak anayasal ve kurumsal kuralların mücadelesini verecekse bir hareket olacaktır.

Barışın ardından Kürt siyasetinin kendiliğinden büyüyeceği de varsayılamaz. İnsanlar haklı olarak iş, konut, iyi hizmet isteyecek. Cezaevinden çıkanın, sürgünden veya çatışma alanından dönenin hukuki durumu kadar geçimi ve toplumsal kabulü de konuşulacak. Savaş döneminin bağlılıkları yeni dönemin bütün sorularına cevap vermez. Hareket bu hayatlara değebildiği ölçüde güçlenir. Kreş bulamadığı için çalışamayan kadının hayatıyla belediye bütçesi arasındaki bağı kuramayan siyaset, kadın özgürlüğünü eksik konuşur. Kendi belediyesine yönelen itirazı duyabilmek de bu ciddiyetin parçasıdır.

Bir diğer gerçek de şudur. Türkiye’yi bölen fay hatları yalnızca Türk ile Kürt arasından geçmez. Sünni-Alevi, laik-muhafazakâr, emek-sermaye, kadın-erkek gibi kesişen bölünmeler mevcut.

Bu karmaşık sosyoloji karşısında yapılması gereken, herkesi aynı ideolojik sözlükte birleştirmeye çalışmak değil. Demokratik cumhuriyet mütevazı ve sağlam “ortak bir sözlük yerine, ortak bir dilbilgisi” ilkesini öneriyor. Alevi dedesi, Kürt aktivist, muhafazakâr esnaf veya seküler öğretmen “hukuk” derken farklı deneyimleri kast edebilir; ancak keyfî iktidarın sınırlanması, eşit yurttaşlık, yerel katılım ve insan onurunun korunması gibi temel kurallarda buluşabilirler. Kadın özgürlüğü ve eş başkanlık bu yapının pazarlık konusu edilemez kurucu ilkesi; gençlerin, ekolojistlerin ve engellilerin özerk örgütlenmesi ise toplumsal temelidir.

Sonuç olarak,

Demokratik Cumhuriyet Hareketi, Kürt meselesini bir azınlık dilekçesi ya da güvenlik dosyası olmaktan çıkarıp, Cumhuriyetin asli demokrasi meselesine dönüştürme iddiasıdır.
Bu hareket, halkın egemenliğini, hukukun üstünlüğünü, emeğin onurunu ve yurttaşın eşitliğini her gün yeniden kuran bir özgürleşme hareketi iddiasını içeriyor.

Birinci yüzyıl, ortak evi tek bir dilin, etnisitenin ve kimliğin mülkü sayarak kurmaya çalıştı. İkinci yüzyılın sorusu ve varlık sınavı ise, aynı evin bütün dillerde ve kimliklerde “bizim evimiz” denilebilecek eşit, şeffaf, özerk ve çoğulcu bir zemine kavuşup kavuşamayacağıdır.

Bu hareket, şayet var olacaksa, bir lütuf bekleme hali değil; toplumun kendi kaderine, doğasına, kentine ve geleceğine sahip çıkma iradesi olarak var olabilir. Kendisi için tahakküm istemeyenlerin ve başkası için de istemeyenlerin ortak eylem alanıdır. Yine başarısı ne kadar yaldızlı sloganlar atıldığıyla değil; kendisine ihtiyaç kalmayacak kadar eşit, özgür ve çoğulcu bir cumhuriyetin inşasına ne kadar katkı sunabildiğiyle ölçülecektir.

PaylaşTweetGönderPaylaşGönder
Önceki Haber

Borçlular hâlâ birleşiyor

Sonraki Haber

Ahmet Kaya: Sizinleyim barışa sahip çıkın

Sonraki Haber

Ahmet Kaya: Sizinleyim barışa sahip çıkın

SON HABERLER

Murat Nehri üzerine 6’ncı baraj!

Yazar: Yeni Yaşam
8 Ekim 2026

Türkiye Osmanlı gibi büyük kaybeder

Yazar: Yeni Yaşam
8 Ekim 2026

Ahmet Kaya: Sizinleyim barışa sahip çıkın

Yazar: Yeni Yaşam
8 Ekim 2026

Tarihsel muhasebeden yeni siyasal harekete

Yazar: Yeni Yaşam
8 Ekim 2026

Borçlular hâlâ birleşiyor

Yazar: Yeni Yaşam
8 Ekim 2026

Zihniyet eril katliam sistematik

Yazar: Yeni Yaşam
8 Ekim 2026

Trump’tan Rusya’daki salgın açıklaması: Biyolojik silah olduğunu düşünmüyoruz

Yazar: Yeni Yaşam
7 Ekim 2026

Bir Kategori Seçin Lütfen…

  • İletişim
  • Yazarlar
  • Gizlilik Politikası
yeniyasamgazetesi@gmail.com

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır

Welcome Back!

Login to your account below

Forgotten Password?

Retrieve your password

Please enter your username or email address to reset your password.

Log In

Add New Playlist

E-gazete aboneliği için tıklayınız.

Sonuç Yok
Tüm Sonuçları Görüntüle
  • Tümü
  • Güncel
  • Yaşam
  • Söyleşi
  • Forum
  • Politika
  • Kadın
  • Dünya
  • Ortadoğu
  • Kültür
  • Emek-Ekonomi
  • Ekoloji
  • Emek-Ekonomi
  • Yazarlar
  • Editörün Seçtikleri
  • Panorama
    • Panorama 2025
    • Panorama 2024
    • Panorama 2023
    • Panorama 2022
  • Karikatür
  • Günün Manşeti

© 2022 Yeni Yaşam Gazetesi - Tüm Hakları Saklıdır