Karl Marx yakın dostlarından Ludwig Kugelmann’a yazdığı mektuplardan birinde, “Das Kapital” yayınlanır yayınlanmaz adeta bir sessizlik suikastına veya daha doğru bir çeviriyle “suskunluk komplosuna” uğratıldığından bahseder. Marx’a göre egemen çevreler ve burjuva basını kitabının kuramsal gücünden korkarak, eleştirmek yerine hiç yokmuş gibi davranarak unutturmaya çalışmaktaydılar. Burjuvazi korkmakta haklıydı diyebiliriz. Çünkü Marx’ın tamamlanmamış başyapıtı halen müthiş etkisini sürdürmektedir.
Aslına bakılırsa egemen sınıflar ve burjuva medyası günümüzde de aynı suskunluk komplosuna başvurmaktadırlar. Sorunların gerçek nedenlerinin duyulmasını, görülmesini ve eleştirilmesini engelleme amacıyla bir nevi suskunluk ittifakı kuran egemen sınıflar ve burjuva medyası, günümüzde de gerçeklerin üstünü, sanki hiç yokmuşlar gibi örtmeye çalışmaktadırlar. Ellerindeki tüm güce rağmen, egemen siyasete yönelik en ufak itirazı henüz filizlenmeden yok etmek istemekte, baskı ve sansürle, karalama ve suçlamalarla gerçekleri söyleyenleri susturmaya çalışmaktadırlar.
Almanya bu susuş kumkumasının nasıl etkin bir biçimde uygulandığını göstermek için iyi bir örnektir. Sadece son haftalarda gerçekleştirilen eylemlere baktığımızda, egemen siyasetin ve burjuva medyasının üç maymun misali davrandıklarını görmeye yetmektedir. Alman Sendikalar Birliği DGB’nin zararsız eylemleri bile medya araçları tarafından görülmemekte, duyurulmamakta ve “aşırı ve pahalı talepler” biçiminde izafileştirilmektedirler. Sosyal dengesizlikten ve adaletsizlikten şikayet eden sendikacıları konuşturmak yerine, “sosyal devletin ödenemez bir lüks haline geldiğini”, “sağlık ve emeklilik sigortalarının devlet bütçelerini boşalttığını” veya “Rus tehdidi altındaki vatanımızı korumak için silahlanmalı ve savaş yetisi kazanmalıyız” safsatasını yayınlamakta, sermaye temsilcilerinin demagojilerine yer vermektedirler. Velev ki, 3 Ekim’de olduğu gibi, birileri cesaretlenip sokaklarda barış desin, hemen on binlerce insanın katıldığı barış eylemleri, “birkaç bin kişinin antisemitik ve Putin yanlısı hezeyanları” diye karalanır. O çok “demokrasi taraftarı, tarafsız ve kaliteli gazeteciliğin” geldiği nokta budur.
Egemen sınıfların ve burjuva medyasının susuş kumkuması sadece dış politikadaki militarist ve yayılmacı saldırganlığı meşru kılmak için değil, aynı zamanda “vatan cephesini” mutlak kontrol altına almak ve egemen siyasete toplumsal rıza üretmek için de gereklidir. Bununla birlikte bir faşiste Meclis Başkanlığını, diğer bir faşiste de Başkanvekilliğini vermekte bir beis görmeyen, ama Berlin’de kamusallaştırma talepleri karşısında tüyleri diken diken olan egemen siyaset, Alman tekelci burjuvazisinin çıkarlarını korumaktan ibaret olan Alman devlet aklını (Alm.: Staatsräson), yürürlükteki anayasa metnini çiğneyerek çıkartılmakta olan yasa ve yönetmeliklerle koruma altına almaya çalışmaktadır.
İşte, çoğunluk toplumundaki faşistleşme sürecinin ivme kazandığı Almanya’nın artık parlamenter diktatörlüğe dönüşmekte olduğunu yazarken, bunları kastetmekteyiz. Militarist dönüşüme ve savaş hazırlıklarına karşı çıkanlar, İsrail hükümetini eleştirip Filistinlilere özgürlük isteyenler, zorunlu askerliği reddedenler ve kapitalist sömürü sisteminin yıkılması gerektiğini söyleyenler, yetkileri genişletilen istihbarat servisleri ve kolluk kuvvetlerinin keyfi uygulamalarına maruz bırakılmanın yanı sıra, artık antidemokratik baskı yasalarının tehdidi altında kalacaklar.
Ancak tüm bu susuş kumkumasına, baskı ve sansüre, karalamalara rağmen, güneşin balçıkla sıvanamayacağını gösteren yeni bir kuşak ortaya çıkmaktadır. Öğrencilerin zorunlu askerlik dayatmasına karşı gerçekleştirdikleri okul grevleri, barış yürüyüşlerine katılan gençlerin sayısının artması, reformist Sol Parti’nin parti politikasını değiştirmeye çalışan binlerce genç üyesi, Alman Komünist Partisi’nin gençlik örgütü SDAJ’un üye sayısındaki artış ve Brandenburg’da olduğu gibi, komünist olduğunu giydikleri orak-çekiçli gömleklerle gösteren gençlerin cesareti, egemen siyasetin işinin pek kolay olmayacağını gösteriyor. Hani, birazcık Fransa gençliği örnek alsalar, fena olmazdı…









