Devletin Alevilikle kurduğu yeni ilişki, inkâr siyasetinin sona erdiği anlamına gelmiyor. Aksine, Aleviliğin kendi hakikatini, toplumsal hafızasını ve özgürlük damarını içeriden dönüştürmeyi hedefleyen yeni bir asimilasyon biçimiyle karşı karşıyayız.
Hakikat, bir kez keşfedilip tamamlanan, tarihsel bir döneme hapsedilen ya da belirli kişilerin mülkiyetine bırakılan bir olgu değildir. Hakikat sürekli devriye hâlindedir; kendisini yeniden üretir, inşa eder, sınar ve yeniler. Bu devriye, hakikatin yalnızca düşünsel bir arayış olmadığını, aynı zamanda toplumsal bir varoluş biçimi olduğunu gösterir.
Hakikat bir toplumun yaşamında süreklilik kazanmışsa, toplumsal ilişkilerin kuruluşuna yön veriyorsa, zaman ve mekân içerisinde iz bırakıyorsa artık toplumsal bir sisteme kavuşmuş demektir. Binlerce yıllık tarihsel birikimiyle Alevilik, hakikatin toplumsal yaşamda devriye hâline geldiği inanç ve yaşam geleneklerinden biridir. Ocak sistemi, pir talip ilişkisi, ana kadın geleneği, cem erkânı, rızalık ve ikrar; bu hakikatin birbirinden koparılamayacak temel bileşenleridir. Bu yapı, yalnızca bir inanç öğretisi değil, toplumun kendisini yeniden üretme, sorunlarını çözme ve varlığını koruma biçimidir. Dolayısıyla Aleviliğin hakikati, yalnızca inançsal sembollerde ya da tarihsel anlatılarda değil, toplumsal ilişkilerinin nasıl kurulduğunda aranmalıdır. Bugün Alevilik etrafında gelişen siyasal müdahaleleri anlamak için tam da bu noktadan hareket etmek gerekiyor. Çünkü hakikatin yitimi, öncelikle toplumun kendi yaşam kaynaklarından uzaklaştırılması, toplumsal bağlarının parçalanması ve kendi varoluşunu belirleme gücünün elinden alınmasıdır. Aleviliğe yönelik güncel müdahalelerin asıl anlamı da burada ortaya çıkmaktadır:
Devlet, Aleviliği yalnızca tanımak ya da tanımamak ikilemi üzerinden değil, onun hangi biçimde var olacağına karar verme iddiası üzerinden yeniden konumlanmaktadır.
İnkârdan yönetilebilir Alevilik inşasına
Cumhuriyet tarihi boyunca Alevilik, bir yandan inkâr, dışlama ve baskı politikalarıyla karşılaşırken diğer yandan kendi toplumsal varlığını korumak için büyük bir direnç geliştirdi. Tekke ve zaviyelerin kapatılması, inanç önderlerinin geleneksel unvan ve sıfatlarının yasaklanması, ocakların ve inanç aktarım mekanizmalarının baskı altına alınması, Aleviliğin kamusal alandaki görünürlüğünü ve toplumsal örgütlenmesini doğrudan etkiledi. Buna rağmen Alevilik, bütün tarihsel kırılmalara karşın ocaklar, cemler, sözlü kültür, deyişler ve toplumsal hafıza aracılığıyla varlığını sürdürdü. Günümüzde ise devletin Alevilikle kurduğu ilişkide yeni bir yönelim dikkat çekmektedir. Alevilik artık her durumda açıkça reddedilerek değil, kimi zaman tanınma görüntüsü altında belirli kurumsal kalıplara yerleştirilerek yönetilmek istenmektedir. Alevi Bektaşi Kültür ve Cemevi Başkanlığı etrafında geliştirilen politikalar, kamu yöneticilerinin cemevleriyle kurduğu ilişkiler ve kendilerini Alevi inanç önderi olarak tanımlayan bazı kişiler üzerinden yürütülen temaslar, bu yeni dönemin tartışılması gereken başlıklarıdır.
Burada temel soru, devletin Alevilerle temas kurup kurmaması değildir. Elbette kamu kurumları bütün yurttaşlara karşı sorumludur. Cemevlerinin ihtiyaçlarının karşılanması, altyapı sorunlarının çözülmesi ve kamu hizmetlerinin eşit biçimde sunulması, yurttaşlık sorumluluğunun gereğidir. Hiçbir cemevinin hizmet alması, herhangi bir inanç önderiyle görüşülmesi ya da bir kamu yöneticisinin cemevini ziyaret etmesi tek başına asimilasyon kanıtı sayılamaz. Asıl mesele, bu ilişkilerin hangi anlayışla kurulduğu, kimin adına konuşulduğu, hangi toplumsal meşruiyete dayanıldığı ve sonuçta Aleviliğin kendi iradesini güçlendirip güçlendirmediğidir.
Kamu yöneticilerinin Alevi inanç önderleri olduklarını söyleyen “dede”lerle birlikte verdikleri görüntüler, yürüttükleri temaslar ve yerel hizmetleri “dedeler” üzerinden görünür kılmaları, eğer toplumun kendi rızasına ve eşit yurttaşlık ilkesine değil, kendi dedeleri aracılığıyla toplumu yönlendirme anlayışına dayanıyorsa, burada sıradan bir kamu hizmeti ilişkisinden söz edilemez. Böyle bir durumda kamu hizmeti, toplumsal meşruiyet üretmenin ve çerçevesi çizilmiş inanç anlayışını öne çıkarmanın aracına dönüşebilir. Dolayısıyla tartışılması gereken, Aleviliğin kamusal alanda görünür olması değil, bu görünürlüğün hangi Aleviliği güçlendirdiğidir.
Alevilerin kendi tarihsel hakikatleri ve demokratik örgütlenmeleri mi güçlenmektedir, yoksa devletin tanımladığı, sınırlarını çizdiği ve kendisiyle uyumlu gördüğü bir Alevilik mi inşa edilmektedir?
Bu sorunun yanıtı, bugün Alevi toplumunun karşı karşıya bulunduğu siyasal ve toplumsal meselenin özünü oluşturmaktadır. Bu yaşananlardan dolayı Alevi örgütlenmesinde yeni bir stratejiye ihtiyaç vardır.
Hakikatin yerine temsil, rızalığın yerine yetki
Aleviliğin tarihsel toplumsallığında bir kişinin kendisini pir, dede ya da ana olarak tanımlaması, tek başına toplumsal meşruiyet yaratmaz. Bu meşruiyet, yolun gereklerini yerine getirmek, taliplerle kurulan ilişkiyi rızalık temelinde sürdürmek, toplumsal sorumluluk üstlenmek ve edep erkânına bağlı kalmak, nahak anlayıştan uzak durmak ile anlam kazanır.
Başka bir ifadeyle Alevilikte otoritenin meşruiyeti, yalnızca bir unvana, makama ya da dışarıdan tanınmaya dayanmaz. Bu meşruiyetin temelinde toplumsal kabul, ikrar ve rızalık bulunur. Yol yürütücülüğü, toplumu kendi iradesine bağlamak, iktidar oluşturmak değil, toplumun hakikat arayışına hizmet etmektir. Asıl belirleyici olan yolun talip ile yürüdüğü gerçekliğidir. Yola ikrar verip ikrarından dönmeyenlere aşk olsun.









